Yaşam Döngüsü’den Oidipus’a


Giriş:



İlkin söz vardı der kitap. Yuhanna İncilinin Efes’te yazıldığını söyler Halikarnas Balıkçısı… Gerekçeyi de “logos” sözcüğünün orada kullanır olmasıyla ilişkilendirir.

Platon bu sözü duysaydı, “hangi söz diyebilirdi?” diye sorar Azra Erhat. Mythos mu, epos mu, logos mu?



Mythos söylenen ve duyulan sözdür, masal/öykü/efsane anl***** gelir. İnsanların anlattıkları öykülerde ekleme/çıkarma yapabilecekleri hatta yalan söyleyecekleri için mythos’a güvenilmez. Heredotos da bunu söyler: “Değeri olmayan güvenilmez söylenti.”



Epos belli bir düzen ve ölçüye göre söylenen, okunan sözdür. İnsana tanrı armağanıdır. Büyülü sözlerini bir araya getirerek insanları etkileyen ozanların sözüdür daha çok. Epik ve epope olarak batı yazınında yerini almıştır epos.



Mythos ve epos arasında bir yakınlık bulabiliriz. Mythos söylenen sözün, anlatılan öykünün içeriğini oluştururken, epos onun aldığı ölçülü, süslü, dengeli biçimdir.



Logos’un sözcülüğünü başta Herakleitos olmak üzere İonyalı düşünürler, yani doğa bilginleri yapar. Logos gerçeğin insan sözüyle dile gelmesini ifade eder. Logos bir yasal düzeni yansıtır, insanın bedeninde ve ruhunda, aynı zamanda evrende ve doğada bulunandır. Logos insanda düşünce, doğada kanundur. Logos’un bulanık sularını göz önüne sermek düşünürün asıl görevidir. Logos kavramı ile açılan çığır dosdoğru bilime varmıştır. Ayrıca Anadolulu düşünürlerin açtığı bu çığıra, bilimin yüzyıllar sonra dâhil olduğunu bile söyleyebiliriz. Balıkçı, o zamanlar için Anadolu’nun özellikle batı-Anadolu’nun büyü devrini aştığını, din devrini de geride bıraktığını aktarır ve ekler: “İnsan usunun erişebileceği en son noktaya yani fenne erişmiştir.”



Mythos ile epos uyumlu bir biçimde birleşirlerken, onlarla logos arasında gün geçtikçe artan bir karşıtlık oluşur. Birbirlerine zıt iki akım olmuş diyebiliriz. Bilginler mythos’un uydurduğu epos’un dile getirdiği söylenceleri hor görseler de, yapıtlarını epos ile yazarlar. Bu biçimle, destana özgü heksametron ölçüsü ile yazarlar. Yalnız Herakleitos düzyazıyla dile getirir düşüncelerini.



Heksametron bir vezindir. Uzun ve kısa hecelerden oluşur. Bu veznin kökeni ise: Dikte İni’nde Rhea, Zeus’un doğumundan önce Kronos’un sol elinin parmaklarından Daktyl denilen beş küçük tanrı yaratır. Rhea Daktyllere bir çuvala taş doldurup hazır tutmalarını söyler. Zeus doğunca, çocuğu saklarlar, Khronos’a da içi taş dolu çuvalı verirler. Bir başka söylenceye göre de doğum sırasında acıyla sağ elini toprağa saplar ve parmaklarının ucundan daktyller çıkar. Hemen kalkanlarını birbirine vurarak şarkı söylemeye başlarlar. Khronos doğan çocuğun sesini böylelikle duymaz. Daktyl parmak demektir. Parmaklardaki boğumların uzun (bu uzunluk, tarak kemiği ekleminden parmağın ikinci boğumu arasıdır) ve kısa olmaları nedeniyle bir uzun iki kısa heceden oluşan vezne heksametron denilir. Daktilo sözcüğünü de daktylden türetmişler.



İnanç dizgelerinde bir simge olarak elin öyküsü çok eskidir. Fransa’daki Kro-magnon insanına gidecek olursak 25. 000–20.000 yıldan söz etmemiz gerekir. Korunma amaçlı iki elimizi, parmaklarımız açık başımızı kollamamız, nah sana derken yine parmaklarımız açık elimizi öne doğru devindirmemizin kökenlerinde, 25 000 yıllık serüvenin izleri olduğunu söylemektedirler.



Mythoslogia sözcüğünde karşıt bu iki kavram (mythos-logos) birleşmiş görünseler de, erken ilkçağda “mythologein-masal anlatmak” fiiline bakarak bu sözcüğü başka bir yere oturtabiliriz. Mythologein sözlü gelenekle dilden dile aktarılarak anlatılan söylence/masal/efsanelerin ozanlarca sürdürülmesi demektir. Mythoslogia kavramı da aynı anlama gelir. Hem masal ve efsanelerin toplandığı kitap için, hem de ilkçağ sonlarında “mythographos” yani mythos yazarı denilen derleyicilerin yaptığı iş için kullanılır.

Yaşam döngüsü:



İnsanlar sezgileriyle çok önceden bu döngünün ayırtına varırlar. İlkbaharda toprağın canlanması, yazın hasat ve sonrası bitkilerin kavrularak kurumaya başlaması, sonbahardan sonra da yapraklarını dökerek uykuya dalmalarını bir döngü olarak açıklarlar. Yağmur olarak yeryüzüne düşen suyun, karın/buzun eriyip buharlaşmasıyla yeniden gökyüzüne çıktığının ayırtına varmışlar ya da sezgisel olarak kabullenmişler. Ayrıca suyun dirimsel önemini çok önceleri ayrımsayıp suyu, canlılığı, yani bereket getiren canlılığı kutsamışlar.



Bu mevsimsel döngüyü, kışın yeraltında saklanan, baharla birlik yeryüzüne dönen ve fışkırıp gelişen bitkisel varlığı Adonis ile simgelemişler. Adonis Sami dilinde "efendi" anl***** gelen Tammuz adının Hellenceleştirilmiş karşılığıdır. Adonis söylencesi Sumer ve Hitit kaynaklarından gelmedir. Adonis, yani Tammuz’un Sumer dilindeki adı Dumuzi’dir. Sumer tanrısı Dumuzi, giderek Tammuz’a ve Anadolu’da da Attis ve Adonis’e dönüşmüştür. Bu tasar, bitkilerin ölen ve yeniden dirilen tanrısıdır. Bu tanrılar da, doğada olduğu gibi sonbaharda ölürler, ilkbaharda yeniden dirilirler. Yılın en verimli ayı olan hasat ayı, Temmuz adını da bu tanrıdan almaktadır (ay takvimi). Bu tanrının sevgili ya da karısının adı Sumerlerde İanna, İnanna ya da İnanas adlarıyla anılmaktadır. İnanna Samilerde İştar, Aştart ya da Aştoret (Helenler bunu Astarte biçiminde kullanmışlar), Anadolu’da Kybele (Helen ve Roma’ya da geçmiştir), Hellenlerde de Aphrodite olarak evrilmiştir.



Ana tanrıça, yani yaratılışın dişil yanı ile yaratılışın eril yanını betimleyen, her bir dönem sonunda ölüp yeniden dirilen tanrı inancı Anadolu, Mezopotamya, Kafkasya, Trakya/Balkanlar, Asya’nın bir kısmında etkin biçimde vardır. Ana tanrıça aynı zamanda toprağı simgeler, yani toprak dişi ilkedir (rahmi tarlaya/toprağa benzeten adlandırma). Toprağı dölleyen yağmurdur, yani yağmur/su erkek ilkedir (er suyu).



Yaratılış, yaşam-ölüm döngüsü ile mevsimsel ve göksel değişimler arasındaki bağlantı oldukça önemlidir. Ana tanrıça, evrenin yaratıcısı ve doğurma gücüne sahip yaşam veren imge olarak kutsaldır. İlkbaharla birlikte canlanan doğanın simgeciliğiyle açıklanabilecek biçimde tanrıyla birleşmesi ve verimlilik sürecini başlatması gerekmektedir.



Eril yan hem sevgili/koca hem de oğul içeriği taşımaktadır.



İlkbaharın gelişiyle başlayan doğadaki canlanış tanrının genç kral olarak yeryüzüne çıkışı anlamını taşımaktadır. Bitki ruhuyla özdeş eril tanrının yeryüzüne çıkışı simgeselliğinin altında, bitkilerin büyümesi ve toprağın yenilenmesi anlamı çıkarılmalıdır.



Animizm



İnsanoğlu çevresindeki bütün şeylerin ruhlu olduğu inanmış. İlksellerin çevrelerindeki hayvan, bitki, ağaç, taş, toprak vb. gibi bütün doğa nesnelerini ve belirtilerini ruhlu sayma inancını, animizm, dile getirir. Bu ruh kavr*****, inancına nasıl varıldığını, bundan da cin ve peri inançlarına nasıl geçildiğini, giderek din inancının nasıl gerçekleştiğini araştıran bazı kişilere göre insanlar, uyku, düş, ateşli hastalıklar, esrime, delilik ve ölüm gibi psiko-fizyolojik olgulardan animizme varmışlar. Bazı araştırmacılara göre de, ilksellerin öz duyuş ve dileyişlerini çevrelerindeki dünyada etki gösteren güçlere yüklemişler diye ifade edilmektedir. Dünyada işbaşında olan bir sürü ruhun kendisine iyi davranmalarını sağlamak için onlara tapmak zorunda kalmışlar.



Kuttören



Toplayıcı avcı dönemlerinde, yapılan avlanmaların bir kuttören çerçevesinde yapıla geldiği aktarılmaktadır. Topluluk, hayvanı yakaladıktan sonra etini yer ve kanını içer. Hatta kanı, tenine sürer. Böylelikle hayvanın gücünün kendisine geçmesine olanak sağlar. Yüzdüğü deriyi başına ya da omuzlarına koyarak bu başarısını kutlarcasına devinir. Önceleri gelişi güzel olan devinimin, daha sonraları belirli ölçülerle doğudan-batıya doğru yapılan beden devinimlerine, hatta oradan da halk oyunlarına evrildiği aktarılmaktadır. Omuzlara alınan yüzülmüş deri zamanla yerini “post”a bırakır. Anadolu’da, Kafkasya, Balkanlar’da yaygınlaşan “kutsal-post”un ilk örneklerinin böyle ortaya çıktığı sanılmaktadır (Post nişin). Hatta zeybeklerin cepkenlerinin arkalarında, omuzlardan aşağı inen işlevsiz bez parçalarının bir zamanlar postlarıyla devindikleri için sağa sola savrulan postun ayakları olduğunu ifade eder Balıkçı.

Bu eylemelerden sonra avcılar avladıkları hayvanla birlikte inlerine döner. İn duvarlarına ellerinin ve avlanmanın resmini yapmalarıyla kuttören sona erer. Topluluk erkekleri bu avlanmayı yapmak zorundadır. Bu bir bakıma erkeğin gücünü kanıtlaması, aynı zamanda doğada var saydığı güçleri kendinde özdeşleştirmesidir. Zamanla erkeklerin, söylencelerde ortaya çıkan Kalydon Avı, Argonautlar-Altın Post’u ele geçirmek, sonraki soyun Troia Seferi, Gılgameş Destanı, Odysseus vb. de hep erkeklerin bir şeyler yaptığını, bir uğurda uğraş verdiklerini görürüz.


Ana tanrıça-verimlilik törenleri



“Ana tanrıça, evrenin yaratıcısı ve doğurma gücüne sahip yaşam veren imge olarak kutsaldır. İlkbaharla birlikte canlanan doğanın simgeciliğiyle açıklanabilecek biçimde tanrıyla birleşmesi ve verimlilik sürecini başlatması gerekmektedir.”



Bu törenler daha sonraları kutsal evlilik adını alır. Önceleri seçilmiş bir rahibe ve yaz bitiminde kurban edilecek, topluluktan bir erkek tarafından gerçekleştirilir. Bu törenler, on üç ay çeken ay takviminin on üçüncü ayın son artık gününde yapıldığından, günümüze “13” rakamının uğursuzluğu adıyla ulaşmıştır. Bu artık günde, ana tanrıça putunun önünde yapılan törenler sırasında coşkuyla kendini kaybeden herhangi bir erkek, erkeklik örgenini kökünden keser. Kesilen örgen putun dibinde toprağa gömülür. Örgenle birlikte kesikten akan kan “toprağı” yani “dişi ilke”yi döller. Bugün Anadolu’da sünnet derilerinin toprağa gömülmesindeki tasar da buradan gelmektedir.



Bu törenler daha sonraları rahip-kral ve tapınaktaki kutsal rahibe tarafından yapıla gelir. Verimlilik sürecini başlatmak için yapılan bu birleşmelerin, günümüz düşüncesiyle değil de, içinde bulundukları zaman açısından değerlendirilmesi gerekir. Fahişelik adlandırması anaerkil kültürde cinsel eyleme verilen kutsallık açısından doğru bir saptayıcı değildir. O zamana göre değerlendirdiğimizde, kutsal bir tören olarak cinsel eylemde bulunan tarafların, hem inançları gereği tanrıçayı onurlandırdıkları, hem de verimlilikle ilgili içsel deneyimi birebir yaşadıklarını varsaymalıyız.



Kutsal fahişenin ilk örneği, aslen erkeğin, evlenmemiş kız ve eş-ana (Ana tanrıçanın üçlekliği: kız, kadın, ana. Ay ile betimlenmesi bu nedenledir. Ayça kız oğlan kızlığı, dolunay evlenmiş ya da cinsel ilişkiye girmiş kadını, sondördün ise çocuklu kadını simgeler. Bu simgesellik Anadolu’da “üçetek” olarak günümüze ulaşır.) görüntüsü arasındaki çarpıtılmış yansımasından etkilenmiştir ve korkutucu olarak görülür. Oysa ilk örneksel olarak kendi cinselliğinin gücünü bağımsız olarak ele almıştır. Ana ya da kutsallığın dayandırıldığı soylu kız oğlan kız değil, canlılığı ve yaşamsallığı simgelemede etkin bir rolü vardır: Meryem ve Maria Magdalena'da olduğu gibi. Birinde doğurganlıktan yoksun bırakılmış bulutların üzerindeki ulaşılamaz “kız oğlan kız”, diğerinde yaşam erkesinin ve canlılığının simgesi, çekici ve baştan çıkarıcı imge arasında gerçeklemeyi sürdürür.



Söylencesel söylemde geçen ölüm ve yeraltına iniş sahneleri simgecilik bakımından oldukça zengindir, birçok kültürde bu betiye rastlanır; (İsis-Osiris, Kybele-Attis, Aphrodite-Adonis gibi) yeraltına çekilen ve ölen tanrı, kimi anlatımda tanrıçanın, onu, yeraltından kurtarışıyla yeniden dirilir ya da tanrıçanın rahminden tekrar doğar.



Suriye'de özellikle kadınlar tapınırlar; yılda bir bahar bayramı yaparlar.

Tammuz-Adonis söylencesiyle Hitit bereket tanrısı Telepinu söylencesi arasında ilişki ve benzerlik göze çarpmaktadır. Adonis öyküsü değişik bir biçimde Phrygia (Frigya) kralı Attis için de anlatılmıştır.



Anadolu Söylenceleri'nde de, yine aynı özelliklerle Hızır peygamber olarak anılır. Hıdrellez ve Nevruz’un kökeninde de bu tasar vardır.



Krallığın/kralın toplum tarafından onaylanması:



Tanrının genç kral olarak yeryüzüne çıkışı tasarı zamanla insan-krala dönüşür. İlkin çiftçi krallar vardır, yaşamları diğer insanların yaşamlarından farklı değildir. Herodotos Tarihi’nde yanında çalıştırdığı üç erkek kardeşin parasını ödeyemeyecek denli yoksul bir kraldan söz edilir. Kral kardeşlere öğüt vermeyi, önerir. Kardeşlerden ikisi bunu kabul etmez evde işe yarayacak ne varsa (pek de bir şey yoktur) alırlar ve oradan ayrılırlar. En küçük kardeş ise, bu konuşmanın geçtiği an ışıyan güneşi muştu addederek, öğüdü alır.



Erkek, doğumda kendinin rol oynadığının bilgisine de ulaşmıştır. Zaten birçok toplum tarih sahnesine eril güçle, yani ataerkillikle çıkar. Bunlara örnek olarak Dorları/Akhaları verebiliriz. Ataerkil yapılanmada bir anaerkil düzeni, tarihte göremiyoruz. Görebildiğimizce eşitlikçi ya da görevlerin bölüşüldüğü bir düzenden söz edilebilir.



Egemenliği ele geçirmek için bireylerin ya kral soyuna ya tanrı soyuna bağlanmaları gerekmektedir. Bu daha çok o bölgeye sonradan gelenlerin uygulamak zorunda kaldıkları bir yöntemdir. Eğer her iki durum da yok ise, mucizeleri olması gerekir. Savaşla bölgeyi ele geçirseler de yerleşik halkın kabullenirliğini sağlamak için bu uygulamaya başvurmuşlardır. En yaygını elli çocuk öyküsüdür. Dağlara, ormanlara ve en önemlisi de suya bırakılan çocuklardır (bu çocuklar hep erkektir). Priamos’un elli çocuğu vardır, Niobe’nin de… Aigyptos ile Danaos’un da… Bunlar tarihsel ardışıklığı göz önüne aldığımızda, söylencelerden etkilenerek daha sonra ortaya çıkan söylencelerdir.



Bu “ellİ çocuk” öyküsünün Hitit ayağını anlatalım:

Kral ve kraliçenin elli oğlu olur. Mucize yaratılacaktır ya bu elli çocuk sepetlere konularak Halys (Kızılırmak)’e bırakılır. Sepetler, Themiskyra (Terme)’ye yani Amazon yurtlarına varır. Orada insanlar tarafından kurtarılır ve büyütülürler. Kraliçe oğullarını sepetle Halys’e bıraktığı için çok üzgündür. Ardından yine gebe kalır, bu kez elli kız doğurur. Kızlarının varlığıyla oğullarının acısı böylelikle azıcık yeğnileşir. Bir zaman sonra oğullar büyür ve kim olduklarını, nereden geldiklerini sorgulamaya, sormaya başlarlar. O zaman öğrenirler ki sepetle Haly’in yukarı çığırlarından gelmişlerdir. Dönmeye ve ana-babalarını bulmaya karar verirler ve yola çıkarlar. Gide gide bir kente varırlar. O gün, o kentin kralı, saray adı verilen, kentteki diğer evlerden biraz daha büyücek evinin kapısı önünde halkın şikâyetlerini dinlemekte, varsa suçluların suçlarını yargılamaktadır. Bu çocuklar da krala dertlerini anlatmaya karar verirler ve anlatırlar. Kralın yanında kraliçe de durmaktadır. Ellinci doğan çocuk, en son doğduğu için anasını tanır. Çocukların öyküsü kral ve kraliçenin yıllar önce Halys’e bıraktıkları oğullarının öyküsüyle çakışmıştır. Çocukları bağırlarına basarlar ve kızlarıyla evlendirirler. Hitit krallığının kuruluşundaki mucize de böylelikle gerçekleşmiş olur.

Şu var ki “devlet kapısı” olarak bu tasar, bugün de hala canlıdır.






Krallıkların kuruluşunda mucizeler ve söylenceler, bu topraklarda çok yaygındır. Musa’nın suya bırakılışı gibi, sonraları Yunan Mitolojisi’nde de bu betiye rastlanır. Suya bırakılanlar genellikle oğullardır. Hatta evden uzaklaştırılan, dağa, ormana bırakılan çocuklar da oğullardır. Burada sanki güçlerini ispatlamak için bir maceraları, bir öyküleri olma gerekliliği geleneksel kültürlerinde bulunmaktadır. Yukarıda aktarmaya/anlatmaya çalıştığım avcılık-toplayıcılık dönemlerinde avlanmaya çıktıkları gibi… Daha sonraları yapılan av seferleri gibi… Kalydon avı, Argonautlar seferi, aklımıza gelebilir… Eril yan, dişil yana gücünü ispatlamak kendini ona kabul ettirmek, saydırmak içgüdüsündedir. Bir bakıma dişil ilkeye sunulan sunumların kabul edilmesi tasarına gönderme yapılabilir. Sonraları bu, oğlun ere dönüşmesi biçiminde geleneklerde ve kültürlerde yerini alacaktır. Oğlun “güçlülük” göstererek “ad” alması gibi... Erkeklerin çeşitli oyunlarla güçlerini deneyimlemeleri gibi...



Dişil yanın krallıkların kuruluşundaki rolü de etkindir. Kadın dört yönü simgeler. Hatta bazı kültürlerde yönlerle belirlenen kadın tiplemeleri vardır. Bunlar biraz da kadının yani dişil yanın doğumdan yaşlılığa değin geçirdiği evreleri de yansıtır. İlkönce batıdır, ele avuca sığmaz. Sonra güneydir, ağırbaşlılığı öğrenmiştir. Kuzeyde ise şefkatli, sabırlı ve bağışlayıcıdır. Son durak doğuda kendiyle bütünleşir. Birden çok kadına sahip olmak, erkeğin cinsel haz gücünün, iktidarının artıklığı değil dişil yana yani berekete sahip olarak gücünü arttırdığı anl***** gelir. Bu dört yanlılık aynı zamanda mevsimsel döngünün, bir anlamda yaşam çarkının simgesi ya da tasarıdır. Bu tasar dört kollu olarak betimlenmiştir. Bu dört kollu betinin Asya’da kullanıldığını, oradan çeşitli bölgelere ulaştığı/taşındığ 05; aktarılmaktadır. Zamanla “haç”a dönüşen bu beti, ölümün değil, doğum-ölüm sürekliliğindeki doğal döngünün tasarıdır (Doğu Anadolu ve Göller Bölgesi’ndeki inlerde 17 000 yıllık “yaşam döngüsü” resimlerine rastlanmıştır. Bunlar önceleri, Hıristiyanlıkla ilişkilendirilmiş, sonra ise yapılan karbonlama testiyle 17 000 yıllık oldukları ortaya çıkmıştır. İlginç olan şudur: Birbirinden uzak bu iki bölgede aynı külte/kültüre değgin oldukları düşünülen bu resimleri yapanların, bu yolları nasıl aştıklarıdır. Bugün için bu soru da çözümlenmez değildir. İlksellerin “yaşamak” için sezgi ya da bilgiyle hayvan sürülerini izledikleri bilinmektedir. Burada öncelikle “geyik” izlediklerini ve kullandıklarını söyleyebiliriz. Herhangi bir nedenle yurtluklarını bırakmak zorunda kalıp göç etmekte ve yeni bölgelerde yerleşmenin kuralı olarak geyik avlayıp hayvanın karaciğerine bakmaktadırlar. Birkaç hayvanla deneyimledikleri bu bilgi onlar için olumlu sonuç verirse oraya yerleşmektedirler. Sonraları özellikle geyik avı ve söylencelerde rastladığımız geyik öykülerinin bu tasardan yola çıktığı düşünülmektedir. Ayrıca Sumerlerde [onlar artık yerleşik düzene geçmiştir] “karaciğer falı” bulunduğu bilinmektedir. Edim özünü yitirse de değişim geçirmiş, varlığını böylelikle sürdürmüştür.)

Doğu kültünün (ana tanrıça) değişim ve dönüşümü:



Avrupalı tarihçilerin hemen hepsi de Akhaların Zeus'unu Hindo-Avrupasal sayarlar.

Buğdayın Sanskritçe adı “day”dır. Sankritçe'deki bu “day” sözcüğünden (Dei, Dio) Zeus ve Theos, yani Tanrı sözcüğünün çıktığını ileri sürerler. Bu konularda derin incelemeleri ile yetkili insanlardan biri sayılan Sir Frazer'dir. (Asıl tuhaf bu “day” sözü, bizim “buğday” sözcüğümüzde de vardır. H. B.) Frazer'e göre ana tanrıça Sumerlidir, Zeus bir Hitit tanrısıdır ve ana tanrıça gibi, İzmir ve Efes yoluyla Yunanistan'a geçmiştir.



Akhalar geldiği zaman ana tanrıça Kybele ya da Rhea, Zeus'u oğlu olarak kabul etmiş ya da ettirilmiştir. Bu kabul işi de enikonu kan dökülerek gerçekleşir.



Bu kabul ettiriliş Hıristiyanlıkta da gündeme gelir. Ana tanrıça tapınmasının hala sürdüğü İonya’da Hıristiyanlar kan dökerek İsa’yı kabul ettirmek isterler. İonyalılar ise kabul etmezler, ne İsa’yı ne Meryem’i benimsemezler. Kabul ediş, ancak Meryem’e tanrı anası sanını aldırmalarıyla gerçekleşir (431 Efes Konsülü). Üçleklik ise, ise baba / oğul / Ruh-ül Kudüs olarak dönüşüm geçirir.



Akhalar, üçlek tanrıça inancının ne kadar yerleşik olduğunu ve onu bütünüyle ortadan kaldıramayacaklarını anlarlar. Üçlek tanrıçayı, niteliğinden yararlanarak üçe ayırırlar: İlk parça Aphrodite’tir. (Denizden, Uranos’tan doğmuştur, adı köpük yavrusu anl***** gelir.) Güzellik tanrıçası sayılmasına karşın, topal ve çirkin Hephaistos'la evlendirilir. Afrodit'in çirkin Hephaistos'la evlendirilmesi azımsayan baba tanrıcılar, ona Savaş tanrısı Ares'le zina işlettirirler ve suçüstü yaparlar. Hephaistos, her şeyi gören güneş-tarlı Helios ispiyonuyla onların sevişeceğini bildiği için, önceden bir ağ hazırlar ve yatağa serer. Suçüstü yaptığında da onları bu ağın içine kapatır ve ağı alır Olympos’a götürür. Bu görüntü karşısında tanrı-tanrıçaların kahkahaları günlerce yankılanmış. Böylelikle Aphrodite’i Olympos'ta bir skandalın suçlusu kılarak gözden düşürürler.



Ana tanrıçanın ikinci kısmı, yani tam ay yanını (erkek tanımış kadın niteliği) da Hera diye adlandırarak, Zeus'a karı diye verirler. Geriye, ana tanrıçanın üç niteliğinden bir tanesi kalmaktadır. Yani ayça ya da kız oğlan kız niteliği. Bu niteliği de Artemis diye kişileştirip tanrılaştırırlar. Artemis (Grekçe/Hellence değildir), ana tanrıçanın Pelazj dilindeki adıdır. Artemis, ana tanrıçanın batı Ege’de özellikle de İonya’daki adıdır. Ephasos Artemis’i dünyaca ünlü bir yontudur. Ephasos’un kuruluşu cilalı taş devrine değin indirilir. Artemis Anadolu’da köklü ana tanrıça tasarının en güçlü elemanıdır. Ana tanrıça bölümünde de söz ettiğimiz gibi evrenin yaratıcısı ve doğurma gücüne sahip yaşam veren imge olarak kutsaldır. Bu bölünmeyle Artemis, yaşam erkesinin ve canlılığının simgesi, çekici ve baştan çıkarıcı imgeden çıkarılarak, doğurganlıktan yoksun bırakılmış bulutların üzerindeki ulaşılamaz “kız oğlan kız”a, dönüştürülür.



Akhalarla başta İonyalılar olmak üzere doğu yani Batı Ege kültür ve sosyallikleri arasında büyük farklar vardır. Bu farkların en belirgini yaşam düzenlemelerinde “kadın”a verdikleri roldür. Hellas anakarasında “kadın” eve kapatılmıştır. Atina sokaklarında görülebilecek herhangi bir kadın yani dişil imge, ya çocuktur ya da yaşlıdır. Evlerde “haremlik” selamlık” bendeşi uygulamalar vardır. Kadın erkeklerle birlikte sofraya oturamaz. Buna karşılık İonya’nın parlayan ışığında kadın kendi kocasını kendisi seçebildiği gibi, jimnazyumlarda da eğitim alabilmektedir.



(Lesbos Adası’nda şair Sapho’nun kız öğrencilerinin olması, bu uygulamaya alışkın olmayanlarda ters tepki yaratmış, bu tepkilerini Sapho’yu “lezbiyen”likle suçlamaya vardırmışlardır. Kaldı ki lezbiyen de olabilir. Bu lezbiyenlik, Zeus başta olmak üzere Olymposluların, hetero-seksüel olmaları yanında değerlendirilebilir. Bilindiği gibi en güzel örnek Ganymedes’tir [bugün Türkçe’de “ganimet”]. Ganymedes İlyon/Troas kral soyunda Dardanos’un torunu olan Tros’un oğullarından biridir. Güzelliğiyle ünlü bir delikanlıdır ve ona âşık olan Zeus tarafından kaçırılır. Olympos’ta tanrı-tanrıçalara içki sunar. Daha başka neler sunar ya da sundurulur ötesini siz düşünün).



Balıkçı, Ephasos’ta “aşk evi” ile “hükümet binası”nın çok yakın olduğunu aktarır. Kadının bu konumlamaları aslen Halikarnassoslu olan Herodotos’u bile şaşırtmış. “Görebildiğim kadarıyla kocalarını kendileri seçiyor” diye ifade etmiştir. Herodotos Alyattes Tümülüsü aktarımında da şu ifadeleri kullanır: “Lydia toprağı, öbürlerinde olduğu gibi, öyle pek adı anılacak olağanüstü şeylere sahip değildir, yalnız Tmolas’tan akıp giden altın kumu vardır. Ama Mısır ve Babil’deki anıtlar bir yana, öyle bir anıt vardır ki, bilinen bütün öbürlerini aşar. Bu, Kroisos’un babası Alyattes’in mezarıdır, etekleri büyük taşlarla örülmüş bir toprak yığınıdır. Küçük esnafın, el işçilerinin ve aşk satıcısı küçük kızların topladıkları paralarla yükseltilmiş bu anıt. En yüksek yerinde, ben oradan geçtiğim zamanda da, beş tane taş blok vardı, üzerine kazılı olan yazıtlarda, buna katılan her meslek dalının ne kadar verdiği yazılıydı, bu rakamlara göre en çoğunu bu küçük kızcağızlar vermiş oluyorlardı. Bu mezar, çepeçevre altı stat ve iki plethrondur; genişliği on üç plethrondur. Yanında bir büyük göl vardır ki Lydialılar hiç kurumaz derler; adı Gyges Gölü’dür.”



Kamu düzeni olarak da yine “doğu” (kuşkusuz doğa bilginlerinin de katkısıyla) batıdan gelişmiş durumdadır. İki tekerlekli savaş arabasını ve kullanmayı Helenler, Hititlerden öğrenir. Hatta “atı” binek hayvanı olarak kullanmayı da... Kent ürbanizmi yine Anadolu’dan dünyaya yayılır. Kirli/temiz su sistemleri de burada kullanılmaktadır. Sumerler tarih sahnesinde görüldüklerinde kentleşmeleri, tarımsal yenilikleri, bataklıkları kurutmadan ekilebilir alanlar durumuna getirmeleri vb.yle insanoğluna büyük katkılar sağlamış bir ulustur. Mezopotamya’ya bu verilerle geldiklerini göz önüne alırsak geldikleri topraklarda da bu kültürlerinin olduğunu var sayabiliriz.



İonya’nın parlayan ışığı, Pergamon’da yontuya “duygu” katılmasına dek ulaşır. Bu noktada batıdan yani Hellas’tan öğrencilerin gelip Anadolu’da eğitim aldıklarını görürüz. Bunun ardından da “çırak ustayı geçer” ve ünlü Helenistik dönem başlar. Sanat ve uygarlık, ulusların, budunların bireysel/tikel katkılarından çok ardışık kültür ve geleneklerinin devamlılığı olarak tüm toplumların değerleriyle biçimlenmiş bir yapıdır. Bu noktada sanatın doğusu-batısından çok, kendi varlığını sürdürmesi ve bu varlığın kabul edilmesi beklenmelidir. Ne var ki dünya bundan çok uzak bir yerdedir...

Doğu kültlerinin ilençleri



Tragedyalara konu olan kişilerin çoğu ilençlidir. Bu ilencin nedeni toplum düzenindeki değişikliktir. Anaerkil kültün zamanla ataerkil toplum yapısına dönüştürülmesi sırasında oluşturulmuştur.



Ana tanrıçanın bölünmesiyle başlayan süreç, anaerkil inanç ve kültten gelenleri ilençle ortadan kaldırmakla sürdürülür. Bunların başında Tantalos vardır, dolayısıyla Pelopsoğulları ve ünlü Agamemnon’un soyu... Bu ilençler ileriye dönük devinirler. Ta ki soy bir biçimde eriyip gidene dek. Burada anaerkilliğin “doğu”yu simgelediğini de söyleyebiliriz. Doğu ile batı arasındaki bitip tükenmeyen kakışmanın altından bunları çekip çıkarmak, önümüzdeki görüntünün netleşmesine katkı sağlayacaktır. Batı, doğu kültünün ve kültürünün üstünde yükselmektedir. Bundan doğal bir şey kuşkusuz yoktur. Nedense bu konuda batının bir hazımsızlığı, bir isteksizliği göze çarpmaktadır.



Tantalos



Tantalos, “Tanrılar, yedikleri etin, insan / hayvan eti olup/olmadığını anlayabiliyorlar mı?” diyerekten oğlu Pelops’u keser, pişirir ve Zeus’un önüne koyar. Zeus, sunulan yemekten bir lokma alır almaz, insan eti olduğunu anlar ve çok kızar. Pelops’u yeniden birleştirir. Ne var ki omzunun bir parçasını yutmuştur, orayı da plastik cerrahi ile onarır. Tantalos, ünlü Tantalos işkencesine çarptırılır. Konu yemek olduğu için herhalde, bir suda durmaktadır. Su neredeyse çenesine dek gelmektedir. Susayıp bir yudum su içmek istediğinde su aşağı çekilir. Çok yakınında ağaçlar vardır, dalları ve meyveleri yüzüne değdi değecek uzaklıktadır. Ne zaman ısırmaya kalksa ağaçların dalları geri çekilir.



Pelops, Pelopennessos Yarımadası’na adını veren Anadolulu, yani anaerkil kültten gelen söylencesel bir kahramandır. Ayrıca Niobe adında bir de kız kardeşi vardır ki o da tanrılardan nasibini almış bir kadıncağızdır. Dilini tutamamış demiş ki: “Leto tanrıça, doğura doğura iki çocuk doğurmuş. Benim elli çocuğum var.” Leto bu söze çok kızmış, çocukları Artemis ve Apollon’u görevlendirmiş. Niobe’nin kızlarını Artemis, oğullarını Apollon öldürmüş. Niobe öylesine üzülmüş, öylesine üzülmüş ki Zeus ona acımış ve onu bir taşa çevirmiş. Hani acıyla katıldı içim deriz ya, acep buradan mı gelmektedir? Niobe, Manisa’da Sypilos Dağı’ndaki “ağlayan kaya”da (bir derenin üstünden sarkan ve göz diye betimlenen oyuklarından su sızdıran kaya) ağlayarak hala çocuklarının yasını tutmaktaymış. Niobe böylece “evrensel” bir yas simgesi olur çıkar.



Pelops Hellas’ta, Hippodameia ile evlenmek ister. Önce kızın babasının koşul olarak koyduğu araba yarışını kazanması gerekmektedir (erkeğin gücünü kanıtlaması). Bu yarışta, Hippodameia’nın babası Dinomaos’un seyisi Myrtilos tanımadığı bir yabancı (belki tanıyordur, durduk yerde günah almayalım) olsa da, Pelops’a yardım eder. Seyis Myrtilos, Dinomaos’un arabasının cıvatalarını gevşetir. Pelops bu yardımla yarışı kazanır, kızı alır. Sonra seyis ve kızla birlikte yurduna döner. Ama bu suçun tek tanığı olan seyis Myrtilos’u denize atar. O da Pelops’a ve soyuna ilenerek ölür gider.



Pelops’un kaynaklara göre birçok çocuğu vardır. Ama biz Atreus, Thyestes ile ilgilenelim. Thyestes’in bir karısı vardır: Aeropa. Aeropa, Girit kralı Katreus’un kızıdır (doğulu/anaerkil kült). Her ne hikmetse bu kadını daha sonra Atreus’un karısı olarak görürüz. Söylenceye göre Thyestes, Aeropa’dan kolay kolay vazgeçmemiş ve onu ayartmaya kalkışmış. Bunun üzerine Atreus, Theyestes’in üç oğlunu boğazlayıp, ateşte pişirerek kendisine yedirir (Soydur çeker mi demek gerekir?). Yediklerinin oğulları olduğunu, sonradan fark eden Theyestes, Atreus’a ilenir.



Sonuçta Atreus kraldır, Theyestes de ne yapsın, gider kızı Pelopeia’nın koynuna girer. Kızı Pelopeia’dan bir oğlu olur: Aigysthos. Bu Pelopeia’yı, Atreus’un karısı olarak da görürüz söylencelerde. Bu ilenmeler daha da genişletilmiştir. Şöyle ki: Atreus ile Theyestes’in anaları Hippodameia, Pelops’un bir başka kadından olan oğlunu istememekte, belki de kıskanmaktadır. Oğullarını ayartarak hep birlikte bu çocuğu öldürürler. Pelops bunu öğrendiğinde kendi oğullarına ilenir. Tantalos soyu / Pelopsoğulları ve daha sonra Atreusoğulları diye anılan bu soyda ilençli öyküler, taht çekişmeleri ve cinayetleri böylece sürer gider. Ayrıca Pelops’un bir tanrı olduğu, Zeus’tan önce Anadolu’da kendisine tapıldığı, Zeus’un ortaya çıkmasıyla onun torunu olarak kahramanlaştırıldığı aktarımları da vardır.



Atreus’un oğlu Agamemnon, bildiğiniz gibi karısı Klytaimestra ve Klytaimestra’yı ayartarak sevgilisi olan Aigysthos tarafından öldürülür. Klytaimestra kocasını, kızı İphigeneia’yı öldürdüğünden, bir de Troia dönüşü Priamos’un bilici kızı Kassandra’yla çıkıp gelmesinden dolayı öldürür. Öldürdüğü kişi kocası değildir onun için, kızını öldüren adamı öldürmüştür. Onlarda, yani Klytaimestra ile Aigysthos da, Agamemnon ile Klytaimestra’nın oğlu Orestes tarafından öldürülür. Yani Orestes ana kıyıcısıdır. Ama onu öldürmesini tanrı Apollon (Apollon Tapınağı’ndaki bilicilere danışmış) dediği için bu suçu Apollon üstlenir. Yine de Orestes dönüştürülmüş bir imge olarak suçu kendi iradesiyle işlediğini ve cezaya katlanması gerektiğini ifade eder. Apollon da öyle konuşmalar yapar ki suçlunun peşine takılan “yazgı” tanrıça Moiraların kafaları karışır. Hatta derler ki o konuşmadan sonra onlar da öz değiştirmişlerdir. Orestes ile döngü kapanır ve artık bu soy tarihin karanlıklarına gömülür gider.



Burada Agamemnon’un karısı Klytaimestra ile onun kız kardeşi Helena’yı da biraz analım. Bu iki kadın ana bir baba ayrı kardeşlerdir. Klytaimestra’nın babası bir ölümlüdür, Helena’nınki ise tanrılar tanrısı Zeus’tur. Troia Savaşı dönüşü Helena ile Menelaos’un mutlu yaşadıkları aktarımları vardır. Paris’in peşinden giderek kocasını aldatan, on yıl boyunca bir başka adamın koynuna giren ve ondan çocukları olan Helena’nın herhangi bir cezaya uğramadığını görürüz. Doğuştan ezik Klytaimestra ise, oğul Orestes tarafından, hem Agamemnon’u öldürdüğü hem de babasının sarayında uygunsuz yaşadığı, yani babasının anılarını bir başka adamla kirlettiği için öldürülür. Bu hiç de adil değildir. Bir başka olgu da birini öldüren tüm kahramanların peşine “suçlarından arınana” dek Moiraların takıldığıdır. Söylenceler, sanırız ki Klytaimestra ile Aigysthos’a bir ayrıcalık tanımışlar. Güzeller güzeli Helena ise bütünüyle ayrıcalıklıdır.



Kadmos



Kadmos, doğu kültürünün yani anaerkil kültün söylencesel kahramanı, Fenike kralı Agenor’un oğludur. Agenor’un kızı Europa (Avrupa anakarasına adını veren söylencesel kişi) Zeus tarafından kaçırılır. Agenor, oğullarını kızının peşinden yollar. Ama oğullar geri dönmezler, gittikleri yerlerde yerleşirler. Europa’nın Zeus’tan çocukları olur. Minos bunlardan biridir ve Girit’in Minos soyu böylelikle Zeus’a bağlanır.



Kadmos Hellas’ta, Boiotia’ya yerleşir ve orada Kadmeia kentini kurar. Hellenlere uygarlığı getirdiğine inanılırmış. Öldürdüğü bir canavarın/devin dişlerini toprağa ekip bunlardan silahlı adamlar üretmekle ünlenmiş. Önce kızlarını görürüz söylencelerde:



Autonoe’nin Aktaion adında bir oğlu vardır. Avcıdır. Bir gün köpekleriyle (elli tanedir) avlanırken yorulur ve gözüne kestirdiği bir ine su içmek, yatıp biraz dinlenmek için girer. Bir de ne görsün. Evrenin yaratıcısı ve doğurma gücüne sahip yaşam veren imgeden çıkarılarak, doğurganlıktan yoksun bırakılmış bulutların üzerindeki ulaşılamaz “kız oğlan kız” imgeselliğine indirilmiş/dönüştürülmüş “Avcı Artemis”, indeki bir gölette çırılçıplak yıkanmaktadır. Artemis çok kızar, erkek gözü değmiştir bir kere tenine. Aktaion’u çevire çevire bir geyiğe (!) çevirir. Köpekler sahiplerini tanıyamadıklarından, geyiğe saldırır ve onu parçalar.



Agaue ise yine tanrıların yaptırımıyla kendi çocuğunu öldüren bir diğer kızıdır, Kadmos’un. Agaue’nin krallık yapan oğlu Pentheus, söylenceye göre Boiotio’da Dionysos’un yaban/ilksellikten kalma kültünü, tapınmasını kaldırmak istemiş. Bu inanışta insanlar belirli zamanlarda dağlara bayırlara çıkar yakaladıkları hayvanları paralayarak çiğ çiğ yerlermiş. Pentheus, işte bunu yasaklamak istemiş. Yine böyle bir şenlikte, Dionysos’un esritmesiyle çildiran/kendini kaybeden Agaue oğlunu geyik sanarak bir güzel yemiş (Oğul da, hani koskoca kral oğul, anacığım buyrun buradan yiyin, diye beklemiş belli ki.). Başka söylenceye göre de Agaue bu şenlikleri küçümsüyormuş da, bu nedenle Dionysos tanrı tarafından böyle bir cezaya çarptırılmış.



Semele, Zeus ile birleşir ve ondan Dionysos’u doğurur. Semele seviştiği tanrını gücüne inanmayıp onu tüm araç ve gereçleriyle görmek isteyince Zeus tarafından yıldırımla öldürülür. Semele’nin karnındaki yedi aylık çocuğu Zeus alıp baldırına koyar. Athena’nın Zeus’un kafasından doğması gibi bir diğer tasar daha vardır, anımsanacağı gibi. Bu iki doğum arasında şu fark okunmaktadır: Hellenlerin baş tanrısı Zeus’tur, dışardan gelen bir tanrısal varlığı ne yapıp edip onun buyruğuna sokmak, ondan çıkmış gibi göstermek gerekmektedir. Söylencenin çıktığı yer de çok önemlidir: Boitoia, Hellas’ın en gerici ve tutucu bölgesidir.



Burada biraz Dionysos hakkında bilgi verelim. Zeus gibi o da bir dağda doğmuştur (tanrı dağda otururu anımsayınız). Dionysos’un doğduğu dağ olarak gösterilen birçok dağ vardır. Bu dağlar Makedonya’dan Arabistan’a dek yayılan bir coğrafyadadır. Dionysos doğayla karışan, doğayı simgeleyen bir tasar olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle çok adlı Dionysos tanrının adlarının çokluğu (Dionysos, Bakkhos, Bromios, Euhios, İakkhos, İobakkhos) ardında ya da kaynağında insan düşüncesiyle ya da mantığıyla kurulmuş kavramsal bir sözcük aramak boşunadır. İnsanlar, Dionysos coşkusuyla şarap içerek yasal düzenlemelerin baskılarından kurtuldukları içindir ki Dionysos’a Hellence “özgür, özgürlük veren” önadı takılmıştır.

Dionysos tanrı her ne kadar Semele’den doğmuş gösterilse de aslı Lydia/Phrygya’dan gelmektedir. Euripides’in Bakkhalar’ında “Vatanım Lydia’dır der”. Ayrıca bu tasarın simgeleri arasında davul, dümbelek, def ve flüt Asya (Eskiden Anadolu’ya Asya, sonra tüm anakaranın bu adı aldığını, Anadolu’ya ise “Küçük Asya”, “Asia Minör” dendiğini anımsayınız. Asya, yani Asia ise Okeanos ile Thetis’in sayısız kızlarından biridir.) denilen bölgenin törelerindendir (Hitit taş kabartmalarında davulun çok yaygın olarak kullanıldığını görürüz). Dionysos cümbüşleriyle Kybele’ninkiler arasında bir koşutluk göze çarpmaktadır. Bu dinlerin/tapınmaların özünde bulunan coşkunun, kendinden geçmenin oluşturulmasının aynı araç ve gereçlere başvurularak gerçekleştirildiği görülmektedir. Dionysos tanrı bir doğa tanrısıdır, topraktan fışkıran bitkileri ve bu bitkiler arasında insanı etkileyenleri, yaş***** yön verenleri simgeler. Kybele gibi tanrılarla birlikte doğayı en belirgin biçimde yansıtan dağlarda/ormanlarda, buralarda bulunan tüm yabanıl varlıklarla bir arada yaşar gösterilir. Hatta Osiris, Attis, Adonis gibi doğanın mevsimsel döngüsü tasarlarını kişiliğinde simgeler. Gerçekte onun en büyük gücü insanla doğa arasındaki ilişkide, insanı doğanın sırlarına erdiren büyülü gücüdür. Dionysos tanrı bu güce ulaşmanın yolunun, şarap ve esrimekle olabileceğini söyler. Asma kütüğü, buğdaydan sonra uygarlığın ikinci aşaması olarak kabul edilir ve insanoğlunun yaratıcılığın kökeninde bulunan değiştirme gücüne “asma kütüğü” yani şarabı bulduktan sonra ulaştığı söylenmektedir.



Pentheus’un yasaklamak istediği bu dindir. Pentheus “kaba aklı” simgelemektedir ve Bakkhaların şenliklerde yaptıkları çılgınlıkları bir ayıp, törelere ve etiğe karşı işlenmiş suç saymaktadır.



İno, iki kişiliklidir. Athamas’ın ikinci karısı, Phriksos’la Helle’nin üvey anasıdır. Kendisinin de iki çocuğu vardır, ama söylence bu ya, ilk karıdan olan çocukları kıskanır. Ülkedeki kıtlığa son verebilmek için kocasını, üvey oğlu Phriksos’u kurban etmeye zorlar. Çocukların anası bunu öğrenir öğrenmez, çocuklarını altın postlu kanatlı bir koç üzerinde Karadeniz’deki Kholkis illerine yollar. Çocuklar, Çanakkale Boğazı üstünden geçerken Helle denize düşer boğulur, bu nedenle bu denize Hellespontos adı verilir. İno’nun bir söylencesi daha vardır: Hera, Athamas’a karşı hınç beslemekteymiş. Bu nedenle onu delirtmiş. Çocuklarını ve karısını kovalamaya başlamış. İno kaçarak deniz kıyısına ulaşmış ve çocuklarıyla birlikte suya atlamış. Sulara karışan İno başkalaşım geçirerek ikinci kişiliğine dönüşmüş. O artık gemicilere yol gösteren “ak tanrıça” olmuş. Kholkis illerinde, Aia (büyü ülkesi) da bu söylence sürer. Daha sonra “altın postu” bulmak için “Argonautlar” adı verilen maceracılar bu postun peşine düşeceklerdir. Kuşkusuz bu post tasarının “toplayıcılık-avcılık” dönemlerinden kalma “kuttören”in dönüşümü ve toplumlarda yaşayan bu simgeselliğin kırıntıları olarak bakmalıyız.


Oidipus



Kadmos ile Harmonia’da kaynaklanan bu soyu bir tanrı yetiştirir. Kadmos soyu da Pelops soyu gibi Hellas dışından kaynaklanmaktadır (biri Anadolu [Ege Bölgesi] diğeri Fenike). Bu kaynaklanmalar Hellas’a uygarlığın başka bölgelerden gittiğinin kanıtlarıdır. Dionysos’a karşı konulmuş gibi gösterilerek bu soyda görülen ilençler, akıl almayacak yıkım ve acıların birbirini izlemesiyle söylencelerde yer almıştır.



Kadmos’un “dört” kızdan (dört kollu yaşam döngüsü, dört yön, dört mevsim gibi dört kızdır bunlar) sonra Polydoros adında bir oğlu ve bu oğuldan da Labdakos adında torunu olur. Bunların söylencelerde adları pek geçmez. Yalnız Labdakos bu soya adını vermiştir: Labdakosoğulları... Labdakos’tan da Laios olur. Oidipus ise, Laios’un oğludur. Bu demektir ki beşinci soy Boitoio’da doğmuş artık bazı değerlerin değişme zamanı gelmiş de geçmiş. Oidipus bilindiği gibi bilmeden anasıyla evlenen, “oidipus sendromu”na adını veren söylencesel bir kahramandır. Bilicinin yorumları doğrultusunda, doğar doğmaz, delinen ayak bileklerinden kayış geçirilerek dağa bırakılır. Bu nedenle ayakları şişer ve çocuğa “ayağı şiş” anlamında “Oidipus” adı konulur. Daha önce dağlara, akarsu/denizlere bırakılan erkek çocuk tasarlarına değinmiştik. Bu tasarlarda çocuklar ölmez. Çocuğu dağa götüren, onu ya başka sığırtmaçlara verir ya bir çoban ya da yaban hayvanları tarafından bulunarak büyütülür. Oidipus da bu tasar çerçevesinde, dağda bir çoban tarafından bulunur. Çoban çocuğu götürür Kornthos kralına verir. Kral da bu çocuğu alır. Çünkü bu kral ve kraliçenin hiç çocukları olmamıştır. Onlar da Oidipus’u kendi çocukları gibi büyütürler. Oidipus, hakkındaki öngörüyü büyüdüğünde öğrenecektir. O zamana dek her şey yolundadır. Ne zaman, evlenecek, bir kahramanlık yapabilecek yaşa gelmiştir, işte o zaman bili yine gündeme gelir ya da hortlar. Kentte bir dedikodu başlar: “Kralın oğlu değil de, bulunmuş bir çocukmuş” diye (Hani küçükken analarımız-babalarımız, sen bizim çocuğumuz değilsin, biz seni sokakta bulduk, işte şundan aldık diye bizi üzüm üzüm üzerlerdi. Yoksa bu işkencenin kökeninde de bu mu yatmaktadır?)... Delikanlı Oidipus, Apollon Tapınağı’na gidip gerçeği öğrenmek ister. Bir söylenceye göre giderken, diğerine göre de dönerken dar bir geçitte onu kızdıran arabalı adamı ve arabacısını öldürür. Kral oğlu değil midir? Buyruk alamaz kuşkusuz. Üstelik kafası da karışmıştır delikanlının, çok çabuk sinirlenir. Bu geçitteki öykü olayı bir köprünün üstündeki “iki keçi” olayına benzer. İkisi de birbirine yol vermez. Biri kraldır diğeri kral oğlu. Oidipus bir de arabacıdan kırbaç yiyince büsbütün dellenir.



Gide gide Thebai’ye gider. Kentin kapısındaki sphinksin bilmecesini çözüp onun ölmesini sağladığında kent halkı rahatça soluklanır. Bu soluklanma yetmez, Oidipus’u kurtarıcı bilerek, dul kalan kraliçelerini hemen bu “kahraman”a verirler. Oidipus, öz babası sandığı adamı öldürmemek, öz anasıyla evlenmemek için bir daha Korinthos’a dönmemeye karar vermiştir. Kendisine sunulan cabadan krallığı kabul eder. Ayrıca bu tür kahramanlarla evlendirme söylencelerinde kişiyi tanıma gereksinimi duyulmaz ve kraliçe, prenses kim hazırdaysa hemen evlendirilir. Bu da tamam... Oidipus’un anasından dört çocuğu olur. Bu süre içinde de bili/görü bu kente uğramayı savsaklamıştır. Çocuklar büyüyüp evlenecek/kahramanlık yapacak yaşa gelmişlerdir ki bu kez kentte veba salgını başlar ve bili/görü yine hortlar: Laios’un katili bulunmalı ve bu kentten sürülmelidir... Oidipus suçlunun bulunmasını buyurur. Bunca yıl söylenmemiş sözler birer birer söylenir. İokaste ile Oidipus sonunda gerçeği tüm çıplaklığıyla öğrenirler. İokaste, Oidipus’un anası/karısı, canına kıyar. Oidipus da onun nakış iğnesiyle gözlerini kör eder. Oidipus, Thebai’den sürülür. Oidipus bu arada onu sürgüne yollayan oğullarına ilenmeyi de savsamaz. Bu noktada söylencelerde Antigone ortaya çıkar.



Oidipus, kızı Antigone ile il il dolaşır. Kimse, anasıyla evlenen bu adamı kentine almak istemez. Antigone, içten bağlılıkla babaya saygılıdır ve bu sevgili çocuk, ölene dek onun yanındadır. Antigone’nin bu davranışının bugün bile çözümlenemediğini ansıtmak isteriz. Bu bir toplum sorunudur. Çağdaş insanı da derinden etkilemektedir. Oidipus ne yapmışsa yapmıştır, ama sonuçta Antigone’nin babasıdır. Oidipus Kolonos’ta ölür, ama anaerkil kültün ilençleri bitmemiştir. Bu ilençlerin ileriye dönük devindiğini söylemiştik. Bu kez sahneye Oidipus’un oğulları Eteokles ile Polynikes çıkar. Taht kavgası başlar. Söylencelere “Yediler Seferi” olarak geçen bu kavga/savaşın sonunda bu iki kardeş birbirlerini öldürür. Burada bir ayrıntı daha vardır:



Oidipusoğullarından Eteokles, kardeşi Polyneikes’i Thebai’den sürünce, Polyneikes de gider Argos kralı Adrastos’a sığınır. Adrastos, kızlarından Argie’yi Polyneikes’e verir. Sığınmacı kahramanlara kız vermek geleneklerdendir. Polyneikes’in aklına uyan Adrastos, savunmak için Thebai’ye Yediler Seferi adı verilen bir savaş açar. Yorucu ve öngörücü Amphiaraos seferde bütün önderlerin öleceğini, bir Adrastos’un sağ kalacağını öngörür. Amphiaraos ile Adrastos aynı soydan gelmektedir ve Argos ilinde ortaklaşa söz sahibidirler. Bu nedenle Amphiaroas’ın da bu savaşı desteklemesi gerekmektedir. Herkesin, hatta kendinin de öleceğini öngören Amphiaroas kaçar, saklanır. Onu bulunduğu yerden karısı çıkaracaktır. Polyneikes gelirken yanında (Her olasılığa karşı mı acep?) Kadmos'la evlenirken Harmonia'ya, tanrıların düğün armağanı olarak verdikleri gerdanlığı da getirmiştir. Polyneikes, Eriphyle'yi aklını çeler ve gerdanlığı ona susmalık olarak armağan eder. Kadın büsbütün Polyneikes'le Adrastos'tan yana döner, kocasının saklandığı yeri söyler. Bu arada Amphiaroas çocuklarına, canına kıyılmasına neden olan analarını öldürmelerini vasiyet etmeyi de savsamaz. Bir diğer ilençli söylence yumağı da burdan türer.



Yediler adıyla anılan bu seferin komutanları, Adrastos, Polynikes, Tydeus, Amphiaraos, Kapaneus, Hippomedon ve Parthenopaeus’tur. Gerçekten de Amphiaraos’ın dediği olur, önderler ölür ve büyük yenilgiden sonra, Adrastos ölümsüz atı Areion’na binerek Argos’a kaçar. İşte bu savaşta Eteokles ve Polyneikes birbirlerini öldürürler. Bu noktada Antigone yine devreye girer. Karşı saflara geçtiği için dayı Kreon tarafından vatan haini ilan edilerek, ölüsü kurtlara kuşlara yem olmak için bırakılan Polyneikes’i elleriyle gömer. Gömdüğü ve erke karşı çıktığı için Kreon tarafından ölümle cezalandırılır. Bir ine kapatılır. Antigon ölümü beklemeden kendini öldürür. Dayıoğlu Haimon ile nişanlıdır, yani Kreon’un oğluyla. Haimon, kızı kurtarmaya gelir ama ölüsüyle karşılaşır, o da kendini öldürür.



Burada olayların nedeniymiş gibi duran gizli/örtülü etken Harmonia’nın gerdanlığı, kiminde peplosu yani giysisi, kiminde de her ikisidir. Bu giysi ve gerdanlık tanrılar tarafından düğün armağanı olarak Harmonia’ya verilmiştir. Harmonia Zeus ile Elektra’nın kızıdır. Dardanos (İlyon soyu) ve İasion adlarında kardeşleri vardır. Yani düşüncelerimize göre örtülü bir karşı duruş simgesi olarak bu peplos ve gerdanlık olayı çıkmaktadır. Ayrıca Harmonia’nın Ares ile Aphrodite’nin kızı olduğu da geçmektedir söylencelerde. Böyle de olsa sonuç değişmemektedir. Aphrodite’yi yaşam erkesinin ve canlılığının simgesi, çekici ve baştan çıkarıcı imge olarak kabul ettiğimizde olay dönüp dolaşıp ana tanrıça kültüne dayanmaktadır.



Kadmos soyu da böylelikle tarihin karanlıklarına gömülür gider. Bu karanlıklara gömülüp giden başka tasarlar da vardır: Doğu kültürlerinden, anaerkil kültten gelen kahramanların soyları evrim geçirerek, artık başka imgelere yönlenir.



Eril yan hem sevgili/koca hem de oğul içeriği artık taşımamaktadır.


Azra erhat Mitoloji Sözlüğü,
Orhan Hançerlioğlu İnanç Sözlüğü,
Halikarnas Balıkçısı, Merhaba Anadolu/Altıncı Kıta Akdeniz
kitaplarından Alıntıdır