Üye olmak zorunda değilsiniz,Linkler Açıldıl

Etiketlenen üyelerin listesi

1. Sayfa - Toplam 3 Sayfa var 123 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 25
âb: su. âbâ: babalar, atalar. aba: yünden yapılmış kaba kumaş. âbâd: ebedler, sonsuz gelecek zamanlar. Abâdile: Abdullah isimli sahabeler. abd: kul, köle. abdal: dünya ile ilgisini kesen mânevî makam sahibi kişi. abdest: su ile temizlik ibadeti. abdiyet: kulluk. abes: saçma, gayesiz, hikmetsiz, gereksiz. abesiyet: abeslik, saçmalık. âbıhayat: hayat suyu. âbıkevser:
  1. #1

    • Asistan Moderatör
    • Offline

    Üyelik tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Cool Arapça Sözlük A-B-C-D-E-F-G-H-I-J-K-L-M-N-0-P-S-T-U-V-Y-Z Hiç Bir Yerde Bulamazsınız


    âb: su.
    âbâ: babalar, atalar.
    aba: yünden yapılmış kaba kumaş.
    âbâd: ebedler, sonsuz gelecek zamanlar.
    Abâdile: Abdullah isimli sahabeler.
    abd: kul, köle.
    abdal: dünya ile ilgisini kesen mânevî makam sahibi kişi.
    abdest: su ile temizlik ibadeti.
    abdiyet: kulluk.
    abes: saçma, gayesiz, hikmetsiz, gereksiz.
    abesiyet: abeslik, saçmalık.
    âbıhayat: hayat suyu.
    âbıkevser: Kevser adlı cennet havuzunun suyu.
    âbid: ibadet eden.
    âbidane: ibadet eden gibi.
    abide: anıt.
    abluka: kuşatma, etrafını çevirme.
    abus: somurtan, surat asan.
    acaib: şaşırtıcı, acayip.
    Acam: Acemler, iranlılar, Arap olmayanlar.
    acb: kuyruk sokumundaki küçük kemik.
    acbüzzeneb: ölümden sonra dirilişin tohumu sayılan madde.
    aceb: acaba, hayret.
    Acem: Arap olmayan, iranlı.
    acemi: işin yabancısı, tecrübesiz.
    aceze: âcizler, güçsüzler.
    acîb: benzeri görülmeyen, şaşırtıcı.
    âcil: acele eden.
    âcilen: acele olarak.
    aciniyyet: mâcun halinde olma, yoğurulmuşluk.
    âciz: güçsüz.
    âcizane: güçsüzce.
    âcize: güçsüz.
    âcizem: güçsüzüm.
    acûbe: şaşılacak şey.
    acul: aceleci.
    aculiyet: acelecilik.
    acûze: güçsüz kocakarı.
    acz: güçsüzlük.
    aczâlûd: güçsüzlükle karışık.
    Ad: Hud aleyhisselâmın kavmi.
    âda: düşmanlar.
    âdâb: edepler, ahlâk kuralları.
    adale: kas.
    adalet: hak sahibine hakkını vermek, doğruluk.
    adaletname: mahkemeye davet yazısı.
    adaletperver: adaletsever.
    adaletullah: ALLAH ın adaleti.
    adall: iyice sapıtmış.
    âdât: âdetler, alışkanlıklar.
    adavet: düşmanlık.
    adavetkârane: düşmancasına.
    add: sayma.
    addetmek: saymak.
    aded: sayı, tane.
    Adem: ilk insan ve ilk peygamber.
    adem: yokluk, olmama, bulunmama.
    ademabâd: ebediyyen yok olma.
    ademâlûd: yoklukla karışık.
    ademî: yoklukla ilgili, olmama.
    ademistân: yokluk ülkesi.
    ademiye: yoklukla ilgili.
    ademiyet: yokluk.
    âdemiyet: insanlık.
    ademnüma: yokluk gösteren.
    adese: mercek.
    âdet: görenek, alışkanlık.
    âdeta: sanki.
    âdetullah: ALLAH ın yaratıklardaki kanunları.
    âdi: bayağı, aşağı, sıradan.
    Adil: adalet eden, hakkı haklı olana veren.
    âdilane: âdilce.
    âdiliyet: âdillik.
    âdiyât: her zaman olagelen alışılmış şeyler.
    adl: hak gözetme, tarafsız hüküm, doğruluk.
    adlî: adaletle ilgili.
    adliye: adalet yeri, mahkeme binası.
    Adn: cennette bir bölüm.
    adüvv: düşman.
    âfâk: ufuklar, taraflar, yönler.
    âfâkî: dışımızda olanlar.
    âfât: afetler, belâlar.
    âferin: beğenme sözü.
    âfet: başa gelen üzücü hâl.
    afif: iffetli, namuslu, temiz.
    âfil: gurub eden, batan.
    âfitâb: güneş.
    âfiyet: esenlik, sıhhat ve selâmet.
    afüvkâr: affedici.
    afüvv: affeden.
    afv: bağışlama.
    afvcûyem: af diliyorum.
    afyon: ilaç.
    âgâh: haberli, uyanık.
    agel: sarık.
    ağaz: başlama.
    ağdiye: tekelcilik.
    ağleb: daha galib, ekseriyet, çok defa.
    ağleben: ekseriyetle, genellikle.
    ağlebî: ekseriyetle ilgili.
    ağmaz: kolay anlaşılmayan, pek derin.
    ağniya: ganiler, zenginler.
    ağrâz: garazlar, kötü niyetler.
    ağrube: en garip.
    ağsan: dallar.
    ağuş: kucak.
    ağyâr: başkalar, yabancılar.
    ahad: birler.
    ahadî: bir iki koldan nakledilen hadîs türü.
    ahâlî: halk.
    âhar: başkaları, diğerleri.
    ahbâb: sevilenler, dostlar.
    ahbâr: haberler.
    ahcâr: taşlar.
    ahd: söz verme, sözleşme, ahit.
    âhenk: uyum, düzen.
    âher: başka, diğer.
    âheste: yavaş.
    ahfâ: çok gizli.
    ahfâd: torunlar.
    ahî: kardeşim
    ahid: verilen söz, andlaşma.
    Ahir: herşeyden sonra da var olan, varlıkların sonrasına da hâkim.
    âhir: sonraki.
    âhiren: sonradan.
    âhiret: öbür dünya.
    âhirîn: sonrakiler.
    âhirzaman: dünyanın son zamanları.
    âhize: alan, alıcı.
    ahkâm: hükümler, kanunlar.
    ahkem: en çok hükmeden.
    ahlâf: halefler, öncekilerin yerine geçenler.
    ahlâk: insanın iyi veya kötü hâlleri, bunlarla ilgili ilim.
    ahlâkî: ahlâkla ilgili, ahlâka uygun.
    ahlâkiyat: ahlâk ilmi.
    ahlâkiyyun: ahlâk âlimleri.
    ahmak: akılsız, budala.
    ahmakane: ahmakça, budalaca.
    Ahmed: çok hamdeden, övülmeye en lâyık olan.
    ahmer: kırmızı.
    ahrâr: hürriyetçiler.
    ahsen: en güzel.
    ahseniyet: en güzel olma.
    âhû: ceylân.
    âhufizâr: yanıp yakınma.
    ahvâl: haller, durumlar.
    ahvâlât: ahvaller, durumlar.
    ahvel: şaşı.
    ahyâ: diriler, canlılar.
    ahyâr: hayırlılar, iyiler.
    Ahyed: Peygamberimizin Tevrattaki ismi.
    ahz: alma, tutma.
    ahzâb: hizipler, bölümler, partiler.
    ahzân: hüzünler, üzüntüler.
    âid: geri gelen, dönen, dair, ilgili.
    ailevî: aileyle ilgili.
    âkab: hemen sonrası.
    âkabinde: hemen sonrasında.
    akaid: akideler, inanılan hakikatlar.
    akaidî: îmanla ilgili.
    akâmet: kısırlık, verimsizlik.
    akar: gelir getiren mal.
    akarib: akrabalar, yakınlar.
    akçe: eskiden para.
    akd: anlaşma, sözleşme.
    akdam: kademler, ayaklar.
    akdem: en önceki.
    akdes: en mukaddes.
    âkıbet: son, netice.
    âkıbetbîn: işin sonunu görebilen.
    âkıbetendişane: sonu için kaygılanırcasına.
    âkıl: akıllı.
    akıl: zihnin anlama ve düşünme sıfatı.
    âkılane: akıllıca.
    akılfüruş: akıllılık taslayan.
    akılsûz: akla aykırı gelen.
    âkib: hemen sonra gelen, izleyen.
    akid: söz, sözleşme.
    âkid: aralarında sözleşme yapanların herbirisi.
    akide: îman, inanma.
    âkif: devamlı ibadet eden.
    akîk: değerli bir taş cinsi.
    akîka: yeni doğan çocuk için şükür niyetiyle kesilen kurban.
    âkil: yiyen, yiyici.
    âkilüllâhm: et yiyen.
    âkilünnebat: ot yiyen.
    âkilüssemek: balık yiyen.
    akîm: kısır, verimsiz, neticesiz.
    akis: yansıma, yankı.
    akl: akıl, anlama melekesi.
    aklen: akılca.
    aklî: akılla ilgili, akıl alanına giren.
    akliyât: akıl alanına giren şeyler.
    akliyyûn: aklı tek ölçü kabul eden felsefeciler.
    akrabâ: yakınlar, hısımlar.
    akrân: eş ve benzer olanlar, yaşıtlar.
    akreb: daha yakın, pek yakın.
    akrebiyet: yakınlık.
    aks: yankı, yansıma, tersi.
    aksâ: en son.
    aksâm: kısımlar, bölümler.
    aksisadâ: ses yankısı.
    aksülamel: işin tersi, tepki.
    aktâb: kutublar, büyük evliyalar.
    aktâr: her yer.
    aktrist: kadın oyuncu.
    akvâ: en kuvvetli.
    akvâl: sözler, konuşmalar.
    akvâm: kavimler, ırklar.
    âl: aile, sülale, soy.
    âlâ: en yüce, daha iyi, pek iyi.
    alâ: üst, üzere.
    alafranga: Batı tarzında.
    alâik: alâkalar.
    alâim: alâmetler, belirtiler.
    alâka: ilgi.
    alaka: kan pıhtısı.
    alâkadar: ilgili.
    alâkadarane: ilgi gösterircesine.
    alâküllihâl: her durumda, eninde sonunda.
    âlâm: elemler, acılar.
    alâmet: bellik, belirti.
    âlât: âletler, gereçler.
    alaturka: Türk usûlü.
    alay: beş bölük erden oluşan askerî topluluk.
    âlâyıîlliyyîn: yücelerin yücesi.
    âlâyiş: gösteri, gösteriş.
    aleddevam: devamla, devamlı olarak.
    alelâde: sıradan.
    alelamya: körükörüne.
    alelekser: çoğunlukla, ekseriyetle.
    alelinfirad: teklikle, bir olarak.
    alelumum: genellikle, bütünüyle.
    alelusûl: usûlen, öylesine, özen göstermeden.
    alem: bayrak, sancak, nişan.
    âlem: dünya, cihan, evren.
    a'lem: en iyi bilen.
    alemdar: bayrak tutan.
    âlempesend: dünyaca ünlü.
    âlemşümûl: âlemi kaplayan, dünya çapında.
    alenen: açıkça, saklanmadan.
    alenî: açık, gizli olmayan.
    alerresivelayn: baş ve göz üstüne.
    âlet: bir iş veya sanatta kullanılan vasıta.
    âletiyet: aletlik.
    alettahkik: araştırmayla.
    Alevî: Hazreti Ali sevgisini meslek kabul eden.
    aleyh: onun üzerine.
    aleyhdar: onun tersi yönünde, karşı.
    aleyhimüsselâm: ALLAH ın selâmı onlara olsun.
    aleyhissalâtüvesselâm: salât ve selâm onun üzerine olsun.
    âlî: yüksek, yüce.
    Aliaba: Peygamberimizin abası altına aldığı beş kişi.
    Alibeyt: Peygamberimizin neslinden olan.
    âlicenab: yüksek ahlâklı.
    âlîcenabâne: yüksek ahlâklı birine yakışır biçimde.
    âlihe: ilâhlar, tanrılar.
    âlîhimmet: himmeti yüce ve gayreti çok kimse.
    âlîkadr: kıymeti yüksek.
    alîl: hasta, sakat.
    alîlem: hastayım.
    Alîm: sonsuz bilgi sahibi ALLAH .
    âlim: bilen, bilgili.
    âlimâne: âlimce.
    âlîşân: şânı yüce.
    âlîyat: yüce şeyler.
    âliye: âletle ilgili
    âlîye: yüce, yüksek.
    alîz: cılız.
    ALLAH : bütün varlıkları yaratan Halıkımızın has ismi.
    ALLAH üalem: ALLAH bilir.
    ALLAH ümme: ALLAH ım!
    Allâm: herşeyi en iyi bilen, ALLAH .
    allâme: pek büyük âlim.
    Allâmülguyûb: dış duyular yoluyla bilinemeyenleri en iyi bilen ALLAH .
    âlûd: bulaşık, karışık.
    âlûde: bulaşmış, karışmış.
    âlüfte: alışık, iffetsiz kadın.
    âmâ: kör.
    âmâde: hazır.
    âmâk: derinlikler.
    âmal: ameller, işler.
    âmâl: emeller, beklentiler, istekler.
    amame: sarık.
    aman: yardım dileme sözü.
    amazon: eski zamanlarda yaşamış savaşçı kadın.
    amd: niyet, arzu, istek.
    amden: niyet ederek ve isteyerek.
    amed: gerekir, gelir.
    amedî: gelme, geliş.
    amel: iş, çalışma, uygulama.
    amele: işçi, ırgat.
    amelen: amelce, işçe.
    amelî: iş olarak, uygulamalı.
    amelisâlih: dine uygun iyi amel, güzel iş.
    ameliyât: ameller, işler, bir tedavi biçimi.
    amelmânde: iş yapamaz durumda.
    âmennâ: inandık.
    âmentü: îman esasları.
    âmî: âlim olmayan sıradan kimse.
    amîk: derin.
    âmil: işleyen, etkileyen.
    âmin: ALLAH ım kabul eyle!
    âmir: emreden, iş buyuran.
    âmirâne: emreden âmir gibi.
    âmiriyet: âmirlik, emredicilik.
    âmiyâne: bilgisizce, körü körüne.
    âmm: umumi, genel.
    âmme: herkes, kamu.
    ammilgarâib: garipliklerin amcası.
    ammizâde: amca çocuğu.
    amûd: direk, sütun.
    amûdî: dikine, direk gibi.
    amyâ: tam kör.
    ân: en kısa zaman.
    ananât: gelenekler.
    anâne: gelenek.
    anânevî: gelenekle ilgili.
    anarşi: karışıklık, kargaşalık, düzensizlik.
    anarşilik: karışıklık, kanunsuzluk.
    anarşist: düzen tanımaz, yıkıcı, isyancı, bozguncu.
    anâsır: unsurlar, elemanlar, kavimler.
    anbean: gitgide, gittikçe.
    anber: güzel kokulu bir madde.
    andelîb: bülbül.
    anfeanen: gitgide, zamanla.
    angarya: ücret vermeden gördürülen iş.
    Anglikan: ingiliz kilisesi.
    ânî: bir anda, hemen.
    ankâ: hayâlî bir kuş.
    ankebût: örümcek.
    antika: eskiden kalma kıymetli eser.
    Antranik: Ermeni örgütünün liderlerinden biri.
    anûd: çok inatçı.
    anûdane: inat ederek.
    âr: utanma.
    ârâ: fikirler, reyler.
    Arabî: Arap, Arapça.
    Arabîye: Arapça.
    Arabîyyülibare: Arapça söz, ibare, metin.
    ârâf: cennet ile cehennem arasındaki yer.
    Arafat: hacda arefe günü vakfeye durulan dağın ismi.
    arasât: ölümden sonraki dirilme yeri.
    ârâz: arazlar.
    araz: belirti, sonradan meydana gelen özellik.
    arâzî: yerler, topraklar, tarlalar.
    arbede: gürültülü patırtılı kavga.
    Arefe: Mekkede hacıların arefe günü toplandıkları tepe.
    arefe: bayramdan bir önceki gün.
    ârız: gelip çatan, bulaşan, yapışan.
    ârıza: aksama, aksaklık, engebe.
    ârızî: sonradan olan, dıştan gelen.
    ârî: arı, temiz, saf.
    ârif: anlayışlı, sezgili, kavrayışlı.
    ârifane: ârifçe.
    ârifibillah: ALLAH ı tanıyan.
    ârifîn: ârifler, irfan sahipleri.
    Aristo: eski bir filozof.
    âriyeten: emaneten.
    ark: su yolu, kanal.
    arrâf: falcı, kâhin.
    arş: ilâhî kudret ve saltanatın tecelli yeri.
    arşın: 68 santimetrelik uzunluk ölçüsü.
    arşî: arşa dair, mantıkta bir delil.
    arşiv: kıymetli belgelerin saklandığı yer.
    arûz: şiirde bir vezin türü.
    arz: sunma, verme, gösterme.
    arz: yer, yeryüzü.
    arzî: dünyaya ait.
    arzu: istek.
    arzuhal: dilekçe.
    arzukeş: arzulu.
    asâ: baston, sopa, değnek.
    âsâ: "benzer, gibi" mânâsında son ek.
    asab: sinir, damar.
    m;margin-bottom:0cm; margin-left.0cm;margin-bottom:.0001pt;mso-pagination:none'>âsâb: sinirler, damarlar.
    asabî: sinirli.
    asabiyet: sinirlilik. gayret.
    asabiyeten: asabilik bakımından.
    asâkir: askerler.
    asâlet: asillik, soyluluk.
    asâleten: kendi adına.
    âsâm: günahlar.
    asamm: sağır, işitmez, katı.
    asammane: sağırcasına.
    âsân: kolay.
    âsar: asırlar, çağlar.
    âsâr: eserler, yapılanlar.
    âsâyiş: barış, huzur ve güvenlik.
    asdika: samimi dostlar, sadıklar.
    asfiyâ: günahlardan arınmış büyük zatlar.
    asgar: en küçük.
    ashâb: sahipler, sahabeler.
    asıl: kendisi, temel, kök.
    asır: yüzyıl, çağ.
    asırdîde: asır görmüş, çağ yaşamış.
    âsî: isyan eden, başkaldıran.
    asîl: soylu, terbiyeli.
    asîlzâde: asîl kimsenin evladı.
    âsîyâne: isyancı gibi.
    asla: olması imkânsız.
    aslâh: daha iyi, en üstün.
    aslî: asılla ilgili, öze dair.
    asliyet: asıllık, köklülük, soyluluk, gerçeklik.
    aslüfasl: işin aslı ve ayrıntıları.
    asm: "aleyhissalâtüvesselâm" duasının kısa yazılışı.
    asr: asır, yüzyıl.
    asr: ikindi vakti.
    Asrısaadet: Peygamberimizin yaşadığı saadetli zaman.
    asrî: çağa uygun.
    astronomi: gökteki cisimleri inceleyen ilim.
    âsûde: sessiz, dingin, huzurlu.
    âsuman: gökyüzü, sema.
    asvât: savtlar, sesler.
    aşâir: aşiretler, oymaklar.
    âşâr: öşürler, toprak ürünlerinin vergileri.
    aşere: on'lar, on sayıları.
    Aşereimübeşşere: cennetle müjdelenmiş on sahabe.
    âşık: aşırı seven, vurgun, tutkun.
    âşikâr: açık, belli, meydanda.
    âşikâre: belli ederek, açıkça.
    âşikâren: açıkça.
    âşina: bildik, tanıdık, bilen, tanıyan.
    aşîrât: aşireler, onda birler.
    âşire: onda bir.
    âşiren: onuncusu.
    aşîret: kabile, oymak.
    âşiyân: kuş yuvası, sevimli ev.
    aşk: şiddetli sevgi, candan sevme.
    aşknâme: aşkı anlatan yazı.
    aşr: on sayısı.
    atâ: verme, lütuf, ihsan.
    atâlet: işsizlik, tembellik, durgunluk.
    atâyâ: armağanlar, ihsanlar.
    ateh: bunama, bunaklık.
    âteşgede: ateşe tapanların mabedi.
    âteşî: ateşle ilgili.
    âteşîn: ateşli, canlı.
    âteşpâre: ateş parçası.
    âteşperest: ateşe tapan.
    atf: atıf, bağlama, verme, yükleme.
    atfen: birinin adına, birine yükleyerek.
    atıf: verme, yükleme, bağlama.
    âtıfet: karşılıksız sevgi, acıyıp esirgeme.
    âtıl: tembel, durgun, işlemez.
    âtî: gelecek zaman, ilerisi.
    atiyye: hediye, ihsan.
    atlas: üstü ipek altı pamuk kumaş.
    attar: ıtriyat dükkanı, güzel koku satan adam.
    Atûf: karşılıksız seven ve acıyıp esirgeyen ALLAH .
    avâik: maniler, engeller.
    avâlim: âlemler, dünyalar.
    avam: ilimsiz, sıradan kimse.
    âvân: zamanlar, anlar.
    avâre: işsiz, şaşkın, başıboş.
    avârız: arızalar, aksaklıklar, noksanlıklar.
    âvaz: ses, seda.
    avcıhattı: savaş cephesi.
    avdet: geri gelme, dönme.
    avene: yardımcılar.
    âvize: içinde ampul bulunan ve tavana asılan süs.
    avn: yardım.
    avret: gizlenmesi gereken şey.
    Avrupaperest: Avrupayı taparcasına seven.
    avzen: havuz, göl.
    âyâ: acaba, hayret!
    ayân: belli, açık seçik.
    âyan: seçkinler, ileri gelenler.
    ayânen: açıkça, besbelli.
    ayânısâbite: varlıkların ilâhî ilimde ezelden beri bulunan hakikatları.
    Ayasofya: şimdi müze olan önemli bir cami.
    âyât: âyetler.
    ayb: ayıp, utanılacak kusur.
    âyet: Kurândaki her bir cümle, delil, bellik.
    âyetülkübra: en büyük âyet.
    âyin: dinî tören.
    âyine: ayna.
    âyinedar: ayna olan.
    ayn: göz, aslı, kendisi.
    aynelhayât: hayatın kendisi.
    aynelyakîn: göz ile görmüşçesine kesin biliş.
    aynen: tıpkı, tıpkısı.
    ayniyet: aynı olma.
    ayyâş: haram içkileri çok içen.
    ayyuk: gökyüzünün pek yüksek yeri.
    âzâ: uzuvlar, organlar, üyeler.
    azâb: eziyet, işkence.
    âzâd: salıverme, hür etme.
    âzâde: hür, serbest, kendi başına.
    âzam: en büyük.
    azamet: büyüklük.
    âzamî: en büyük, maksimum.
    âzamîyet: en büyük oluş.
    âzamüşşer: büyük kötülük.
    âzâr: kötü sözle incitme.
    azâzil: şeytan.
    azhar: pek zahir, en açık.
    âzim: azimli, kesin kararlı.
    azîm: büyük.
    azîme: büyük.
    azîmet: dinî emirlere tam uyma.
    azimkâr: azimli, kesin kararlı.
    azimkârâne: azmederek, kararlı bir şekilde.
    azîmüşşân: şanı pek büyük.
    Azîz: pek izzetli, hep galip olan ve asla galebe edilemeyen.
    aziz: Hıristiyanların mübarek bildikleri büyükleri.
    azl: azil, atma, dökme, çıkarma.
    azm: azim, kesin karar, kuvvetli niyet.
    azm: kemik.
    Azrâil: can almakla görevli melek.
    azze: aziz oldu, şanı yüce oldu!

    Alıntı
    Bu konu veya mesaj www.forumfokurtu.com sitesine aittir.

  2. #2

    • Asistan Moderatör
    • Offline

    Üyelik tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Standart

    B

    bââsâm: günahlarla.
    bâb: kapı, bölüm.
    bâd: rüzgâr, nefes.
    bâde: şarap, içki.
    bâdehû: bundan sonra.
    bâdelmemât: ölümünden sonra.
    bâdelmevt: ölümden sonra.
    bâdemâ: bundan sonra.
    bâdıhevâ: boşu boşuna, bedava.
    bâdî: sebep, geçici.
    bâdire: anî felâket, zor geçit.
    bâdiye: çöl, kır.
    bâğî: azgın, yoldan çıkmış.
    bağistân: bağlık bahçelik yerler.
    bâğiyâne: azgınca.
    bağy: azgınlık.
    bahâ: paha.
    bahâdar: pahalı.
    bahâdır: kahraman, yiğit.
    bahâne: vesile, sebep, özür.
    bâhem: birlikte, beraber.
    bahîl: cimri, eli sıkı.
    bâhir: belli, açık.
    bahir: deniz, derya.
    Bahîra: Peygamberimizi çocukken tanıyan mübarek bir rahip.
    bâhire: belli ve açık olan.
    bahis: konu.
    bahr: deniz.
    bahrî: denizle ilgili.
    bahrimuhît: okyanus.
    bahriumman: okyanus.
    bahriye: denizci.
    bahs: bahis, konu
    bahş: bağış, verme.
    baht: talih, kısmet.
    bahtiyâr: talihli, kutlu, mutlu.
    bahusus: özellikle.
    baîd: uzak, ırak.
    Bâis: ölüleri diriltecek olan ve peygamber gönderen.
    bais: sebep.
    bakar: sığır, inek.
    bakarperest: ineğe tapan.
    bakayâ: kalıntılar.
    bâkî: sonsuz, kalıcı.
    bâkir: kullanılmamış, bozulmamış.
    bâkire: el değmemiş, kız.
    bâkiyâne: bakice, sonsuzca.
    bâkiyât: baki olanlar, kalıcılar.
    bâkiye: kalıcı olan, kalan.
    bakteri: tek hücreli bir canlı.
    bâlâ: yüksek, yüce.
    bâlâpervazâne: yüksekten uçarcasına.
    bâliğ: ulaşan, olgunlaşmış, yetişmiş, erişmiş.
    bânî: bina eden, kuran, yapan.
    banknot: lira mânâsında para birimi.
    bâr: yük, pas.
    bârân: yağmur.
    bârekALLAH : ALLAH hayırlı ve mübarek etsin.
    bârekte: sen mübarek eyledin.
    bârgâh: izinle girilebilecek yüce makam.
    bârık: yıldırım, parıltı.
    Bârî: düzgün ve güzel yaratan ALLAH .
    bâri: hiç olmazsa, hele.
    bârid: soğuk.
    bâridâne: soğukça.
    bârigâh: izinle girilebilecek yüce makam.
    bârika: şimşek.
    bârikaâsâ: şimşek gibi.
    bâriz: meydanda, açık.
    Barla: Nur Risalelerinin yazıldığı belde.
    bâs: gönderme. yeniden dirilme.
    basar: göz, görme hissi.
    bâsır: gören.
    bâsıra: görme duyusu.
    bâsıt: açan, yayan, genişleten.
    Basîr: her şeyi gören ALLAH .
    basîrâne: görerek.
    bâsire: görme duyusu.
    basîret: ileri görüş, kuvvetli seziş.
    basit: sade, düz, bölünmez.
    basitâne: basitçe.
    bast: yayma, açma.
    bastızaman: zamanın genişlemesi, az zamanda normalden fazla yaşama.
    basübadelmevt: ölemden sonra diriliş.
    Bâşid: Van ilinde bir dağ.
    başkitâbet: başyazıcılık.
    başmurahhas: baştemsilci.
    başvekâlet: başbakanlık.
    başvekil: başbakan.
    batâlet: işsizlik, durgunluk.
    batarya: enerji kaynağı.
    Bathâ: Mekkenin eski bir adı.
    bâtıl: boş, yalan, çürük.
    Bâtın: bütün varlıkların içini yaratan ve dahiline hükmeden ALLAH .
    batın: iç, iç yüz, gizli, sır.
    bâtınen: içten, iç bakımından.
    bâtınî: içe ait, içle ilgili.
    Bâtıniyye: Kurânın apaçık mânâlarına itibar etmeyip gizli mânalar bulduklarına inanan sapık bir anlayış.
    Bâtıniyyûn: Kurânın açık mânâlarını bir yana bırakıp gizli mânalar bulduklarına inanarak sapıtan kimseler.
    batman: iki ile sekiz kilo arasında değişen ağırlık ölçüsü.
    batn: karın, nesil.
    battal: işsiz, çürük, kullanılmaz.
    baûda: sivrisinek.
    bâvehim: vehimle, kuruntuyla.
    bay: zengin.
    bâyi: satıcı.
    bâyin: aralayıcı, ayırıcı.
    bayrakdâr: bayrak taşıyan, lider.
    baytar: veteriner.
    bâz: oynayan, yapan.
    bâzîçe: oyuncak, eğlence.
    bâziyet: bazenlik, bazılık.
    be: "de, den" mânâsında ön ek.
    becâyiş: birini verip ötekini alma, değişme.
    becû: iste.
    bed: kötü, çirkin.
    bedâat: güzellik, yenilik, özgünlük.
    bedâhet: apaçıklık.
    bedâheten: apaçık biçimde.
    bedâva: beleş, parasız.
    bedâvet: bedevilik, göçerlik.
    bedâyî: görülmedik güzellikte şeyler.
    bedbaht: bahtı kara, talihsiz.
    bedbîn: kötümser, karamsar, ümitsiz.
    bedduâ: birinin kötü olması için edilen dua.
    bedel: karşılık.
    beden: gövde.
    bedestân: çarşı.
    bedevî: göçebe, çölde yaşayan.
    bedeviyâne: göçebe gibi.
    bedeviyet: bedevilik, medeniyetten uzaklık.
    bedhah: kötülük isteyen.
    bedhal: kötü huylu.
    bedî: benzersiz güzel, üstün, özgün.
    bedîa: benzersiz güzel olan.
    bedîhî: delilsiz bilinen şey, apaçık.
    bedîhiyyât: delil ile ispatı gerekmeyen apaçık şeyler.
    bedîî: eşsiz güzellikte olan.
    bedir: dolunay.
    bedîülbeyân: görülmedik derecedeki güzel söz.
    Bedîüzzaman: "zamanın harikası ve en mükemmeli" mânâsında Said Nursî Hazretlerinin ünvanı.
    bedmâye: mayası kötü, soysuz.
    bedr: bedir, dolunay.
    bedraka: yol gösterici, kılavuz.
    begün: et!
    behâim: hayvanlar.
    behcet: güleryüzlülük, şenlik, güzellik.
    behemehâl: her halde, ister istemez.
    beher: her bir.
    behîc: güleryüzlü, şen, güzel.
    behimât: hayvanlar.
    behimî: hayvanca.
    behimiyât: hayvansı varlıklar.
    behişt: cennet.
    behiye: güzel.
    behre: pay, kısmet, nasip.
    behreyâb: nasibi olan, payı bulunan.
    beht: şaşkınlık, hayranlık.
    beis: zarar, fenalık.
    bekâ: devamlılık, kalıcılık, sonsuzluk.
    bekââlûd: kalıcılıkla karışık.
    bekâya: geriye kalanlar.
    bektâş: arkadaş.
    Bektâşî: Bektâşîlik tarikatından olan kimse.
    Bektâşîlik: Hacı Bektaşı velînin kurduğu tarikat.
    bel': yutma, ortadan kaldırma.
    belâ: gam, tasa. musibet, afet.
    belâbil: belâlar, tasalar, musibetler.
    belâgat: sözün güzel ve yerinde söylenmesi, bunu öğreten ilim.
    belâğbaşı: kaynak, pınar.
    belâhet: ahmaklık, budalalık, düşüncesizlik.
    belâyâ: belâlar.
    belde: memleket, büyük köy.
    belî: evet.
    belîğ: düzgün ve ad***** göre söylenmiş söz.
    belîğâne: beliğ biçimde.
    beliyyât: belâlar.
    beliyye: belâ.
    Belkıs: bir kadın hükümdar.
    belki: şüphesiz, kesinlikle.
    benâm: namlı, ünlü, seçkin.
    benât: kızlar.
    bend: bent, bağlanmış.
    bende: bağlı, esir, köle, hizmetçi, kul.
    benî: oğullar.
    benîâdem: ademoğulları, insanlar.
    Benîisrâil: israiloğulları, Yakub aleyhisselâmın neslinden gelenler.
    ber: "alan, dinleyen, yeden, ***üren" mânâsında son ek.
    ber: "üzeri, üzerine, yukarı" mânâsında ön ek.
    berâ: için, dolayı.
    berâat: güzellik, parlaklık, üstünlük.
    berâatülistihlâl: güzel bir başlangıç.
    berâet: arınma, kurtulma.
    Berâhime: berehmenler, bazı batıl dinlerin önderleri.
    berâhin: bürhanlar, kuvvetli deliller.
    berât: nişan, ayrıcalık fermanı.
    berâyımâlûmât: bilgi için.
    berbâd: harap, pis, fena, kirli.
    berceste: seçme, iyi mısra.
    berd: soğuk.
    berdevam: devam eden, sürüp giden.
    berekât: bereketler.
    bereket: bolluk, çokluk, feyiz.
    berendâz: kaldırıp atan.
    bergüzâr: hatırlanmak için hediye verme.
    bergüzîde: seçkin, seçilmiş.
    Berham: Yahudi ismi.
    berhava: boşa gitme.
    berhayat: yaşayan.
    berhudâr: saadete erişen.
    berî: temiz, arınmış, kurtulmuş.
    berk: şimşek.
    berkarar: kararlı.
    berkâsâ: şimşek gibi.
    berr: yer, toprak, kara.
    berrak: duru, safi, arı.
    berrî: karacı, karada olan.
    berrîye: karalara ait olan.
    bertaraf: çıkarılıp bir yana atılan.
    bervech: şeklinde, biçiminde.
    berzah: dünya ile âhiret arasındaki âlem.
    berzahî: kabirle ilgili.
    bes: yeter, kâfi.
    besâit: basit şeyler.
    besâtet: basitlik, sadelik, yalınlık.
    besâtin: bostanlar.
    besmele: Bismillahirrahmanirrahim.
    besmelekeş: besmele çeken.
    beste: bağlanmış, şarkı ahengi.
    beşârât: beşaretler, müjdeler.
    beşâret: müjde.
    beşâretkâr: müjdeci.
    beşâretkârâne: müjdelercesine.
    beşâşet: güleryüzlülük.
    beşer: insan.
    beşerî: insanî, insanla ilgili.
    beşeriyet: insanlık.
    beşîr: müjdeci.
    beşûş: güleryüzlü.
    betâlet: işsizlik, durgunluk.
    betül: erkekten sakınan namuslu kadın.
    bevl: sidik.
    bevvâb: kapıcı, men edici.
    bey': satma, satış.
    beyâbân: çöl, kır.
    beyân: açıklayıp bildirme.
    beyânât: açıklayıp bildirmeler.
    beyânî: açıklanıp bildirilen.
    beyannâme: açıklama yazısı, bildiri.
    beyder: harman.
    beyhûde: boşuna, faydasız.
    beyn: ara, arasında.
    beynelenbiya: peygamberler arasında.
    beynelevliya: evliyalar arasında.
    beynelislâm: müslümanlar arasında.
    beynelmilel: milletlerarası.
    beynelulema: âlimler arasında.
    beynennâs: insanlar arasında.
    beyt: beyit, şiirde iki mısra.
    beyt: ev, bina.
    Beytülharam: Kâbenin etrafı.
    Beytülmakdis: Kudüsteki büyük mabet.
    beytülmal: devletin hazinesi.
    beyyin: apaçık, kesin delil.
    beyyinât: apaçık olanlar.
    beyyine: apaçık, kesin delil.
    beyzâ: beyaz, parlak.
    bezirgân: tüccar.
    bezletme: esirgemeden bol bol verme.
    bezm: sohbet meclisi.
    Bezmielest: ALLAH ın, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorduğu, ruhların da "Evet," diye cevap verdikleri hâdise.
    bî: "siz, sız" mânâsında ön ek.
    bi: "ile" mânâsında ön ek.
    bîaman: amansız.
    biat: kabul etme, seçme.
    biaynelyakîn: gözle görürcesine kesin bilerek.
    bîbahâ: pahasız.
    bîbehre: nasipsiz.
    bibliyografya: kitaplar hakkında bilgi.
    bîçâre: çaresiz.
    bidâ: bidatlar, sonradan çıkan şeyler.
    bidâkârâne: dinde olmayanı dine sokarcasına.
    bidât: dinde olmayıp da dine sonradan giren âdetler.
    bidâtkâr: bidatçı, dinde olmayanı dine sokan bozguncu.
    bidâtüzzaman: zamanın görülmemiş ve harika olanı.
    bidâyet: başlangıç.
    bidâyeten: başlangıçta.
    bidîyât: bidatlar, dine sonradan sokulanlar.
    bîfütûr: fütursuz, gevşemeyen, çekinmeyen.
    bîgâne: ilgisiz.
    bîgünah: günahsız.
    bîhaber: habersiz.
    bihakkalyakîn: yaşayıp bizzat tecrübe edercesine bir kesinlikle.
    bihakkın: hakkıyle, tam olarak.
    bihâr: denizler.
    bîhemta: benzersiz.
    bîhicap: perdesiz, gizlemeksizin.
    bîhûş: şaşkın, sersem.
    biilmelyakîn: şüphesiz ve kesin bir ilimle.
    bîiştibah: şüphesiz.
    biiznillah: ALLAH ın izniyle.
    bîkarar: kararsız, rahatsız.
    bîkes: kimsesiz.
    bikr: bozulmamış, temiz.
    bil: "ile" mânâsına ön ek.
    bilâ: "sız, siz" mânâsında ön ek.
    bilâbedel: bedelsiz.
    bilâd: beldeler, memleketler.
    bilâfasıla: aralıksız.
    bilâhare: sonra, sonradan.
    bilâihtiyar: elinde olmayarak.
    bilâistisna: istisnasız.
    bilâkaydüşart: kayıtsız şartsız.
    bilakis: aksine, tersine.
    bilâmübalâğa: mübalağasız, abartmasız.
    bilâmüreccih: tercih edici biri olmaksızın.
    bilânço: toplam, özet.
    bilâperva: korkusuz.
    bilasâle: aracısız, vasıtasız.
    bilâsebeb: sebepsiz.
    bilâşek: şeksiz.
    bilâşüphe: şüphesiz.
    bilâtefrik: ayırmaksızın.
    bilâtereddüt: tereddütsüz.
    bilâteşbih: benzetmesiz.
    bilâtevakkuf: duraksamadan.
    bilbedâhe: açık seçik.
    bilcümle: bütün, toptan.
    bilfarz: varsaymakla.
    bilfiil: fiilen, çalışarak.
    bilhads: hızlı bir kavrayışla.
    bilhadsissâdık: doğru bir sezgi ile.
    bilhassa: özellikle.
    bilicma: üstünde birleşmekle, topluca.
    bilihtiyar: istemekle.
    bililtizam: taraftar olmakla.
    bilîman: îman ile.
    bilintikal: intikal etmekle, naklederek.
    bilirâde: iradeyle, istemekle.
    bilistidad: yetenekle.
    bilistihkak: hak etmekle.
    biliştiyak: iştiyakla, arzu etmekle.
    bilittifak: ittifakla, hep birlikte.
    bilkabul: kabul etmekle.
    bilkasd: kasıt ile, gaye edinerek.
    bilkuvve: düşünce halinde.
    bilkülliye: büsbütün.
    billah: billahi, ALLAH için.
    billur: pırıl pırıl cam.
    bilmecburiye: mecburen.
    bilmukabele: karşılık vermekle.
    bilmüşâhede: şahit olmakla.
    bilumum: genel olarak, bütün, hep.
    bilvasıta: vasıta ile.
    bilyakîn: kesin bir bilişle.
    bimüdânî: eşsiz, benzersiz.
    bin: "e, de, ile" mânâsında ön ek.
    bîn: "gören" mânâsında son ek.
    bin: oğul, oğlu.
    binâ: ev, yapı.
    binâen: dayanarak, bu sebeple.
    binâenalâhâzâ: bunun üzerine, bundan dolayı.
    binaenaleyh: bundan dolayı, bunun üzerine.
    binâimechûl: öznesi belirsiz fiil.
    bînamaz: namazsız.
    bînaz: nazsız.
    bînazîr: benzersiz.
    binefsihi: kendisiyle.
    bînisyan: unutmazlık.
    binnefs: nefsiyle.
    binnetice: neticeyle.
    binnisbe: oranla.
    binniyet: niyetle.
    binniyye: niyetle.
    bint: kız.
    bîpâyan: tükenmez.
    bîperva: korkusuz.
    bîr: kuyu.
    birâder: kardeş.
    birâderzâde: kardeş oğlu.
    birr: temizlik, iyilik.
    biryân: kebap.
    bîset: gönderme, peygamberliğin başlangıcı.
    Bismark: ünlü bir devlet adamı.
    Bismillah: ALLAH ın adıyla.
    bissavab: doğru olarak.
    bittâb: tabiatıyla.
    bitamâm: büsbütün.
    bitamâmiha: tamamıyle.
    bîtaraf: tarafsız.
    bîtarafâne: tarafsızca.
    bittabî: tabiatıyle.
    bittakdir: takdirle.
    bittecrübe: tecrübeyle.
    bîvefa: vefasız.
    biyedî: elimi.
    biyografi: bir kimsenin hayatını anlatan eser.
    bîzâr: bıkmış.
    bizâtihi: kendiliğinden.
    bîzeval: sona ermez.
    bizzarure: zaruri olarak.
    bizzât: kendisi.
    bolşevik: Rus komünisti, dinsiz.
    bolşevizm: Rus komünizmi, dinsizlik.
    bostân: sebze bahçesi.
    boşboğaz: yerli yersiz konuşan.
    boykotaj: boykot.
    bûd: uzaklık.
    Buda: Budizmin kurucusu.
    Budeî: Buda dininden olan.
    bûdiyet: uzaklık.
    buğz: sevmeme, nefret.
    buhâr: buğu.
    Buharî: en önemli hadîs kitabının yazarı.
    buhl: cimrilik.
    buhrân: bunalım.
    buhûr: bahirler, denizler.
    bukalemun: bulunduğu yerin rengine giren bir hayvan.
    Burak: Peygamberimizin miraçta bindiği binek.
    burc: güneşle dünya arasındaki hayâlî dilimlerin her biri.
    burjuva: hayatını emek vererek kazanmayan zengin kimse.
    bûse: öpücük.
    butlân: batıllık, temelsizlik, çürüklük.
    bûy: koku.
    bühtân: iftira.
    bükâ: ağlama.
    bülegâ: ad***** göre güzel söz söyleyenler.
    bülend: yüksek, yüce.
    bülûğ: erginlik.
    bünyân: yapı.
    bünye: yapı.
    bürde: hırka.
    bürhan: kuvvetli delil.
    bürhanî: delil cinsinden.
    bürûc: burçlar.
    bürûdet: soğukluk.
    büşrâ: müjde.
    büzr: tohum.
    büzûr: tohumlar.
    Bu konu veya mesaj www.forumfokurtu.com sitesine aittir.

  3. #3

    • Asistan Moderatör
    • Offline

    Üyelik tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Standart

    C

    cadde: geniş yol.
    câh: makam.
    Câhız: ünlü bir edebiyatçı.
    câhid: din için savaşan.
    câhil: bilgisiz.
    câhilâne: bilgisizce.
    cahîm: cehennem.
    câil: yapan.
    câiz: dine uygun olan.
    câl: yapma, kılma.
    câlî: yapmacıktan.
    câlib: çekici.
    Calinos: eski bir filozof.
    Câmî: büyük bir âlim ve yazarı.
    câmi: toplayan.
    câmia: topluluk.
    câmid: cansız, donuk.
    câmidât: camidler, cansızlar.
    câmidiyet: cansızlık.
    câmiiyet: toplayıcılık.
    câmiülkelîm: zengin mânâlı söz.
    camus: manda.
    cân: hayat, ruh, gönül.
    cânân: sevgili.
    canavar: can alıcı.
    cânhıraş: tüyler ürpertici.
    cânî: cinayet işleyen.
    cânib: yön, taraf, yan.
    câniyâne: canicesine.
    cann: cinler.
    cansiperâne: canını verircesine.
    car: Arapçada bir edat.
    cârî: akan, yürüyen.
    câriye: esir kadın.
    câsus: ajan.
    câvid: devam eden.
    cây: değer, layık.
    caymak: kararından dönmek.
    câzib: çekici.
    câzibe: çekicilik.
    câzibedâr: çekici.
    câzibedarâne: çekici bir biçimde.
    câzibekârane: çekici biri gibi.
    cebâbire: zorbalar.
    cebânet: korkaklık.
    Cebbâr: istediğini mutlaka yaptıran ALLAH .
    cebbar: cebreden, zorba.
    cebbarâne: zorbaca.
    cebel: dağ.
    ceberût: zorla her istediğini yaptırabilme kudreti.
    ceberûtiyet: her dilediğini yaptırabilme kudreti.
    cebhe: cephe, alın, yön, yüz, savaş bölgesi.
    cebîn: korkak.
    cebir: zor, zorlama.
    cebr: cebir, zor, zorlama.
    Cebrâil: Peygamberimize vahiy getiren büyük bir melek.
    cebren: zorla.
    Cebrî: insan iradesini inkâr eden batıl bir mezhebe inanan kimse.
    cebrî: zorla, zorlamalı.
    Cebriye: insandaki iradeyi inkâr eden batıl bir mezhep.
    cedâvil: cedveller, kanallar, listeler.
    cedd: ata, dede.
    cedel: tartışma, münakaşa.
    cedîd: yeni.
    cedvel: liste, kanal, cetvel.
    cefâ: eziyet.
    cefâkâr: eziyet çeken.
    ceffelkalem: düşünmeksizin.
    cefne: büyük su kabı.
    cehâlât: cahillikler, bilgisizlikler.
    cehâlet: cahillik, bilgisizlik.
    cehâletperver: bilgisizliği seven.
    cehd: çaba, çabalama.
    cehele: cahiller, bilgisizler.
    cehennem: azgınların öldükten sonra gidecekleri ceza yeri.
    cehennemî: cehenneme özgü.
    cehennemnümun: cehennemi hatırlatan.
    cehil: bilgisizlik.
    cehl: bilgisizlik.
    cehlistân: bilgisizlik yeri.
    cehr: açıktan söyleme.
    cehren: açıktan.
    cehrî: açık sesle.
    cehûl: pek cahil.
    celâdet: ululara karşı gösterilen cesaret.
    Celâl: sonsuz azamet ve kibriya, büyüklük ve ululuk.
    celâldarâne: celâlli bir biçimde.
    celâlet: büyüklük, ululuk.
    celâlî: büyüklükle ilgili.
    celb: kendine çekme, getirtme.
    celbkârâne: kendine çekercesine.
    celbnâme: çağırma kağıdı.
    Celcelîtiye: Hazreti Ali radıyALLAH u anhın önemli bir eseri.
    celevât: cilveler, görünümler.
    celî: belli, açık.
    celîl: büyük, ulu.
    cellâd: ölüm cezası verilenleri öldüren kişi.
    celle: "yüce ve aziz oldu" mânâsında söylenir.
    celse: oturum.
    cem: toplama.
    cemaat: gayeleri bir olan topluluk.
    cemâd: cansız cisim.
    cemâdât: cansız cisimler.
    cemâdiyet: cansızlık, donukluk.
    cemâhir: cumhuriyetler.
    cemâl: güzellik.
    cemâlî: güzellikle ilgili.
    cemâlperest: güzelliğe düşkün.
    cemâlperverâne: güzelliği severcesine.
    cemel: deve
    cemî: bütün, hepsi.
    Cemîl: sonsuz güzel olan ve bütün güzelliklerin sahibi bulunan ALLAH .
    cemîl: güzel.
    cemîlâne: güzelce.
    cemîle: güzel olan.
    cemiyât: cemiyetler, toplumlar.
    cemiyet: toplum.
    cemiyyet: cemiyet, toplum, genişlik.
    cemm: çokluk.
    cemmigafir: ekseriyet, çoğunluk.
    cemre: ısı.
    cenâb: saygı sözü.
    cenâbet: cünüp.
    cenâh: kanat.
    cenâheyn: iki kanat.
    cenân: cennetler.
    cenaze: henüz gömülmeyen ölü.
    cendere: baskı aleti.
    cengâver: savaşçı.
    Cengiz: zâlim bir hükümdar.
    cenin: ana karnındaki çocuk.
    cenk: savaş.
    cennât: cennetler.
    cennet: inananların dünyadaki güzel amellerine mükafaten sonsuza kadar kalacakları güzellikler âlemi.
    cennetâsâ: cennet gibi.
    cennetmekân: yeri cennet olası.
    cennetmisâl: cennet gibi.
    cenûb: güney.
    cenûbî: güneydeki.
    cerâhat: irin, akıntı.
    cerâid: gazeteler.
    cerbeze: süslü sözlerle aldatma.
    Cercîs: büyük eziyetlerle şehit edilen bir peygamber.
    cereyân: akma, akım.
    cerh: yaralama, çürütme.
    cerhetmek: yaralamak, çürütmek.
    cerîde: gazete.
    cerîha: yara.
    cerr: para alma.
    cerrah: operatör.
    cerrâr: tedirgin edici davranışlarla para koparan.
    cesâmet: irilik.
    cesâret: yüreklilik, korkusuzluk.
    cesed: ceset, cansız vücut.
    cesîm: iri, kocaman.
    cessâs: casusluk eden.
    cesurâne: cesurca, korkusuzca.
    cevâb: cevap, soruya verilen karşılık.
    cevâben: cevap olarak.
    cevâbî: cevapla ilgili.
    cevâd: çok cömert.
    cevâhir: değerli taşlar.
    cevâmî: toplayıcı olan şeyler.
    cevâmid: cansızlar.
    cevâmiülkelîm: zengin mânâlı sözler.
    cevânib: yanlar, taraflar.
    cevârih: organlar.
    cevâsis: casuslar, ajanlar.
    cevaz: izin.
    cevelân: dolaşma.
    cevelangâh: dolaşma yeri.
    cevf: boşluk.
    cevher: öz, kıymetli taş, atom.
    cevherbahâ: mücevher gibi değerli.
    cevhere: tek cevher.
    cevherî: cevherle ilgili.
    cevir: eziyet.
    Cevşen: "zırh" mânâsında Peygamberimizin emsalsiz duası.
    Cevşenülkebîr: Peygamberimize vahiy ile gelen büyük bir dua.
    cevv: atmosfer.
    Cevvâd: sınırsız cömertlik sahibi ALLAH .
    cevvâl: pek hareketli.
    cevvifezâ: uzay.
    cevvihava: atmosfer.
    ceyb: cep.
    ceyş: asker, ordu.
    cezâ: suça karşılık verilen acı.
    cezâen: ceza olarak.
    cezâlet: sözde kelimelerin düzgün dizilişinden doğan güzellik.
    cezb: kendine çekme.
    cezbe: ALLAH sevgisiyle kendinden geçme hâli.
    cezbedarâne: ALLAH sevgisiyle kendinden geçercesine.
    cezbekârâne: cezbeye tutulmuşçasına.
    cezîre: ada, yarımada.
    Cezîretülarâb: Arap Yarımadası.
    cezm: kesin karar.
    cezmiyet: kesin kararlılık.
    cezrî: köklü.
    cibâl: dağlar.
    cibillî: yaradılıştan, mayadan, soydan.
    cibilliyet: yaradılış, maya, soyluluk.
    Cibrîl: Cebrail aleyhisselâm.
    cidâl: uğraşma, savaş.
    cidar: duvar, çeper.
    cidden: gerçekten.
    cîfe: leş.
    cifir: harflere verilen sayılarla mânâlar çıkarma ilmi.
    cifrî: cifirle ilgili.
    ciğerpâre: ciğer parçası, sevgili yavru.
    ciğersûz: ciğer yakan.
    ciğerşikâf: ciğer parçalayan.
    cihad: din uğrunda savaş.
    cihân: dünya, âlem.
    cihânbahâ: cihan değerinde.
    cihândeğer: dünya kıymetinde.
    cihângîr: cihanın büyük bir kısmını elde eden savaşçı.
    cihânkıymet: dünya kadar değerli.
    cihânpesendâne: dünyanın beğeneceği şekilde.
    cihânşümûl: dünya ölçüsünde.
    cihâr: dört.
    cihât: yanlar, yönler.
    cihâz: aygıt, çeyiz.
    cihâzât: aygıtlar.
    cihet: yön, yan.
    cihetiyet: yönlülük, yanlılık.
    cild: deri, ten.
    cilve: görünme, belirme, naz.
    cilveger: cilve eden.
    cimâ: cinsî münasebet.
    cimri: kimseye bir şey vermeyen eli sıkı kimse.
    cin: göz ile görülemeyen ruhani varlıklar.
    cinân: cennetler.
    cinas: birçok mânâya gelebilen söz.
    cinâyet: adam öldürme, ağır suç.
    cinnet: delilik.
    cinnî: cinlerden olan.
    cins: tür, çeşit.
    cinsî: cinsle ilgili.
    cinsiyet: cinslik, tür olma.
    cirm: oylum, yıldız.
    cisim: uzayda yer dolduran varlık.
    cism: cisim.
    cismanî: cisimle ilgili.
    cismaniyet: cisim olma hâli.
    cismen: cisimce.
    cismiyet: cisimlik.
    civan: yakışıklı genç.
    civanmert: yüce gönüllü, mert.
    civâr: yöre, yakın yer.
    cîz: hurma ağacının kökü.
    cizye: müslüman olmayanlardan alınan vergi.
    cûd: cömertlik.
    Cûdi: bir dağ adı.
    cumâ: önemli bir namaz.
    cumhur: topluluk.
    cumhurî: cumhuriyetle ilgili.
    cumhuriyet: devlet başkanı yönetilenler tarafından seçilen yönetim biçimi.
    cumhuriyetperver: cumhuriyeti seven.
    cûş: coşma, kaynama.
    cûşuhurûş: coşup taşma.
    cûyem: ararım.
    cübbe: namazda giyilen bol elbise.
    cüdâ: ayrı, ayrılmış.
    cühelâ: bilgisizler.
    cühûd: bilerek inkâr etme.
    cülûs: tahta çıkma.
    cümle: bütün, hüküm bildiren söz.
    cümûd: cansız, donuk.
    cümûdet: cansızlık, donukluk.
    cümûdiye: buzul.
    cümûdiyet: donukluk, katılık.
    cüneyd: askercik.
    cünûd: askerler.
    cünûdullah: ALLAH ın askerleri.
    cünûn: delilik.
    cünüb: gusletmesi gereken kimse.
    cüret: ataklık, kendini bilmezlik.
    cüretkâr: atak, kendini bilmez.
    cüretkârâne: atakça.
    cürm: suç.
    cürmümeşhud: suçüstü.
    cürüm: suç.
    cüsse: gövde, kalıp, beden,
    cüz: bölüm, parça.
    cüzî: pek az, ferdi.
    cüziihtiyar: az bir seçme hürriyeti.
    cüziirâde: insanın azıcık iradesi.
    cüziyyât: cüziler.
    cüziyyet: azlık, küçüklük.
    Bu konu veya mesaj www.forumfokurtu.com sitesine aittir.

  4. #4

    • Asistan Moderatör
    • Offline

    Üyelik tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Standart

    D

    dâ: hastalık.
    daavât: dualar.
    dâbb: kertenkele.
    dâbbe: yürüyen yaratık.
    dâbbetülarz: âhirzaman alâmeti olan bir yaratık.
    dâcin: bir nevi kuş.
    dâd: vergi, ihsan.
    dâdıezel: ALLAH vergisi.
    dâdıhak: Hak vergisi.
    dâfi: defeden, savan.
    dâfia: defetme, savma.
    dâğdağa: gürültü patırtı.
    dâğdâr: yanık, yaralı.
    dağvârî: dağ gibi.
    dâhî: üstün yetenekli.
    dâhil: iç, içeri, içinde.
    dahîl: yabancı, sığıntı.
    dahîlek: sana sığınırım.
    dâhilî: içe ait, içle ilgili.
    dâhiliye: içle ilgili olan, iç işleri.
    dâhiyâne: dahice, gayet zekice.
    dahiye: felâket, büyük belâ.
    dahiye: üstün yetenekli kimse.
    dahl: girme, etki.
    dâî: duacı, çağıran.
    dâil: sapıtmış, azgın.
    dâim: devam eden, süren.
    dâima: devamlı olarak.
    daimî: devamlı, sürekli.
    dâir: ilgili, devreden.
    dâire: saha, alan, geometrik şekil, resmi kurum.
    dâirevârî: daire gibi.
    dâirevî: daire şeklinde.
    dakik: pek ince.
    dakika: pek ince olan, zaman birimi.
    dalâl: sapıklık, haktan ayrılık.
    dalalet: sapkınlık, islâmdan ayrılma, şaşkınlık.
    dalaletâlûd: sapkınlık karışık.
    dalaletpîşe: sapkınlık yolunu tutmuş.
    dalkavuk: menfaati için hoş görünmeye çalışan, yağcılık ve soytarılık eden.
    dâll: delil olan, yol gösteren.
    dall: sapan, sapıtan.
    dalle: sapanlar, sapıtanlar.
    dallîn: sapkınlar.
    dâlliyet: delil olma, yol gösterme.
    dâm: tuzak, hile, tavan.
    damar: kan borusu, yaradılış, huy.
    dâmen: etek.
    damga: işaret, bellik.
    dânâ: bilgili, âlim.
    dâne: tane, tohum.
    dantela: tentene, dantel.
    dâr: yer, ev, yurt.
    darağacı: idam sehpası.
    darb: vurma, çarpma.
    darbe: tek vuruş.
    darbhane: para basılan yer.
    darbımesel: atasözü.
    dâreyn: her iki dünya.
    dârıharb: savaş yeri, düşman ülkesi.
    dâri: acı bir bitki.
    dârib: vuran, döven.
    dârülfünûn: fenler yeri, üniversite.
    dârülharb: savaş yeri, düşman ülkesi.
    Dârülhikmet: Osmanlılar zamanında fetva ile vazifeli ilmi bir kuruluş.
    dârülhizmet: hizmet yeri.
    dârülikab: azap yeri, cehennem.
    dârülislâm: Müslümanların huzur içinde yaşadığı yer.
    Dârüsselâm: kurtuluş ve güven yeri, cennet.
    dâsıtân: destan, meşhur hikâye.
    dâsıtâne: destan gibi olan.
    dâussılâ: vatan hasreti.
    dâva: savunulan düşünce, hak talebi, önemli mesele.
    dâvet: çağrı.
    dâvetname: davet mektubu.
    Dâvûd: büyük bir peygamber.
    Dâvûdvârî: Davut alehisselâm gibi.
    dâye: dadı, çocuk bakıcısı.
    debdebe: gösteriş gürültüsü, görkem.
    debretmek: kımıldatmak.
    deccâl: kıyametten önce ortaya çıkarak yandaşlarıyla birlikte dini yıkmaya çalışan azgın kimse.
    deccâlâne: deccal gibi.
    deccâliyet: din yıkıcı deccalın ilkeleriyle hareket edenlerin oluşturduğu mânevî şahsiyet.
    def: savma, savuşturma.
    defâ: kez, kere.
    defâât: defalar, kereler.
    defâin: defineler.
    defâten: birdenbire.
    defî: bir anda.
    defîne: yere gömülmüş kıymetli eşya.
    defn: gömme.
    defnetmek: gömmek.
    defterdâr: defterci, defter tutan.
    dehâ: üstün zekâ.
    dehâlet: girme, sığınma.
    dehân: ağız.
    dehlîz: dar ve uzun geçit.
    dehr: zaman, devir.
    dehrî: zamanla ilgili, kıyamete inanmayan îmansız felsefeci.
    dehriyye: dünyanın sonsuzluğuna inanan felsefecilerin yolu.
    dehriyyûn: zamanı tanrılaştıran îmansız felsefeciler.
    dehşet: ruhu birden kaplayan korku.
    dehşetengiz: korku verici.
    dejenere: bozulma, soysuzlaşma.
    dek: hile, oyun.
    dekaik: incelikler.
    dekk: ufalanma.
    delâil: deliller, kanıtlar.
    delâlat: delâletler, delil olmalar.
    delâlet: delil olma, yol gösterme.
    delâleten: delil olarak, yol göstererek.
    delîl: yol gösterici, kanıt.
    dellâl: yüksek sesle ilan eden, duyuran.
    delv: kova burcu.
    dem: kan, zaman, konu, kıvam.
    demâ: her zaman.
    demâdem: zaman zaman.
    demagoji: güzel sözlerle halkı kandırma siyaseti.
    dembedem: zaman zaman.
    demdeme: vızıltı, ses.
    demode: modası geçmiş.
    demokrasi: yöneticilerin halk tarafından seçildiği idare şekli.
    demvurmak: söz etmek.
    denâet: alçaklık.
    denî: alçak.
    deniye: alçak olan.
    depresyon: ruhî çöküntü.
    der: "içine, içinde" mânâsında ön ek.
    derâkab: hemen, derhâl.
    derârî: parlak yıldızlar, renkli şeyler.
    derc: içine alma, sokma.
    dercân: canına sokma, içine alma.
    derd: dert, hastalık, üzüntü, dilek, mesele.
    derdmend: derdi olan.
    derecât: dereceler, yukarı katlar.
    derece: gitgide yükselen durumların her biri, kerte.
    derekab: hemen ardından.
    derekât: derekeler, aşağı katlar.
    dereke: gitgide alçalan durumların her biri.
    dergâh: makam, tekke.
    derhâtır: hatırlama.
    derk: anlama, kavrama.
    derketmek: anlamak, kavramak.
    dermân: ilaç, çare, güç.
    dermeyân: ortada, ortaya.
    derpey: ardı sıra.
    Dersaadet: istanbul.
    dershane: ders okunan yer.
    dersiâmm: herkese ders verebilen hoca.
    deruhte: üzerine alma, yüklenme.
    derûn: iç, gönül.
    derûnî: içle ilgili, içten.
    derviş: yaşayışını tarikatının edeplerine uyduran kalender kimse.
    derya: deniz.
    desâis: desiseler, hileler, oyunlar.
    desâtir: düsturlar, ilkeler.
    desîse: hile, oyun.
    dessas: hileci, oyuncu, aldatıcı.
    dessasâne: hileci, aldatıcı gibi.
    dest: el.
    destan: kahramanlık hikâyesi.
    destbedest: el ele.
    deste: demet, tutam.
    destek: dayanak.
    destgâh: tezgâh, işyeri.
    destûr: izin.
    dev: masallarda geçen korkutucu varlık.
    devâ: ilaç.
    devâen: ilaç olsun diye.
    devâhî: büyük belâlar, üstün zekâlılar.
    devâir: daireler, işyerleri.
    devam: sürüp gitme.
    deverân: dönme, dolaşım.
    devir: dönme, dolaşma, aktarma.
    devlet: ülkeyi yönetmek için örgütlenmiş siyasî topluluk.
    devr: devir, dönem, dönme, dolaşma, aktarma.
    devran: felek, talih.
    devre: dönem.
    devriye: dönen, dolaşan.
    deyn: borç.
    Deyyan: herkesin hakkını en iyi bilen ve veren ALLAH .
    Dıhye: bir sahabe.
    dırahşan: parlayan.
    dıyk: darlık.
    dibâce: önsöz, başlangıç.
    didar: göz, görme, görünme.
    dîde: göz.
    dîdebân: gözcü, gözleyen.
    dîk: ince, dar.
    dikkat: duygu ve düşünceyi bir noktada toplama, uyanıklık, incelik.
    dikta: zorbalık.
    diktatör: devleti keyfine göre idare eden "ulu" önder.
    dil: gönül, kalb.
    dilber: gönül alan güzel.
    dilşâd: gönlü hoş olmuş.
    dimağ: beyin.
    dimdik: gaga.
    din: peygamberin bildirdiği biçimde kulluk görevlerini belirleyen ilâhî nizam.
    dinamik: hareketli.
    dinar: eskiden kullanılan bir para.
    dindarâne: dindarca.
    dindaş: aynı dinden olan.
    dinperver: dini seven.
    dinsizdârâne: dinsizce.
    diplomat: ülkenin dış işleriyle uğraşan memur.
    dirâyet: yetenek, beceri, sezgi.
    direktif: yönlendirici emir.
    direm: dirhem.
    dirhem: üç gramlık ağırlık ölçüsü.
    diritnavt: diritnot.
    diritnot: büyük savaş gemisi.
    disiplin: uyulması gereken kuralların tamamı, sıkı düzen.
    divan: şiir kitabı, yüksek idare meclisi, mahkeme, sedir.
    divâne: aklı tam olmayan, kaçık.
    divânece: divane gibi.
    divanhâne: geniş sofa, salon.
    divânıharb: askeri mahkeme.
    diyânet: dindarlık, din işleri.
    diyâneten: dindarlık bakımından.
    diyar: ülke, yer.
    diyet: kan bedeli, can pahası.
    diyk: darlık, sıkışıklık.
    dogma: tartışılmayan kesin fikir.
    dogmatizm: bazı fikirleri her zaman doğru ve değişmez kabul eden felsefe.
    doktrin: bir sistem meydana getiren fikirlerin hepsi, öğreti.
    donanma: kendini donatma, deniz kuvveti, ışıklı şenlik.
    dost: samimi arkadaş.
    dostâne: arkadaşça.
    duâ: ALLAH a yalvarma, yakarış, isteme, dileme.
    dûçar: tutulmuş, yakalanmış.
    duhâ: kuşluk vakti.
    duhan: duman.
    duhûl: girme.
    dumûr: körelme, kuruma.
    dûn: aşağı.
    dûnhimmet: gayreti az.
    dûr: uzak.
    dûrendiş: ilerisi için kaygılanan.
    dûrendişâne: ilerisi için kaygılanırcasına.
    durûbuemsâl: atasözleri.
    dûş: omuz.
    dûşâb: pekmez.
    dü: iki.
    düello: şahitler önünde iki kişinin silahlı çarpışması.
    dühât: dahiler, üstün zekalılar.
    dükkân: öteberi satış yeri.
    Düldül: Peygamberimizin Hazreti Aliye hediye ettiği binek hayvanı.
    dülger: marangoz.
    dümdâr: ordunun arkasında giden gurup.
    dünyâ: içinde yaşadığımız âlem.
    dünyâdâr: dünyalı.
    dünyâperest: taparcasına dünyaya yönelen.
    dünyevî: dünya ile ilgili, dünyalı.
    dürbîn: dürbün.
    dürer: inciler.
    dürr: inci.
    Dürriyetim: Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm.
    dürûs: dersler.
    dürüst: doğru, düzgün.
    düstûr: ilke, kural.
    düşâb: pekmez.
    düşeş: iki altılık.
    düşvâr: zor, güç.
    düvel: devletler.
    düyûn: borçlar
    Bu konu veya mesaj www.forumfokurtu.com sitesine aittir.

  5. #5

    • Asistan Moderatör
    • Offline

    Üyelik tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Standart

    E

    eâmm: pek umumi, en genel.
    eâzım: büyükler.
    eb: baba.
    ebâbil: bir kuş türü.
    ebâd: boyutlar, uzaklıklar.
    ebâtıl: boş inanışlar.
    ebced: Arap harflerinin diziliş sırası, bu harflerin rakam olarak değerlerinden yola çıkılarak yapılan hesap.
    ebcedî: ebcedle ilgili.
    ebdâ: en güzel, en bedi.
    ebed: sonsuz gelecek zaman.
    ebeden: sonsuza dek.
    ebedî: sonsuzla ilgili.
    ebediyet: sonsuzluk.
    ebediyyen: sonsuza kadar.
    ebedperest: sonsuzluğu sevip arzulayan.
    ebedülâbâd: sonsuzlar sonsuzu.
    ebeveyn: ana ile baba.
    ebkem: dilsiz.
    eblağ: yerinde ad***** göre güzel söz söylemenin en üstünü.
    ebleh: alık, budala.
    eblehâne: alıkça, budalaca.
    ebnâ: oğullar.
    ebnâyıcins: aynı türden olanlar.
    ebrâr: hayırlılar, iyiler.
    Ebrehe: Kâbeyi yıkmak isteyen kumandan.
    ebrû: kaş, dalga dalga kırmızı yanak, bir süsleme sanatı.
    ebsâr: gözler.
    ebter: güdük, kesik.
    ebû: baba, ata.
    ebulâşey: hiçbir şeyi olmayan.
    ebvâb: kapılar, bölümler.
    ebyât: beyitler.
    ebyâz: en beyaz, parlak.
    ecânib: yabancılar.
    ecdâd: atalar, dedeler.
    ecel: ömrün sonu, vade.
    ecell: en büyük.
    echel: en cahil.
    echeliyet: aşırı bilgisizlik.
    ecinnî: tek cin.
    ecir: ücret, karşılık.
    ecîr: ücretle çalışan.
    ecirnâ: bizi koru.
    ecirnî: beni koru.
    eclâ: en parlak.
    ecliyet: sebeplik.
    ecmâ: en toplu.
    ecmâin: hepsi, cümlesi.
    ecmel: en güzel.
    ecnâs: cinsler, türler.
    ecnebî: yabancı.
    ecr: ücret, karşılık.
    ecrâm: cansız varlıklar.
    ecsâd: cesetler.
    ecsâm: cisimler.
    ecvibe: cevaplar.
    eczâ: cüzler, parçalar, kimyevi madde.
    eczâhâne: ilaç yapılıp satılan işyeri.
    edâ: yapma, ödeme, davranış, anlatım yolu.
    edat: "hem, için" gibi kendi başına mânâsı olmayan yardımcı kelime.
    eddâî: belli bir duacı, duacınız.
    edeb: terbiye, güzel ahlak, haya.
    edebî: edeple ilgili, güzel söz ve yazı.
    edebiyat: güzel ve etkili biçimde konuşma ve yazma sanatı.
    edebiyyûn: edebiyatçılar.
    edevât: âletler.
    edîb: edebiyatçı, edepli, terbiyeli.
    edîbâne: edebiyatçı gibi, edeplice, terbiyelice.
    edille: deliller, kanıtlar.
    ednâ: pek aşağı.
    edvâr: devirler, dönemler.
    edviye: devalar, ilaçlar.
    edyân: dinler.
    efâdıl: üstün nitelikli kimseler.
    efâl: fiiller, işler.
    efdal: daha üstün.
    efendi: sahip, saygın, terbiyeli.
    efgan: figanlar, inlemeler.
    efhâm: anlamalar, en iyi anlayan.
    efkâr: fikirler.
    efkârıâmme: umumun fikirleri, halkın düşünceleri.
    eflâk: gökler.
    Eflâtun: eski bir filozof
    efrâd: bireyler, insan tekleri.
    efsah: daha düzgün anlatım.
    efsâne: uydurulmuş hikâye, mitoloji.
    efsûn: sihir, büyü.
    efşan: "saçan" mânâsında son ek.
    efzâ: "artıran" mânâsında son ek.
    efzûn: fazla, çok.
    ego: ben, ene.
    eğerçi: gerçi.
    eğlenceperest: eğlenceye pek düşkün.
    Ehad: "bir, tek, benzersiz" olan ALLAH .
    ehâdîs: Peygamberimizin sözleri.
    ehadiyet: ALLAH ın her bir eserindeki birlik tecellisi.
    ehaff: pek hafif.
    ehak: en hak, daha gerçek.
    ehass: en has.
    ehbâr: âlimler.
    ehemm: en önemli.
    ehemmiyet: önem.
    ehemmiyetkârâne: önem verircesine.
    ehevât: kardeşler.
    ehibbâ: ahbaplar, sevilenler.
    ehil: dost, sahip, usta.
    ehlen-sehlen: hoş geldiniz.
    ehlî: alışık olan, evcil.
    Ehlibeyt: Peygamberimizin neslinden olan.
    ehlibidâ: dine aykırı olanı dine sokanlar.
    ehlidalalet: islâmdan sapanlar, sapkınlar.
    ehlidünyâ: dünya adamı, âhireti düşünmeyen.
    ehlifelsefe: felsefeciler, felsefeye önem veren kimseler.
    ehlifen: fen ilimleriyle uğraşanlar.
    ehligaflet: gaflette olanlar, kul olduğunu hatırlamadan yaşayanlar.
    ehlihak: hak yolda olan.
    ehlihakîkat: hakikatı bulan kimseler.
    ehlihâl: inandıkları mânâları hâlleriyle yaşayanlar.
    ehlihidâyet: îman yoluna erenler, müminler.
    ehliîman: îmanlılar.
    ehliinsaf: insaflılar.
    ehliislâm: müslümanlar.
    ehlikalb: kalben ileri gidenler.
    ehlikeşif: perdeli olanı bilen velî.
    ehlikitab: ilâhî kitaplardan birine inanan.
    ehlikubûr: kabirdeki ölüler.
    ehliküfür: kâfirler.
    ehlinecat: kurtulanlar.
    ehlisefâhet: günahlara dalanlar.
    ehlisuffa: Peygamberimizin mescidinde kalan sahabeler.
    ehlisünnet: Peygamberimizin hak yolunda yürüyenler.
    ehlişirk: ALLAH a ortak koşanlar.
    ehlitakva: ALLAH tan korkup günahtan sakınan kimseler.
    ehlitarik: tarikat adamı.
    ehlitarikat: tarikata bağlı olan.
    ehlitevhid: ALLAH ın birliğine inananlar.
    ehlivelâyet: velîler, erenler, kalbi nurlanmış müminler.
    ehlivukuf: iyi bilenler, bilirkişiler.
    ehliyyet: yeterlik, ustalık, yetki.
    ehlullah: ALLAH adamı, evliya, ermiş.
    ehram: firavun mezarı.
    Ehriman: ateşe tapanların kötülük tanrısı.
    ehülacâib: acayip şeylerin kardeşi.
    ehva: nefis arzuları, boş istekler.
    ehvâl: korkular.
    ehven: en zararsız, pek ucuz.
    ehvenüşşerreyn: iki şerden daha az zararlı olanı.
    ehya: ucuzluk, bolluk.
    eimme: imamlar, öncüler.
    ejder: büyük yılan.
    ejderha: iri yılan.
    ekâbir: büyükler.
    ekall: en az.
    ekalliyet: azlık, azınlık.
    ekânim: asıllar, rükünler.
    ekber: en büyük.
    ekdâr: kederler, üzüntüler.
    ekl: yeme.
    ekmel: en mükemmel.
    ekol: bir fikir üzerine kurulu okul, meslek.
    Ekrad: Kürtler.
    ekrem: daha kerim, en iyi.
    ekser: daha çok.
    ekserî: çoğunlukla.
    ekseriya: ekseriyetle, çoğunlukla.
    ekseriyet: çoğunluk.
    ekseriyetle: çoğunlukla.
    ekva: daha kuvvetli.
    ekvan: yaratılanlar.
    ekvanî: yaratılanlarla ilgili.
    ekvator: dünyayı ikiye ayıran hayâlî çizgi.
    el-amân: aman diliyorum!
    elân: şimdi, hâlâ.
    elâstik: esnek.
    elbette: kesinlikle.
    elcevab: cevabı şu.
    elem: acı.
    eleman: bir bütünün parçaları.
    elemkârâne: acılı bir biçimde.
    elemnâk: acı verici, acılı.
    elf: bin sayısı.
    elfâtiha: Fatiha sûresi.
    elfaz: lafızlar, sözler.
    elhak: hakikaten, doğrusu.
    elhamdülillâh: ALLAH a hamdolsun.
    elhannas: sinsice aldatan şeytan.
    elhâsıl: kısacası, özetle.
    elhubbulillâh: sevgi ALLAH içindir.
    elhükmülilekser: hüküm eksere göre verilir.
    elîf: alışan, alışkın.
    elîm: acı veren, acılı.
    elîmâne: acılı biçimde.
    elîme: acılı hâl.
    elîyâzübillâh: ALLAH a sığınırız.
    elkab: lâkaplar.
    elmas: değerli bir taş.
    elsine: lisanlar, diller.
    eltâf: lütuflar, en latîf, en hoş.
    elvah: levhalar, tablolar.
    elvan: renkler.
    elvanıseba: yedi renk.
    elvedâ: şu ayrılık!
    elyak: daha lâyık.
    elyevm: bugün.
    elzem: daha gerekli.
    elzemiyet: daha gereklilik.
    emam: ön taraf.
    eman: güven, güvenlik.
    emânât: emanetler.
    emânet: sonra alınmak üzere verilen şey.
    emâneten: emanet olarak.
    emâni: güvenlik.
    emârât: emareler, belirtiler.
    emâre: iz, belirti, bellik.
    emâret: beylik.
    emel: ümit, arzu.
    Emevîler: bir islâm devleti.
    emîn: güvenilir.
    emîr: bey, başkan.
    emirber: emir dinleyen.
    emirnâme: emir yazısı.
    emlâk: taşınmaz mallar.
    emmâbâdü: bundan sonra.
    emmâre: emreden, zorlayan.
    emn: eminlik, güvenlik.
    emniyet: güven, güvenlik.
    emperyalizm: bir ülkenin sınırlarını genişletme politikası.
    emr: emir, buyruk.
    emrâz: marazlar, hastalıklar.
    emsâl: misaller, eşler, benzerler.
    emsile: misaller, örnekler.
    emşac: nutfe, dağınık.
    emtar: yağmurlar.
    emvâc: dalgalar.
    emvâl: mallar.
    emvât: ölüler.
    emzice: mizaçlar, huylar.
    enam: yaratıklar, varlıklar.
    enâniyet: benlik, gurur.
    enbiyâ: nebîler, peygamberler.
    encam: son.
    encümen: meclis, komisyon.
    endad: benzerler, misiller.
    endâm: beden, boy.
    endaz: "atan, atıcı" mânâsında son ek.
    ender: içinde.
    ender: pek az bulunan.
    endîşe: kaygı.
    Endülüs: bir islâm devleti.
    ene: ben, benlik.
    enerji: güç.
    enfâ: daha faydalı.
    enfâs: nefesler.
    enfes: pek nefis, çok hoş.
    enfûs: nefisler, ruhlar.
    enfüsî: nefisle ilgili, insanlarının kendi iç âlemlerine ait.
    engiz: "koparan, veren" mânâsında son ek.
    engizisyon: kiliselerin işkenceci mahkemeleri.
    enhâr: nehirler, ırmaklar.
    enîn: inilti.
    enîndâr: inleyen.
    enîs: dost, arkadaş.
    enkaz: yıkıntı.
    enmûzec: nümune, örnek, model.
    ensâb: soylar, nesepler.
    ensac: dokumalar.
    ensâf: yarımlar.
    ensâl: nesiller, kuşaklar.
    ensâr: yardımcılar, Medineli sahabeler.
    enseb: en uygun.
    ente: sen.
    entrika: hile, düzen.
    envâ: neviler, türler.
    envâen: türler olarak.
    envâr: nurlar.
    enver: pek nurlu.
    enzâr: nazarlar, bakışlar.
    erâcif: uydurma sözler.
    erakk: pek ince.
    erbaa: dört.
    erbâb: sahipler, becerikliler, terbiyeciler.
    erbâin: kırk.
    erbâiyyet: dört olmak.
    Ercûze: Hazreti Alinin meşhur bir kasidesi.
    erhâm: döl yatakları, rahimler.
    erham: en merhametli.
    Erhamürrahimîn: merhamet edenlerin en merhametlisi olan ALLAH .
    erîke: koltuk, taht.
    erkân: esaslar, rükünler.
    ervâh: ruhlar, canlar.
    erzâil: reziller, alçaklar.
    erzâk: rızıklar, yiyecekler.
    erzan: pek ucuz.
    erzâl: reziller.
    erzel: daha rezil.
    esâbi: parmaklar.
    esâd: daha mutlu.
    esâdekümullah: ALLAH saadet versin.
    esahh: daha doğru.
    esâlib: üslûplar, tarzlar.
    esamî: isimler.
    esâret: esirlik, tutsaklık.
    esas: temel, kök.
    esasât: temeller, esaslar.
    esâtir: uydurulmuş hikâyeler, mitoloji.
    esbâb: sebepler, vasıtalar, vesileler, araçlar.
    esbâbperest: sebepleri yaratıcı sanan.
    esbak: daha önceki.
    esbât: torunlar.
    esdâf: sadefler, inci kabukları.
    esdikâ: sadıklar.
    esed: aslan.
    Esedullah: ALLAH ın aslanı.
    esef: tasa, üzüntü, gam.
    esefâ: yazık!
    eser: yapı, iz, kitap.
    esfel: en aşağı.
    esfelisâfilîn: aşağıların en aşağısı.
    eshâb: sahipler.
    esham: hisseler, paylar.
    eshel: daha kolay.
    esîle: sorular, sualler.
    esîr: alemi kaplayan incecik madde.
    esir: savaşta teslim alınan kimse.
    Eski Said: Bediüzaman Hazretlerinin hayatında birinci dönem ismi.
    eslâf: selefler, öncekiler.
    eslâh: en iyi, en sâlih.
    eslem: en sağlam, en emin.
    esliha: silahlar.
    esmâ: isimler.
    esmaî: isimlerle ilgili.
    Esmaülhüsnâ: ALLAH ın güzel isimleri.
    esmar: meyveler.
    esmer: rengi karaya çalan.
    esnâ: ara, vakit, sıra.
    esnâf: sınıflar, alım satımcı.
    esnam: sanemler, putlar.
    esrâ: pek çabuk.
    esrâr: sırlar, gizli mânâlar.
    esrârengiz: gizli ve sırlı olan.
    esrarkeş: esrar çeken.
    essebebükelfâil: sebep olan yapan gibidir.
    estağfirullah: ALLAH kusurumu affetsin.
    ester: katır.
    esvâb: giyecekler.
    esvât: sesler.
    esved: siyah, kara.
    eşâr: şiirler.
    Eşârî: itikadî bir hak mezhep kuran âlimin namı.
    eşbah: benzeyenler.
    eşcâ: daha yiğit.
    eşcâr: ağaçlar.
    eşedd: pek şiddetli.
    eşeff: en saydam.
    eşekk: pek şüpheci.
    eşfa: en çok şefaat eden.
    eşfâ: pek şifalı.
    eşfak: çok şefkatli.
    eşgal: işler, meşguliyetler.
    eşhas: şahıslar, kişiler.
    eşhûr: aylar.
    eşirrâ: şerliler, kötüler.
    Eşîya: bir peygamber.
    eşk: gözyaşı.
    eşkâl: şekiller.
    eşkıyâ: yol kesenler.
    eşmel: çok kaplayıcı.
    eşnê: en kötü.
    eşrâf: şerefliler, ileri gelenler.
    eşrâr: şerliler, kötüler.
    eşrât: şartlar, belirtiler.
    eşrâtısaat: kıyamet alâmetleri.
    eşref: en şerefli.
    eşrefimahlûkât: yaratılanların en şereflisi.
    eşşehîr: meşhur, ünlü, tanınmış.
    eşşükrülillah: şükür ALLAH adır.
    eşvâk: şevkler, aşırı istekler.
    eşya: nesneler, şeyler.
    etbâ: tâbî olanlar, bağlılar.
    etemm: en tam, noksansız.
    etfâl: tıfıllar, çocuklar.
    etıbbâ: tabipler, doktorlar.
    etîme: yemekler.
    etka: günah işlemekten çok çekinen.
    etkıyâ: çok takvalılar.
    etrâf: yanlar, taraflar.
    Etrâk: Türkler.
    etvâr: tavırlar, davranışlar.
    evâhir: âhirler, sonlar.
    evâil: başlangıçlar.
    evâmir: emirler.
    evânî: kaplar.
    evâsıt: vasatlar, orta hâlli olanlar.
    evc: doruk, yüce.
    evfak: en uygun.
    evhâm: vehimler, kuruntular.
    evkaf: vakıflar.
    evkat: vakitler.
    evkemâkal: söylendiği gibi.
    evlâ: daha iyi.
    evlâd: veledler, çocuklar.
    evleviyet: öncelik.
    evliyâ: kalbi nurlu müminler, erenler, velîler.
    evliyâullah: ALLAH ın velîleri, sevgili kulları.
    evrâd: devamlı okunan dualar, zikirler.
    evrak: yapraklar, kağıtlar, belgeler.
    evride: toplardamar.
    evsâf: vasıflar, özellikler.
    evsat: orta, orta hâl.
    evtâd: direkler, kazıklar.
    evtâr: tek, eşsiz.
    evvâbin: tevbe edip günahtan dönenler.
    Evvel: herşeyden önce var olan ve yaratıkların önceki hâllerine de hükmeden ALLAH .
    evvel: ilk, önce, birinci.
    evvelâ: birincisi, önce.
    evvelbaba: ilk baba, her türün bir anda yaratılan ilk ferdi.
    evvelen: ilk olarak.
    evvelîn: öncekiler.
    evzâh: daha açık.
    ey: hitap sözü.
    eyâdi: eller.
    eyne: nereye, nerede?
    eynelmefer: nereye kaçmalı?
    eynesserâminessüreyya: yer nerede, Süreyya nerede?
    eytam: yetimler, babaları ölmüş çocuklar.
    eyvALLAH : peki, öyle olsun.
    eyvan: köşk, saray.
    eyyâm: günler.
    Eyyûb: hastalığına sabretmesiyle meşhur bir peygamber.
    eyyü: "ya, ey" mânâsında hitap edatı.
    eyyühelmünâfık: ey münafık, ey mümin görünen kâfir!
    eyzan: önceki gibi.
    ez: "den, dan" mânâsında ön ek.
    ezâ: üzme, incitme.
    ezahir: çiçekler.
    ezan: namaza davet için edilen nida.
    ezber: zihinde tutma.
    ezcümle: meselâ, bunun gibi.
    ezdâd: zıtlar.
    ezel: başlangıcı olmama, öncesizlik.
    ezelî: başlangıcı olmayan.
    ezeliyet: varlığının başlangıcı olmama.
    ezhân: zihinler.
    ezhâr: çiçekler.
    Ezher: Mısırda bulunan büyük bir üniversite.
    ezher: pek parlak.
    eziyet: büyük sıkıntı, incinme.
    ezkâr: zikirler, ALLAH ı anmalar.
    ezkaza: kaza olarak.
    ezkiyâ: temiz ve iyi insanlar.
    ezkiya: zekiler.
    ezlem: en zâlim.
    ezman: zamanlar.
    ezmine: zamanlar.
    ezost: ondan.
    ezvâc: eşler.
    ezvâcıtâhirât: Peygamberimizin iffetli hanımları.
    ezvak: zevkler.
    ezyâl: zeyiller, ekler.
    Bu konu veya mesaj www.forumfokurtu.com sitesine aittir.

  6. #6

    • Asistan Moderatör
    • Offline

    Üyelik tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Standart

    F

    faal: çalışkan, işleyen.
    faalâne: çalışkanca.
    faaliyet: çalışkanlık, çalışma.
    Faalünlimâyürîd: her istediğini yapabilen ALLAH .
    fâcia: acıklı olay.
    fâcir: günah işleyen.
    fâcire: günahkâr kadın.
    fâdıl: üstün nitelikli.
    fahâmet: anlayışlılık.
    fâhim: anlayışlı.
    fâhir: övünen, iftihar eden.
    fâhiş: ahlâksız, aşırı.
    fâhişe: büyük günahlar işleyen iffetsiz kadın.
    fâhişehâne: genelev.
    fahl: ileri gelen, üstün.
    fahm: kömür, karbon.
    fahr: övünme, iftihar etme.
    fahrî: karşılıksız, parasız.
    Fahriâlem: âlemin kendisiyle övündüğü Peygamberimiz.
    Fahrikâinat: kâinatın övüncü olan Peygamberimiz.
    fahriye: övünme.
    fahrüddeverân: devirlerin övüncü.
    fahşâ: büyük günahlar.
    fahûr: çok övünen.
    fâide: fayda, yarar.
    fâik: üstün.
    fâikiyet: üstünlük.
    fâil: iş yapan, özne.
    fâiz: paranın haram olan kârı.
    fakat: ama.
    fâkat: yokluk, bulunmama.
    fakd: bulunmayış.
    fakdülahbâb: sevilenlerin bulunmaması.
    fâkih: islâm hukukunu bilen.
    fâkihe: yaş meyve, yemiş.
    fakîr: muhtaç, yoksul.
    fakîrâne: fakirce.
    fakîrülhâl: fakir hâlde.
    fakr: yoksulluk, muhtaçlık.
    fakrıhâl: fakir hâllilik.
    fakrımutlak: tam ve sınırsız fakirlik.
    fakrpîşe: fakirlik yolunda.
    fakruzarûret: fakirlik ve yoksulluk.
    faktör: bir sonucu oluşturan unsurlardan her birisi.
    fakülte: meleke, üniversitenin bölümlerinden her biri.
    fâl: fal, belirti, uğur.
    Fâlık: büyümesi için tohumu çatlatan ALLAH .
    fâlihayr: iyilik belirtisi.
    familya: aile, soy.
    fanatik: aşırı taraftar.
    fânî: geçici, ölümlü.
    fâniyât: faniler, gelip geçiciler.
    fantâziye: yalandan gösteriş, boş debdebe.
    fantezi: hayâl ürünü, aşırı süs.
    fanus: süslü fener.
    Farâbî: Aristonun tesirinde kalan bir filozof.
    Faraklit: Peygamberimizin incildeki ismi.
    Fârân: Mekke dağlarının incildeki adı.
    faraş: süprüntü toplama aleti.
    farazâ: diyelim ki.
    farazî: farzedilen, varsayılan.
    faraziye: ispat edilmemiş düşünce, varsayım.
    farfara: gürültücü, övüngen.
    fâriğ: devreden, geçiren, çekilen.
    fârika: ayırıcı özellik.
    Fâris: iranlı.
    Fârisî: iran dili, iranla ilgili.
    farîza: kaçınılmaz ödev, boyun borcu.
    fark: ayrılık, başkalık.
    farmason: mason, islâm düşmanı.
    Fars: iranlı.
    fart: aşarılık.
    Fârûk: "hak ile batılı ayıran" mânâsında Hazreti Ömerin lâkabı.
    farz: her müslümanın şahsen yapmakla yükümlü bulunduğu ilâhî emir.
    farzetme: sayma, tutma.
    farzıayn: her müminin mutlaka yapması gereken vazife.
    farzıkifâye: bazı müminlerin yapmasıyla sorumluluktan kurtulunan vazife.
    farzımuhâl: imkânsızı bir an mümkün sayma.
    farziyet: farz oluş.
    fâsık: günahkâr.
    fâsıkımütecâhir: açıkça günah işlemekten utanmayan.
    fâsıl: ayıran, bölen.
    fasıl: mevsim, bölüm.
    fâsıla: ara, durak.
    fâsılasız: aralıksız.
    fâsid: bozuk, yanlış.
    fasîh: düzgün ve güzel konuşan.
    fâsih: fesheden, bozan,
    fasl: bölüm, mevsim.
    fâş: ortaya çıkmış.
    faşist: ırka dayalı baskı rejimine taraftar olan kimse.
    Fâtır: benzeri bulunmayan eserleri yaratan ALLAH .
    fâtih: açan, fetheden.
    fâtiha: başlangıç, birinci sûre.
    fâtihâne: fatihçe.
    fâtinülasr: asrın en akıllısı.
    faysal: hakkı batıldan ayıran.
    fayton: at ile çekilen binek arabası.
    fazâil: faziletler, üstünlükler.
    fâzıl: faziletli, üstün.
    fazîlet: üstün nitelik, meziyet.
    fazîletfuruş: üstünlük taslayan.
    fazîletkâr: faziletli, üstün nitelikli.
    fazîletmeab: üstün nitelikleri olan.
    fazîletperver: üstün nitelikleri seven.
    fazl: üstünlük, lütuf.
    fazlî: iyilik olsun diye.
    febiha: ne âlâ.
    fecâat: acıklı durum.
    fecere: günah işleyenler.
    fecet: acıklı hâl.
    fecî: çok acıklı.
    fecir: havanın ağarma zamanı.
    fecr: fecir, tan.
    fecrikâzib: yalancı fecir.
    fecrisâdık: gerçek fecir.
    fedâ: değerli nesi varsa verme.
    fedâî: feda eden, kendini adayan.
    fedâkâr: fedacı.
    fedâkârâne: fedakârca.
    fehim: anlama.
    fehm: anlayış.
    fehmen: anlama bakımından.
    fehmetmek: anlamak.
    fehva: mânâ, kavram.
    fekahet: fıkıh ilminde âlimlik, anlayışlılık.
    fekk: açma, ayırma.
    felâh: tam kurtuluş.
    felâhat: tarımcılık.
    felâket: büyük zararlar veren olay.
    felâketzede: felâkete uğramış.
    felâsife: felsefeciler, felsefeler.
    felç: inme.
    felek: gök, talih.
    felekiyyât: gök ilmi.
    felekiyyûn: gök ilimcileri.
    feletât: sürçmeler, falsolar.
    felillâhilhamd: ALLAH a hamdolsun.
    fellâh: ekinci, tarımcı.
    fels: bakır para, pul.
    felsefe: akıl yoluyla "niçin" sorusuna cevap arayan ilim.
    felsefî: felsefeyle ilgili.
    fem: ağız.
    fen: maddî ilim, bilim, hüner.
    fenâ: yokluk, geçicilik, kötü.
    fenâfilihvan: kardeşlerin varlığında erime.
    fenâfillâh: dünyayı kalben terkedip tamamen ALLAH a yönelmek.
    fenâfirresûl: kendi isteklerini terkedip peygamberde fani olmak.
    fenâfişşeyh: şeyhinde fani olmak.
    fennen: fence.
    fennî: fenle ilgili.
    fer: ışık, parıltı, süs.
    fer': ikinci derecede olan, kol, dal.
    ferâce: bütün vücudu kaplayan bir cins elbise.
    ferâgat: hakkı olanı bile istememe.
    ferah: geniş, iç açıcı, tasasız.
    ferâiz: farzlar, yapılması mecburi olan dinî emirler.
    ferâset: anlayış.
    ferc: yarık, dişi tenasül uzvu.
    ferd: fert, birey, tek, benzersiz.
    ferdâ: yarın.
    ferdaniyet: teklik, birlik, benzersizlik.
    ferdî: şahsî.
    ferdiferîd: benzeri görülmemiş, eşsiz.
    ferdiyet: birlik, teklik, eşsiz ve benzersiz oluş.
    ferec: ferahlık, genişlik, rahatlık.
    ferh: yavru.
    ferhan: sevinçli, rahat.
    ferî: ayrıntılarla ilgili.
    ferîd: eşi ve benzeri bulunmayan, yekta.
    ferik: general.
    ferikiyet: generallik.
    ferişte: melek.
    feriyye: ayrıntılar.
    fermâ: buyurucu.
    ferman: kesin emir, hüküm, bildiri.
    Ferraşin: Doğuda büyük bir ova.
    fersah: beş kilometrelik mesafe.
    ferş: yer, döşeme.
    feryâd: yüksek sesle yardım isteme.
    feryâdüfîzar: yüksek sesle yardım isteme ve yalvarma.
    ferzendâne: evlat gibi.
    fesâd: fesat, bozukluk, karışıklık.
    fesâdât: fesatlar, bozukluklar, karışıklıklar.
    fesâhat: düzgün ve güzel söz söyleme.
    fesh: bozma, kaldırma.
    fesl: ek yeri, hak söz.
    fesübhanALLAH : ALLAH bütün noksanlıklardan uzaktır.
    feşân: "saçan" mânâsında son ek.
    fetânet: zihin açıklığı, çabuk kavrayış.
    fetebârekALLAH : ALLAH mübarek etsin.
    fetevâ: fetvalar.
    feth: açma, fetih.
    fetih: açma, ele geçirme.
    fetişizm: bazı eşyaları putlaştırıp aşırı düşkünlük gösterme.
    fetk: ayırma, yarma.
    fetret: iki peygamber arasındaki bulanık zaman.
    Fettâh: her şeyi görülmedik biçimlerde açan ALLAH .
    Fettâhiyet: herşeyi uygun şekilde açma fiili.
    fetvâ: bir meseleyle ilgili dinî hüküm.
    fevâid: faydalar.
    fevâsıl: fasıllar, bölümler.
    fevâtih: başlangıçlar.
    fevc: gurup, topluluk.
    feverân: fışkırma, hızla çıkma.
    fevk: üst.
    fevkalâde: olağanüstü.
    fevkalbeşer: insanüstü.
    fevkalhad: sınırın üstünde.
    fevkalkanun: kanun üstü.
    fevkalkül: hepsinin üstü.
    fevkalmêmul: umulanın üstünde.
    fevkalzaman: zaman üstü.
    fevkaniyet: üstünlük.
    fevrî: hemen, düşünmeden.
    fevt: yitme, ölme.
    fevzâ: kargaşa.
    feya: ey!
    feyaacaba: hayret doğrusu!
    feyalilaceb: hayret ifadesi.
    feyezân: su taşkını.
    feyiz: bolluk, bereket, mânevî gıda.
    feyizdâr: feyizli.
    feyizkâr: feyizli.
    feyizyâb: feyiz alma, manen istifade etme.
    feylesof: filozof, felsefe ile uğraşan kişi.
    feylesofâne: filizofça.
    feylûle: ikindiden akşama kadar olan mekruh uyku.
    feyyâz: çok feyiz veren.
    feyz: bolluk, bereket, mânevî gıda.
    feza: artıran, çoğaltan.
    fezâ: uzay.
    fezâil: faziletler, üstün nitelikler.
    fezleke: özet.
    fıkdan: yokluk, bulunmama.
    fıkıh: ince anlayış, islâm hukuku.
    fıkra: kısa yazı, küçük hikâye, nükteli hikâyecik.
    fırâk: fırkalar, partiler, bölükler.
    fırfıra: topaç.
    fırka: parti, bölük.
    fırtına: şiddetli rüzgâr, korkutucu dalgalanma.
    fısk: günah, haktan sapma.
    fışkı: pislik, hayvan gübresi.
    fıtnat: yaradılıştan gelen iyi anlama kabiliyeti.
    fıtra: fitre, her zenginin vermesi gereken sadaka.
    fıtrat: yaradılış.
    fıtraten: yaradılıştan.
    fıtrî: yaradılışla ilgili.
    fî: içinde, içine, hakkında, üzere, dair.
    fidda: gümüş.
    fidye: bir suçtan veya esirlikten kurtuluş parası.
    figan: çığlık, inilti.
    figür: şekil.
    fîhinazarun: bir bakmak lâzım!
    fihrist: içindekiler listesi.
    fihriste: kitabın konularını gösteren liste.
    fihristevârî: fihrist gibi.
    fiil: iş, eylem, yüklem.
    fiilen: fiille, iş ile.
    fiilî: fiille ilgili.
    fiiliyât: fiiller, işler.
    fikir: düşünce.
    fikr: fikir, düşünce.
    fikren: fikirce.
    fikret: düşünme.
    fikretmek: düşünmek.
    fikrî: fikirle ilgili.
    filasl: aslı üzere.
    filcümle: genellikle, bütünüyle.
    filhakîka: gerçekten.
    fillah: ALLAH için.
    filvaki: olduğu gibi.
    firâk: ayrılık.
    firâr: kaçma.
    firârî: kaçak.
    firâset: hızlı kavrayış.
    firâş: döşek, yaygı.
    Firâvn: Firavun.
    Firâvun: ilâhlık davası güden ünlü bir ulu önder.
    Firâvunâne: Firavun gibi.
    Firâvuncuk: küçük bir Firavun.
    Firâvuniyet: Firavunluk.
    Firâvunmeşreb: Firavunun yolunda olan.
    Firdevs: cennette bir tabaka.
    Firdevsî: cennet gibi.
    firenk: Batılı.
    firenkmeşreb: Batılıların yolunda giden.
    firkat: ayrılık.
    fisâl: ayrılmışlar.
    fîsebîlillâh: sadece ALLAH için.
    fistan: hanım elbisesi.
    fiten: fitneler.
    fitne: kargaşa, karışıklık.
    fitneengiz: fitne sesebi olan.
    fîzâr: inilti, inleme.
    fobi: bazı şeylere karşı duyulan korku.
    fonoğraf: teyp.
    forma: bölüm, elbise.
    foya: aldatıcı süs, hile.
    Frengî: Batı dili, Batı ile ilgili.
    Frengistân: Batı ülkeleri.
    Frenk: Batılı.
    Frenkmeşreb: Batılıların izinde giden.
    fuâd: kalb, gönül.
    fudalâ: üstün nitelikli kimseler.
    fuhş: edebe aykırı hareket, haram, zina.
    fuhşiyât: çirkin işler, günahlar.
    fuhûl: büyükler, ileri gelenler.
    fuhuş: zina, haram fiil, günahlı iş.
    fukahâ: islâm hukuku âlimleri.
    fukarâ: fakirler.
    Furkân: hak ile batılı ayıran Kurân.
    fusahâ: düzgün ve güzel kanuşanlar.
    fustat: kıldan yapılan büyük çadır.
    fusûl: fasıllar, mevsimler, kısımlar.
    fuzlâ: en faziletli.
    Fuzûlî: büyük bir divan şairi.
    fuzûlî: gereksiz, fazlalık.
    fuzûlîyâne: gereksiz ve fazlalık olarak.
    füccâr: günahkârlar.
    fücêten: birdenbire.
    fücûr: günah, zina, sapma.
    fülûs: bakır paralar.
    fünûn: fenler, ilimler, hünerler.
    fürce: girecek yer, yarık.
    Fürs: doğu kavimleri.
    fürû: dallar, kollar, çocuklar, torunlar.
    fürûat: ayrıntılar.
    fürûş: döşemeler, yaygılar.
    füruş: "satan, taslayan" mânâsında son ek.
    füsehâ: güzel ve düzgün konuşanlar.
    füsûk: haktan sapma, doğrudan ayrılma.
    füsûn: büyüleyici güzellik.
    füsûnkâr: büyüleyici.
    fütûhât: fetihler, açmalar.
    fütur: bezginlik, gevşeklik.
    fütüvvet: iyi geçim, ihsan.
    füyûz: feyizler, mânevî ihsanlar.
    füyûzât: feyizler, mânevî gıdalar.
    füzûlât: gereksiz ve faydasız şeyler.
    Bu konu veya mesaj www.forumfokurtu.com sitesine aittir.

  7. #7

    • Asistan Moderatör
    • Offline

    Üyelik tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Standart

    G

    gabâvet: anlayışsızlık, kalın kafalılık.
    gabî: anlayışı kıt.
    gabn: hileli alışveriş.
    gadab: öfke, gazap.
    gadabiye: öfkeyle ilgili.
    gaddâr: acımasız.
    gaddârâne: acımasızca.
    gadir: haksızlık etme.
    gadr: haksızlık.
    Gaffâr: günahları affeden ve bağışlayan ALLAH .
    gafil: habersiz, kul olduğunu hatırlamadan yaşayan.
    gafîr: kalabalık.
    gaflet: olup biteni sezmeme, kul olduğunu unutma hâli.
    gafletkârâne: gaflet edercesine.
    Gafûr: günahları daima ve pek çok affeden, ALLAH .
    gâh: arasıra, bazan.
    gâh: "yer" mânâsında son ek.
    gaib: görünmeyen.
    gaibâne: görünmeksizin.
    gaile: üzüntü veren belalı iş.
    gait: pislik.
    gaiyye: gayeye ait.
    galâ: pahalılık.
    galat: yanlış.
    galatât: yanlışlar.
    galebe: yenme, üstün gelme.
    galeri: sanat eserlerinin sergi yeri.
    galeyan: kaynama, coşma.
    galî: kıymetli.
    gâlib: galip, üstün, yenen.
    galibâ: sanılır ki.
    galibâne: galip şekilde.
    galiben: çok zaman, üstün olarak.
    galibiyet: üstünlük, yenme.
    galîz: çirkin.
    gam: tasa, kaygı.
    gamgama: haykırma.
    gamgîn: gamlı, kaygılı.
    gamız: derin ve gizli olan.
    gamıza: kolay anlaşılmayan, derin.
    gammaz: söz taşıyıcı.
    gamnâk: gamlı, tasalı.
    gamz: süzgün bakış.
    gamze: çene veya yanak çukuru.
    ganâim: savaşta elde edilen mallar.
    gangren: bulunduğu organı kullanılmaz hâle getiren bir hastalık.
    Ganî: sonsuz zengin olan ALLAH .
    ganîmet: savaşta elde edilen mal.
    gâr: "yapan, yapıcı" mânâsında son ek.
    gar: mağara.
    garâbet: gariplik.
    garâib: garip şeyler.
    garâibperest: garip şeylere pek düşkün.
    garâm: canlı duygu, arzu.
    gârât: yağmalar.
    garaz: gaye, kötü niyet.
    garazkâr: garazcı.
    garazkârane: garaz edercesine.
    garb: batı.
    gardiyan: hapistekileri bekleyen görevli.
    garet: yağma, talan, çapul.
    garetgîr: yağmacı.
    garetkâr: çapulcu.
    gareyn: alt ve üst çene, yani ağız.
    garib: batan.
    garîb: garip, yabancı, kimsesiz, yâd ellere düşmüş, yadırganan şey.
    garîbane: garipçe.
    garîbe: garip şey.
    garîbem: garibim.
    garîbüzzaman: zamanın garibi, yaşadığı zamanla uyumlu olmayan.
    garîk: batmış, boğulmuş.
    garîm: alacaklı.
    garîze: yaradılıştan olan.
    gark: batma, boğulma.
    garnizon: askerî birliklerin bulunduğu yer.
    garra: parlak.
    gars: fidan dikme.
    gasb: hakkı olmayanı zorla alma.
    gasıb: zorla alan.
    gasıbane: zorla alırcasına.
    gasl: yıkama, gusül.
    gaşiye: perde, kıyamet, bir sûre.
    gaşy: kendinden geçme.
    gavâmız: anlaşılması zor bilmeceler.
    gavî: çok azgın.
    gavr: çukurun dibi.
    Gavs: Abdülkadiri Geylanî hazretleri.
    gavs: büyük evliya.
    gavsiyet: büyük evliyalık.
    gâvur: kâfir, îmansız.
    gavvas: dalgıç.
    gâyât: gayeler.
    gayb: gizli, görünmeyen, belirsiz.
    gaybâşinâ: gaybı bilen.
    gaybbîn: gaybı gören.
    gaybet: orada bulunmama.
    0cm;margin-bottom:0cm; margin-left.0cm;margin-bottom:.0001pt;mso-pagination:none'>gaybî: görünmeyenle ilgili.
    gaybîyâne: görünmeyenle ilgili olarak.
    gaybîyât: görünmeyenler.
    gaybîye: görünmeyen.
    gaybûbet: görünmeme, orada bulunmama.
    gaye: erişilmek istenen sonuç.
    gayet: pek çok.
    gayetsiz: sınırsız.
    gaylûle: sabah uykusu.
    gayr: diğer, başkası.
    gayret: çaba, çalışma arzusu, kıskanma duygusu.
    gayretullah: ALLAH ın gayreti, hakkı koruma sıfatı.
    gayrimeşrû: helâl olmayan, yasak.
    gayrimüslim: müslüman olmayan.
    gayrimütenâhî: sonu olmayan.
    gayriresmî: resmî olmayan, sivil.
    gayrullah: ALLAH tan başkası, yaratılanlar.
    gayyâ: cehennem kuyusu.
    gayyur: gayretli, çalışkan.
    gayz: hınç, öfke.
    gazâ: din uğruna savaş.
    gazab: gazap, öfke, kızgınlık.
    Gazâlî: büyük bir islâm âlimi.
    gazanfer: kahraman, iri aslan.
    gâzât: gazlar.
    gazel: bir şiir türü.
    gazevât: gazalar.
    gazî: gaza eden.
    gazve: savaş.
    gedâ: fakir, kimsesiz.
    gem: idare etmek için atın ağzına takılan demir.
    genc: hazine, define.
    ger: eğer.
    ger: "yapan, yapıcı" mânâsında son ek.
    gerçi: her ne kadar.
    gerdân: boyunla göğüs arası.
    gerdendâde: boyun eğme.
    gergedan: vahşi bir hayvan.
    germ: sıcak, kızgın.
    geven: dikenli bir bitki.
    gevher: akıl, edep, asıl, cevher.
    Geylânî: kerametleriyle ünlü büyük bir velî.
    gıbta: imrenme.
    gıdâ: besin.
    gılâf: kılıf, kın.
    gıllugış: karar verememe, gönül sıkıntısı.
    gılman: cennet genci.
    gınâ: zenginlik.
    gıpta: imrenme.
    gıptakârâne: imrenircesine.
    gışâvet: göz perdesi.
    gıtâ: örtü, perde.
    gıyâb: göz önünde bulunmama.
    gıyâben: görmeyerek.
    gıyâbî: görmeziye.
    gıyâs: yardım isteyene yardım eden.
    gıybet: orada bulunmayan biri hakkında onun hoşuna gitmeyecek şeyler söyleyip ileri geri konuşma.
    gidişât: gidişler, işlerin yürüyüşü.
    gîr: "yapan, tutan" mânâsında son ek.
    gîrân: ağır, bıktırıcı.
    girdab: suların dönerek aktığı tehlikeli yer.
    girift: karışık, girişik, çapraşık.
    giriftâr: tutulmuş.
    girive: içinden çıkılmaz karışık durum.
    girizgâh: giriş yeri.
    giryân: ağlayan.
    girye: gözyaşı.
    Goethe: Almanların ünlü şairi.
    gonce: tomurcuk.
    görenek: görüp özenme.
    gramer: dilbilgisi.
    granit: bir çeşit sert taş.
    gubâr: toz.
    gudde: bez.
    gufrân: af.
    gulâm: genç, esir, çocuk.
    gulât: coşmalar, taşkınlıklar.
    gulûv: taşkınlık.
    gûlyabânî: masallarda sözü edilen hayâlî varlık, umacı, dev.
    gûnagûn: çeşit çeşit.
    gurbet: yabancı memleket, yâd el.
    gurbetzede: gurbete düşen.
    gurebâ: garipler.
    guremâ: alacaklılar.
    gurre: ışıldama.
    gurûb: batma.
    gurûr: kendini beğenme duygusu, böbürlenme.
    gurûrkârâne: gururlu bir biçimde.
    gusn: dal, budak.
    gusse: üzüntü, tasa, gam.
    gussedâr: gusseli, tasalı.
    gusül: bedenin her yerini yıkamak biçimindeki temizlik.
    gûyem: diyorum.
    guyûb: görünmeyenler, gizliler.
    guzât: gaziler, din için savaşanlar.
    güfte: şarkı sözü.
    güftügû: dedikodu.
    gülbank: toplulukça söylenen dua ve tekbir.
    güldeste: gül demeti, seçme.
    gülistân: gül bahçesi, güller ülkesi.
    gülle: top mermisi.
    gülşen: gül bahçesi.
    gülzâr: gül tarlası.
    güman: zan, şüphe.
    gümrah: günahkâr, gür, bol.
    günâh: dince suç olan şey.
    gürûh: topluluk.
    gürültühâne: gürültülü yer.
    güyâ: sanki.
    güz: sonbahar.
    güzâf: boş söz.
    güzerân: geçme, geçiş.
    güzergâh: geçilecek yer.
    güzeşte: geçen, geçmiş.
    güzîde: seçkin, seçilmiş.
    Bu konu veya mesaj www.forumfokurtu.com sitesine aittir.

  8. #8

    • Asistan Moderatör
    • Offline

    Üyelik tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Standart

    H

    hâb: uyku.
    habâis: pislikler, kötülükler.
    habâset: pislik, pislik, kötülük.
    habb: tohum, dane.
    habbe: tohum, dane.
    habbecik: tohumcuk.
    haber: yeni duyulan bilgi.
    haberdâr: haberli.
    Habeş: Afrikada bir ülke.
    Habeşî: Habeşli.
    habîb: sevgili, sevilen.
    habîbiyet: sevgililik.
    Habîbullah: ALLAH ın sevgili kulu.
    Habîr: her şeyden haberi olan ALLAH .
    habîr: haberli.
    habîs: pis, kötü.
    habîsât: pisler, kötüler.
    hablullah: ALLAH ın ipi.
    hablülmetîn: sağlam ip.
    hablülverîd: şahdamarı.
    habr: âlim, bilgili.
    habrülümmet: ümmetin âlimi.
    habt: şiddetli vurma, battal etme, unutma.
    hacâlet: utanma.
    hacâletâver: utandırıcı.
    hacamat: kan aldırma.
    hâcât: ihtiyaçlar.
    hacc: Kâbeyi ziyaret ibadeti.
    hâce: hoca.
    hâcegân: Nakşîlerin bir ünvanı.
    hacel: utanma.
    hacer: taş, kaya.
    Hacerülesved: Kâbede bulunan ünlü kara taş.
    hâcet: ihtiyaç, lüzum.
    hacil: utanmış.
    hacim: oylum, bir cismin uzayda doldurduğu boşluk.
    hacz: engelleme, el koyma, ayırma.
    hâç: Hıristiyanların sembolü olan şekil.
    Haço: Ermeni isimlerinden biri.
    had: bir nevi ceza.
    hadâret: gençlik, tazelik.
    hadd: sınır, çizgi.
    haddibülûğ: ergenlik sınırı.
    haddizât: aslı, kendisi.
    hadeka: gözbebeği.
    hademât: hademeler.
    hademe: hizmetçi.
    hades: yeni, sonradan, abdest bozan bir hâl.
    Hâdî: hidayet veren ALLAH .
    hâdî: hidayete ermiş, mürşit.
    hadîd: demir.
    hadika: bahçe.
    hâdim: hizmet eden.
    hâdim: yıkan, mahveden.
    hâdimüllezzât: lezzetleri bozan.
    hadîs: Peygamberimizin sözü.
    hâdis: sonradan var olan.
    hâdisât: olaylar.
    hâdise: olay.
    hadîsibilmânâ: anlam bakımından doğru hadîs.
    hadîsikudsî: mânâsı ilâhî sözü peygamberî olan hadîs.
    hadîsişerîf: Peygamberimizin şerefli sözü.
    hadra: yeşillik, yeşil.
    hadravat: yeşillikler.
    hads: birdenbire sezilen bilgi.
    hadsen: birdenbire sezmekle.
    hadsî: birdenbire sezilen.
    hadsiz: sınırsız.
    hafâ: gizlilik.
    hafakan: yürek oynaması, sıkıntı.
    hafâyâ: sırlar.
    hafaza: koruyucu.
    haffâr: kazıcı.
    hâfız: Kurânı ezberlemiş kimse.
    hâfıza: ezberleme yeteneği.
    hafî: gizli, saklı.
    hafîd: torun, oğul.
    hafiye: biri hakkında gizlice bilgi toplayan kimse.
    Hafîz: her şeyi koruyan ve saklayan ALLAH .
    hafîz: koruyan.
    hafîzâne: hafîzce.
    hafîziyet: hafîzlik, koruyuculuk.
    hafriyât: kazılar.
    mbaşı: Musevîlerin dinî lideri.
    hâhem: isterim.
    hâhiş: fazla arzu.
    hâhişger: arzulayan.
    hâib: nasipsiz, ümitsiz, utanan.
    hâif: korkan, korkak.
    hâil: perde.
    hâin: emanete hıyanet eden.
    hâinâne: haince.
    hâiz: sahip, içine alan.
    hâize: sahip olan.
    hak: adalet, pay, doğruluk, emek, ücret, doğru.
    hâk: toprak.
    hakâik: hakikatlar, gerçekler.
    hakâikâşinâ: hakikatlere alışık.
    hakâiknümâ: hakikatları gösteren.
    hakaret: küçüklük, küçük görme.
    hakaretâmiz: hakaretle karışık.
    hakaretkârâne: hakaret edercesine.
    hakbîn: hakkı gören.
    Hakem: haklı ile haksızı ayıran ALLAH .
    hakendiş: hak için kaygılanan.
    hakeza: bunun gibi.
    hâkî: toprakla ilgili.
    hakîkat: öz, asıl, gerçek.
    hakîkatbîn: hakikatı gören.
    hakîkatfeşân: hakikat saçan.
    hakîkatmedâr: hakikatın kaynağı.
    hakîkatperest: hakikata pek düşkün.
    hakîkatperestâne: hakikata düşküncesine.
    hakîkatşiken: hakikatı kıran.
    hakîkatdâr: hakikatlı.
    hakîkî: gerçek, asıl, öz.
    Hakîm: her fiilinde hikmet ve gayeleri gözeten ALLAH .
    Hâkim: "hüküm veren, hak ve adalet üzere hükmeden, başkasını müdahale ettirmeden idare eden" mânâsında ilâhî isim.
    hakîmâne: hikmetlice.
    hâkimâne: hükmedercesine.
    hakîmiyet: hakîmlik.
    hâkimiyet: hâkimlik.
    hakîr: aşağı, küçük, önemsiz.
    Hakk: ALLAH .
    hakk: doğru, gerçek, pay, adalet, din.
    hâkk: kazma, oyma.
    hakkalyakîn: kendisi yaşamışcasına en yüksek seviyede bilme.
    hakkan: gerçekten, doğrusu.
    hakkaniyet: gerçeklik ve doğruluk.
    haknümâ: hakkı gösteren.
    hakperest: hakka pek düşkün.
    hakperestâne: hakka pek düşkün biri gibi.
    hakşinas: hakkı tanıyan.
    hâl: durum, görünüş, nitelik, şimdi, tâkat.
    hal: yapıp bitirme, indirme.
    hâlâ: şimdi, henüz.
    halâs: kurtuluş.
    halâskâr: kurtarıcı.
    hâlât: hâller.
    halâvet: tatlılık, şirinlik.
    halâyık: hizmetçi.
    hâle: ay çevresinde görülen parlak daire, ayla.
    halecân: kalbin çarpıntısı.
    hâledâr: hâleli.
    halef: birinin yerine geçen.
    halel: bozukluk, zarar.
    haleldâr: bozulmuş, zarar görmüş.
    hâlen: durumca, şimdi de.
    hâlet: hâl, durum.
    hâletinezi: can çekişme.
    half: arka.
    Hâlık: yaratıcı.
    Hâlıkıyet: yaratıcılık.
    hâlî: boş, tenha.
    hâlî: hâlle ilgili.
    halîc: liman, koy.
    haliçe: küçük halı.
    hâlid: sonsuz.
    hâlif: yeminli, sözleşen.
    halîfe: öncekinin yerine geçen, Peygamberimizin vekili.
    hâlihâzır: şimdiki durum.
    hâlik: helâk olan, yıkılan, bozulan, silinen.
    halîl: samimi dost.
    halîliye: dostane münasebet ve samimi kardeşlik.
    Halîlullah: "ALLAH ın dostu" mânâsında ibrahim aleyhisselâmın namı.
    halîm: yumuşak huylu, kızmayan.
    halîme: yumuşak huylu kadın, Peygamberimizin süt annesi.
    hâlis: saf, duru, katışıksız.
    hâlisâne: halisçe.
    hâlisen: halis olarak.
    hâlisiyet: halislik, saflık, duruluk.
    halita: karışık olan, karma.
    hâliyet: hâl oluş.
    halk: insan topluluğu.
    halk: yaratma.
    halka: daire, çember.
    halkışer: kötüyü yaratma.
    hallâc: pamuğu didik didik eden.
    Hallâk: yaratan.
    hallâkiyet: yaratıcılık.
    hallisnâ: bizi kurtar.
    hallüakd: çözme ve düğümleme.
    hallüfasl: çözme ve ayırma.
    hallüsinasyon: olmayanı varmış gibi hissetme.
    halt: karıştırma, hata.
    halûk: iyi huylu.
    halvet: tenha yerde yalnız kalmak.
    halvethâne: yalnız kalınan yer.
    Halvetî: gizliliğe önem veren bir tarikatın mensubu.
    hamâkat: ahmaklık, bönlük.
    Hâmân: Firavunun veziri.
    hamâset: kahramanlık.
    hamd: medih ve şükür.
    hamdele: Elhamdülillah sözü.
    hamdüsenâ: medih, şükür ve övgü.
    hâme: kalem.
    hamele: taşıyanlar, yüklenenler.
    hâmızıkarbon: karbondioksit.
    hâmî: himaye edici, koruyucu.
    hâmîd: hamdeden.
    hâmie: çamurlu, dumanlı.
    hâmil: yüklenen.
    hâmile: yüklü, gebe.
    hâmisen: beşinci olarak.
    hamiyet: din ve millet gibi önemli değerleri koruma ve bunlara hizmet etme duygusu.
    hamiyetfurûş: hamiyetlilik taslayan.
    hamiyetkâr: hamiyetli.
    hamiyetperver: hamiyetsever.
    haml: yük, yüklenme, yükleme.
    hamle: yüklenme, saldırma.
    hamletme: yükleme.
    hamr: şarap.
    hamrâ: kırmızı.
    hamse: beş.
    hamûle: yük.
    hamûş: susmuş.
    han: eski zaman oteli.
    hân: hükümdar.
    han: "okuyan" mânâsında son ek.
    hân: sofra.
    Hanbelî: bir mezhep, bu mezhepten olan kimse.
    hançere: gırtlak.
    handân: gülen.
    hande: gülüş.
    hâne: ev.
    hânedân: asil ve köklü aile.
    Hanefî: bir mezhep, bu mezhepten olan kimse.
    hânende: şarkıcı.
    hangâh: tekke.
    hanîf: islâmdan önce eski dinlerin kalıntılarıyla kulluk eden kimse.
    hanîn: arzudan gelen inleme, sızlanma.
    hanîs: yemini bozan.
    hankâh: tekke.
    Hannân: "çok acıyan, pek acıyıcı" mânâsında ilâhî isim.
    hannâs: şeytan.
    hanumân: ev, ocak.
    hanzale: meyvesi acı bir bitki.
    haps: hapis.
    har: diken.
    harâb: harap, yıkık.
    harâbe: yıkıntı.
    harâbegâh: yıkıntı yeri.
    harâbezâr: yıkılmış yer.
    harâbiyet: haraplık.
    harac: müslüman olmayanlardan alınan vergi.
    harâm: dince yasak edilmiş şey.
    harâmî: haydut, yolkesen.
    harâmiyet: haramlık, yasaklık.
    harârât: hararetler, sıcaklıklar.
    harâret: sıcaklık, ısı.
    harb: savaş.
    harbî: düşman.
    harbiye: harble ilgili, askeri okul.
    harc: gider, vergi.
    hardal: tohumları küçük bir bitki.
    hardale: hardal tanesi.
    harec: zorluk, sıkıntı.
    harekât: hareketler.
    hareke: Kurân harflerinin okunuşunu belirleyen işaretler.
    hareket: kımıldanma, davranma.
    harem: herkesin giremeyeceği yer, aile, eş.
    Haremeyn: Mekke ve Medine.
    Haremişerîf: kâfirlerin giremeyeceği Kâbe ve civarı.
    harf: alfabenin kendi başına bir mânâsı olmayan her işareti.
    harfiye: harf gibi olan şeyler.
    hârık: yakıcı, yakan.
    hâric: dış, dışarı, dışarıdan.
    haricen: dışarıdan.
    Haricî: Haricîler denilen asiler hareketine mensub kimse.
    haricî: dışa ait, dış ile ilgili.
    Haricîler: islâm tarihindeki asi ve sapık topluluklardan biri.
    hariciye: dışişleri.
    hârika: normalin üstünde olup hayret uyandıran şey.
    hârikanümâ: harika gösteren.
    hârikapîşe: harika eserler yapan.
    harikıyet: harikalık.
    hârikulâde: olağanüstü.
    harîm: herkesin girmesi yasak yer, harem.
    Harîrî: Makamât adlı eseri yazan ünlü edibin ünvanı.
    hâris: ekici.
    hâris: hırslı, açgözlü.
    harîs: aşırı hırslı.
    harita: bir yerin coğrafî durumunu bildiren çizgiler.
    hark: yakma.
    hârre: çok sıcak.
    hars: sürme, koruma, ekme, kazanma.
    Hârûn: Musa aleyhisselâmın kardeşi olan peygamber.
    Hârût: sihir belleten iki melekten birinin ismi.
    hâs: özel.
    hasâd: hasat, ürün kaldırma.
    hasâil: hasletler, huylar, nitelikler.
    hasâis: hasseler, nitelikler.
    Hasan: Peygamber Efendimizin büyük torunu.
    hasârât: zararlar.
    hasâret: zarar, ziyan.
    hasâset: yoksulluk, düşkünlük.
    hasb: göre, dolayı, için, cihetiyle.
    hasbelbeşeriyye: insanlık dolayısıyla.
    hasbelkader: kaderden dolayı.
    hasbetenlillah: ALLAH için.
    hasbî: karşılık beklemeyen.
    hasbihâl: görüşüp konuşma.
    hasbiye: "hasbünALLAH ü ve nîmel vekil" sözü.
    hasbünâ: bize yeter.
    haseb: dolayı, sebebi, gereği.
    hased: haset, kıskançlık.
    hasen: güzel, güzellik.
    hasenât: güzel şeyler.
    hasene: güzel şey, sevap.
    hasf: ay tutulması.
    hâsıl: ortaya çıkan, ürün.
    hâsılât: ürün, gelir.
    hâsılıbilmasdar: masdarla oluşan fiilin uygulanmasından çıkan sonuç.
    hasım: düşman, muhalif.
    hâsid: haset eden, kıskanan.
    hasîn: sağlam.
    hasîr: hasret çeken.
    hasîr: zarara uğrayan.
    hasîs: basit, ufak, kötü.
    hâsiyet: özellik, özel fayda.
    haslet: huy, nitelik.
    hasm: düşman, muhalif.
    hasmâne: düşmanca.
    hasnâ: güzel kadın.
    hasr: yalnız biri için ayırma.
    hasret: özleyiş.
    hâss: özel.
    hassa: özellik, duygu.
    hassâs: duyarlı.
    hassâse: duyma melekesi.
    hassâsiyet: duyarlılık.
    hâssaten: özellikle.
    hasse: duyu, duygu.
    hasûd: kıskanan.
    hasûdâne: kıskanırcasına.
    hâşâ: asla.
    haşerât: böcekler.
    haşere: böcek.
    haşhaş: bir bitki türü.
    hâşî: huşûlu.
    Hâşimî: Peygamberimizin sülâlesinden.
    haşîn: kırıcı, katı.
    haşir: ölümden sonra dirilip toplanma.
    hâşir: toplayan, haşreden.
    hâşiye: sayfanın altındaki açıklama yazısı.
    haşmet: büyüklük, ihtişam, görkem.
    haşmetkârâne: haşmetlice.
    haşmetnümâ: haşmet gösteren.
    haşr: ölümden sonra dirilip toplanma.
    haşruneşr: dirilip toplanma ve yayılma.
    haşv: fazladan söz, haşiv.
    haşyet: sevgiyle karışık korku.
    hat: yazı, çizgi, sınır.
    hatâ: yanlış, yanlışlık.
    hatab: odun.
    hatâender: hata içinde.
    hatâkâr: hatalı.
    hatâkârâne: hata edercesine.
    hatar: tehlike, uçurum.
    hatâyâ: hatalar.
    Hâtem: cömertliğiyle tanınan bir zengin.
    hatem: mühür, son.
    hatemiyet: hatemlik.
    Hâtemülenbiyâ: nebilerin sonuncusu olan Peygamberimiz.
    hatf: göz kamaştırma.
    hâtıf: göz kamaştıran.
    hâtır: akıl, zihin, hâl, gönül, değer.
    hâtırâ: anı, akılda kalan.
    hâtırât: hatıralar.
    hatiâ: hata, yanlış.
    hatiat: hatalar, yanlışlar.
    hatîb: konuşmacı, hatip.
    hâtif: sesi işitilen görünmez varlık.
    hâtime: son, son söz.
    hatip: konuşan, hitap eden.
    hatm: bitirme.
    hatme: baştan sona okuyup bitirme.
    hatt: sınır, çizgi, yazı, yol.
    hattâ: bile, hem, üstelik.
    hattab: oduncu.
    hattat: güzel yazı yazan kimse.
    hatve: adım, bölüm.
    havâdis: hâdiseler, olaylar, haber.
    havaî: hava ile ilgili.
    havâic: ihtiyaçlar.
    havâle: işin görülmesini başka birine bırakma.
    havâlî: yöre, taraf.
    havârık: harikalar.
    havârî: isa aleyhisselâmın yardımcısı.
    Havâric: sapık bir anlayışın sahibi olan Haricîler.
    havîriyyûn: havariler.
    havas: seçkinler.
    havâss: duyular, duygular.
    havâtıf: göz kamaştıran şeyler.
    havâtır: hatıralar.
    havâtim: mühürler, sonlar.
    havf: korku.
    havah: ALLAH korkusu.
    hâvî: kapsayan.
    hâviye: cehennem.
    havl: kuvvet, korku.
    havsala: kavrama kabiliyeti.
    havz: havuz.
    havza: sınırlı bölge.
    hayâ: utanma hissi.
    hayâl: insanın kafasında tasarladığı şey.
    hayâlâlûd: hayâlle karışık.
    hayâlât: hayâller.
    hayâlen: hayâl olarak.
    hayâlet: gerçek olmayan görüntü.
    hayâlî: hayâl ürünü olan.
    hayâliyyûn: hayâl edilen şeyleri gerçek kabul edenler.
    hayâlperest: hayâl peşinde koşan.
    hayat: dirilik, canlılık.
    hayatâlûd: hayatla karışık.
    hayatdâr: hayatlı.
    hayatfeşân: hayat saçan.
    hayatî: hayatla ilgili, önemli.
    hayatiyet: canlılık.
    hayatkârâne: hayatlı bir şekilde.
    hayatperest: yaşamaya pek düşkün olan.
    hayatperverâne: hayatı severcesine.
    haybet: elde edememe, mahrumluk.
    haydar: cesur, yiğit, Hazreti Ali.
    haydût: yol kesici.
    hayfâ: yazık!
    hayhay: baş üstüne.
    hayırhâh: iyilikçi.
    hayız: kadınlarda her ayın belirli günlerinde kanama ile kendini gösteren özel bir hâl, âdet hâli, hayz.
    haylaz: yaramaz, aylak.
    hayli: oldukça.
    haylûlet: araya girip perde olma, kapama.
    hayme: çadır.
    haymenişîn: çadırda oturan.
    hayr: iyilik.
    hayrân: çok beğenmiş, şaşıp kalmış.
    hayrât: hayırlar, iyilikler.
    hayret: şaşma.
    hayretâlûd: hayretle karışık.
    hayretbahşâ: hayret veren.
    hayretefzâ: hayret artıran.
    hayretengiz: hayret veren.
    hayretfezâ: hayret artıran.
    hayretkâr: hayretli.
    hayretkârâne: hayret edercesine.
    hayretnümâ: hayret içinde bırakan.
    hayretnümûn: hayret veren, şaşırtan.
    hayriyet: hayırlılık, iyilik.
    hayrülhalef: bırakılan yeri dolduran hayırlı kimse.
    haysebeyse: kararsızlık, karışıklık, darlık.
    haysiyet: değer, saygınlık.
    haysiyetiyle: bakımından.
    haysülâyeşûr: hissedilmeksizin.
    hayt: ip, bağ.
    hayvân: hayatlı, canlı, diri.
    hayvânât: hayvanlar, canlılar.
    hayvânî: hayvanla ilgili.
    hayvâniyet: hayvanlık.
    Hayy: ezelden beri hayat sahibi olan ALLAH .
    hayy: diri, canlı.
    hayye: gel, haydi!
    hayyealelfelâh: tam bir kurtuluşa gelin!
    hayyiz: yer, yön, hacim.
    hayz: hayız.
    hâzâ: bu, şu, o.
    hazâin: hazineler.
    hazâkat: ustalık, uzmanlık.
    hâzâminfadlırabbî: bu RABBİMin fazlındandır.
    hazân: sonbahar, güz.
    hazar: barış zamanı.
    hazer: çekinme.
    hazerat: büyükler.
    hazf: çıkarma, silme.
    hâzık: işini iyi bilen, uzman.
    hâzım: sindirici.
    hâzır: hazırda, huzurda olan.
    hâzırâne: orada gibi.
    hâzırûn: orada olanlar.
    hazîn: hüzünlü, üzüntü verici.
    hazînâne: hüzünlü bir hâlde.
    hazîne: altın, para ve mücevher gibi kıymetli şeylerin saklandığı yer.
    hazînedâr: hazine görevlisi.
    hazm: düşünceli hareket, sabır, sindirme.
    hazmınefs: kendi adına sabretme, içine sindirme.
    hazravât: yeşillikler.
    hazret: saygı ifadesi.
    hazz: haz, hoşlanma.
    hebâ: boşa gitme.
    hebâenmensûrâ: boşuboşuna.
    Hebenneka: ahmaklığı ile tanınmış bir adam.
    hecâ: ses artıran harfler, harflerin dizilişi.
    hecâî: heca ile ilgili.
    heccâv: hicveden, yeren.
    hedâyâ: hediyeler.
    hedef: gaye, nişan tahtası.
    heder: boşa gitme.
    hediye: armağan.
    hedm: yıkmak.
    hegemonya: üstünlük ve baskı.
    hekîm: doktor, hikmet sahibi.
    helâk: mahvolma, yıkılma.
    helâket: helâk olma, yıkılma.
    helâl: dinin izin verdiği şey.
    helezon: gittikçe daralan iç içe daireler.
    helminmezîd: daha yok mu?
    helümmecerrâ: çek beri getir, var kıyas eyle!
    hem: aynı, birlikte.
    hemcins: aynı cinsten.
    hemdest: el ele, birlikte.
    hemec: at sineği.
    hemeezost: hepsi ondandır.
    hemeost: hepsi odur.
    hemheme: rüzgârın tesiriyle çıkan yaprak sesi.
    hemşehri: aynı şehirden.
    hemşîre: kız kardeş, bacı.
    hemtâ: eş, benzer.
    hemze: elif harfi.
    hendek: kazılan uzun ve derin çukur.
    hendese: geometri, mühendislik.
    hendesevârî: geometrik.
    hendesî: geometri ile ilgili.
    hengâm: an, sıra, zaman.
    hengâme: gürültü patırtı.
    henîenleküm: afiyet olsun, helâl olsun, tebrik ederim.
    hercâî: yanar döner, gelgeç.
    hercümerc: karmakarışık.
    herçibâdâbâd: her ne olursa olsun.
    herdem: her zaman.
    herîf: âdi adam.
    Herkül: kuvvetiyle meşhur bir Yunanlı.
    herze: boş söz.
    herzegû: saçmasapan konuşan.
    herzekârâne: saçmasapan konuşarak.
    hesâbât: hesaplar.
    hevâ: nefsin istekleri, kötü arzular, hava.
    hevâî: uçarı, nefsine düşkün, sorumsuz.
    hevâiye: hava gibi olan lâtif şeyler.
    hevâmm: böcekler.
    hevâperest: yasak arzuları peşinde koşan.
    hevâperestâne: yasak arzuların peşinde koşarcasına.
    hevâtif: seslenen görünmez cinler.
    heves: gelip geçici istek, arzu.
    hevesât: hevesler, geçici arzular, yasak istekler.
    hevesî: hevesle ilgili.
    heveskâr: hevesli.
    heveskârâne: heves edercesine.
    hevesperverâne: hevesine düşkün bir biçimde.
    hevheve: yaprakların sesleri.
    heyâkil: heykeller, putlar.
    heyât: biçimler, görünüşler, topluluklar.
    heybet: hürmetle karışık korku uyandıran hâl.
    heyecân: coşkunluk, şiddetli hislenme.
    heyecânât: heyecanlar.
    heyelân: toprak kayması.
    heyêt: şekil, duruş, görünüş, topluluk, gök ilmi.
    heyhât: yazık, ne yazık!
    heykeltıraş: heykel yapan.
    heylûlet: araya girme, perdeleme, kapama.
    heyûla: korkutucu hayâl, felsefede eşyanın aslı kabul edilen şey.
    hezâr: bin.
    hezârân: binler.
    hezecât: ezgiler.
    hezeliyât: ciddi olmayan sözler.
    hezeyan: saçmalık, saçmalama.
    hezeyanvârî: saçmalarcasına.
    hezîmet: bozgun.
    hezl: saçma, uydurma.
    hıfz: saklama, koruma, ezber.
    hıkd: kin, intikam arzusu.
    hıllet: candan arkadaşlık.
    hınsıyemîn: yemin bozma.
    hınzır: domuz.
    Hırâ: Peygamberimize ilk vahyin geldiği mağara, Hira.
    hırka: kalınca kumaştan yapılmış elbise.
    hırkat: yanma.
    hırs: aç gözlülük, aşırı düşkünlük.
    hırz: koruma, saklama.
    hırzıcân: canı gibi koruma.
    hısâl: güzel huylar.
    hısâs: hisseler, paylar.
    hısn: kale, sığınak.
    hısset: düşüklük, adilik, küçüklük.
    hışm: öfke, hiddet.
    hıyâbân: iki tarafı ağaçlık yol.
    hıyânet: hainlik.
    hızân: hazine.
    Hızır: Kurânda adı geçen mübarek bir zatın ismi.
    hızlân: zarar, rahmetten mahrumiyet.
    hibe: bağış.
    hicâb: perde, utanma.
    Hicaz: Mekke ve Medinenin bulunduğu yer.
    hicrân: ayrılık, ayrılık acısı.
    hicret: göç, Peygamberimizin Medineye göçü.
    Hicrî: Hicretle başlayan takvime göre.
    hicv: hiciv, yerme, taşlama.
    hiç: boş, değersiz.
    hiçâhiç: bomboş.
    hidâyet: islâm yolu.
    hidâyetbahş: hidayet veren.
    hidâyetedâ: hidayet verici.
    hiddet: öfke.
    hidemât: hizmetler.
    hiffet: hafiflik.
    hikâyât: hikâyeler.
    hikâye: öykü.
    hikâyet: hikâye.
    hikem: hikmetler.
    hikemiyât: hikmetler, hikmetli sözler.
    hikmet: gaye, felsefe, gizli sebep, faydalı söz, bilgi.
    hikmetdârâne: hikmetlice.
    hikmetedâ: hikmetli.
    hikmetfeşân: hikmet saçan.
    hikmetmedar: hikmet kaynağı.
    hikmetnümâ: hikmet gösteren.
    hikmetperverâne: hikmetsevercesine.
    hilâf: karşı, zıt, aykırı.
    hilâfet: halifelik, Peygamberimizin mânevî mirası.
    hilâfî: ihtilaf sebebi olan.
    hilâfiye: ihtilaf konuları.
    hilâl: ara, aralık.
    hilâl: incecik yeni ay.
    hilât: süslü elbise, kaftan.
    hîle: düzen, aldatma.
    hîlebâz: hile yapan.
    hîlekâr: hileci.
    hîlekârâne: hile edercesine.
    hilkat: yaradılış.
    hilkaten: yaradılışça.
    hill: helâl.
    hilm: yumuşaklık, kızmama.
    hilye: güzel sıfatlar, Peygamberimizi tasvir eden yazılar.
    himar: eşek.
    himâye: koruma.
    himâyegerde: korunmuş.
    himâyet: koruma.
    himâyetkâr: koruyucu.
    himayetkârâne: korurcasına.
    himem: himmetler.
    himmet: kayırma, yardım, emek.
    hîn: zaman, vakit.
    hînâ ki: vakta ki, ne zaman ki.
    Hirâ: Peygamberimize ilk vahyin geldiği mağara.
    hisâr: kale.
    hiss: duygu.
    hisse: pay.
    hissedâr: hisseci, pay alan.
    hissen: duygu bakımından.
    hissetmek: sezmek.
    hissî: hisle ilgili, hissedilen.
    hissikablelvukû: önsezi.
    hissiyât: duygular.
    hitâb: hitap, konuşma.
    hitâbât: konuşmalar.
    hitâbe: konuşma.
    hitâben: konuşmakla.
    hitâbet: konuşma, nutuk.
    hitam: son.
    hitap: konuşma.
    hizâ: sıra, düzlük.
    hizb: bazı duaların ve ayetlerin bir araya getirilmesiyle oluşan kitap.
    hizb: parti, topluluk, gurup.
    mücahit: ALLAH a îman eden topluluk.
    hizbüşşeytan: şeytana uyan topluluk.
    hizlân: ilâhî rahmetten mahrum kalmak.
    hizmet: emir dinleyip iş görme.
    hizmetkâr: hizmet eden.
    hoca: ilim öğreten kimse.
    hocavârî: hoca gibi.
    hod: kendi.
    hodbîn: bencil, kendini gören.
    hodbînâne: hodbince, bencilce.
    hodendiş: kendini düşünen.
    hodfikir: kendi fikrini beğenen.
    hodfurûş: kendini öven.
    hodfurûşâne: kendini övüp beğendirmeye çalışarak.
    hodgâm: kendini beğenmiş, bencil.
    hodperest: kendine düşkün.
    hodpesend: kendini beğenen.
    hodpesendâne: kendini beğenmişcesine.
    hokka: mürekkep kabı.
    hor: değersiz, adi.
    Horhor: Bediüzzaman Hazretlerinin medreselerinden biri.
    hoş: gönül okşayan.
    hoşâmedî: hoşgeldin.
    hoşnud: memnun.
    hoşsohbet: sohbeti tatlı.
    hû: o, ALLAH .
    hubâb: daneler, tohumlar.
    hubb: sevgi.
    hubbucâh: makam sevgisi.
    hubûb: tohumlar.
    hubûbât: tohumlar, tahıl.
    Hûd: Ad kavminin peygamberi.
    Hudâ: Rab, ALLAH .
    hudâ: hile, düzen.
    Hudâbîn: hakkı gören, ALLAH ı tanıyan.
    Hudâperest: ALLAH a tapan.
    huddam: hizmetçi, hizmet eden cin.
    hudr: yeşillik.
    hudûd: sınır.
    hudûs: sonradan var olma.
    huffaş: yarasa.
    huffâz: hafızlar.
    hufre: çukur.
    hukuk: haklar, haklarla ilgili ilim.
    hukukî: hukukla ilgili.
    hukukiyyûn: hukukçular.
    hukukullah: ALLAH ın hakları.
    hulâsa: özet.
    hulâsaten: özetle.
    hulâsatülhulâsa: özetin özeti.
    hulefâ: halifeler.
    hulel: hulleler, güzel elbiseler.
    hulf: dönme, aykırılık.
    hulfülvaad: sözden dönme.
    hulk: huy, tabiat.
    hulkî: yaradılışla ilgili, yaradılıştan gelen.
    hulle: değerli elbise.
    hulûd: ebedîlik, ölmezlik.
    hulûk: ahlâklar, ahlakî özellikler.
    hulûl: girme, geçme.
    hulûs: halislik, saflık, arılık.
    hulûsiyet: halislik, samimilik, temizlik.
    hulyâ: hülya, kuruntu, hayâl.
    humarî: sarhoşluktan gelen sersemlik hâli.
    humk: ahmaklık.
    humma: bir ateşli hastalık.
    humret: kırmızılık.
    hums: beşte bir.
    humûd: şehvet yokluğu, soğukluk, isteksizlik.
    Huneyn: Peygamber Efendimizin savaşlarından biri.
    hunhâr: kan dökücü.
    hunnes-künnes: bir kısım yıldızlar.
    hurâfât: hurafeler.
    hurâfe: uydurma.
    hurâfetkârâne: hurafeli gibi.
    hurâfevârî: hurafe gibi.
    hurdebîn: mikroskop.
    hurdebînî: mikroskobik.
    hurfe: mahrumluk.
    hûrî: cennet kızı.
    hûrilîyn: tarifsiz güzellikte cennet kızı.
    hurmet: haramlık, yasaklık.
    hurmetiribâ: faizin haram olması.
    hûrşîd: güneş.
    hurûc: çıkma, çıkış.
    hurûf: harfler.
    hurûfât: harfler.
    hurûfumukattaa: sûre başlarındaki şifreli harfler.
    hurûş: coşma, bağırma.
    hurûşân: coşmalar, şamatalar.
    husûf: perdelenme, ay tutulması.
    husûfât: perdelenmeler, ay tutulmaları.
    husul: olma, oluş.
    husulpezîr: meydana gelen.
    husûmet: düşmanlık.
    husûmetefzâ: düşmanlık saçan.
    husûmetkârâne: düşmanca.
    husûs: iş, konu, özellik.
    hususan: hususca, özellikle.
    hususât: hususlar, konular.
    hususen: özellikle.
    hususî: özel.
    hususiyet: özellik.
    huşû: sevgiyle karışık korku.
    huşûnet: kabalık, kırıcılık.
    hût: balık.
    hutame: cehennem.
    hutbe: dinî konuşma.
    hutebâ: konuşmacılar.
    hutûr: hatırlama.
    hutut: çizgiler, yazılar.
    hutuvât: adımlar.
    huveynât: hayvancıklar, mikroplar.
    huveyne: hayvancık, mikrop.
    huy: insandaki yerleşmiş özellik.
    huz: al, tut.
    huzmâsafâdâmâkeder: safa vereni al keder vereni bırak.
    huzme: ışık demeti.
    huzû: tevazu hâli.
    huzûr: birinin yanında bulunma, rahatlık.
    huzûrî: huzurda olarak.
    huzûrkârâne: huzurda gibi, huzur duyarak.
    huzûz: hazlar.
    huzûzât: hazlar, hoşa giden şeyler.
    hüccet: senet, belge, delil.
    Hüccetülislam: "islâmın delili" mânâsında Gazalînin namı.
    hücciyet: hüccetlik.
    hüceyrât: hücreler.
    hüceyre: hücre.
    hücre: odacık, canlıların en küçük yapısı.
    hücûm: saldırı.
    hücumât: saldırılar.
    hüddam: hizmet edenler, hizmet eden cin.
    Hüdhüd: Süleyman aleyhisselâmın haberci kuşu.
    hükemâ: hakîmler, düşünürler.
    hükkâm: hâkimler, söz sahipleri, devlet adamları.
    hükm: hüküm, yargı.
    hüküm: yargı, egemenlik.
    hükümdâr: hüküm sahibi, devlet başkanı.
    hükümet: hükmetme, ülkeyi idare eden kimseler topluluğu.
    hükümfermâ: hüküm süren.
    hükümrân: hükmeden, sözü geçen.
    Hülagû: kan dökücü bir hükümdar.
    hülyâ: hayâl, kuruntu.
    hümâ: devlet kuşu, saadet.
    hümanizm: insancılık iddiasıyla insanı tanrılaştıran sapık bir felsefe.
    hümâyun: kutlu, mutlu.
    hüner: ustalık, beceri.
    hünerver: hünerli.
    hünkâr: padişah.
    hünsâ: cinsiyeti belli olmayan.
    hürmet: saygı, haramlık.
    hürmeten: saygı duyarak.
    hürmetkâr: saygılı.
    hürmetkârâne: hürmet edercesine.
    hürr: hür, serbest.
    hürriyet: hürlük.
    hürriyetperver: hürriyetsever.
    hürriyetşiken: hürriyet kırıcı.
    Hüseyin: Peygamberimizin torunu.
    hüsn: güzellik.
    hüsnüniyet: güzel niyet.
    hüsnüzân: güzel sanma.
    hüsrân: zarar, umduğunu bulamama acısı.
    hüsûf: ay tutulması, sönme.
    hüsün: güzellik.
    hüsünperest: güzellik düşkünü.
    hüsünşiken: güzellik bozucu.
    hüşyâr: uyanık.
    hüvALLAH : o ALLAH tır.
    hüve: o, ALLAH .
    hüvehüvesine: aynen.
    hüvelbâkî: baki olan ALLAH tır.
    hüviyet: öz, kimlik.
    hüzn: üzüntü.
    hüznengiz: hüzün veren, üzen.
    hüznengizâne: üzüntü veren bir hâlde.
    hüzün: üzüntü.
    hüzüngâh: hüzün yeri.
    Bu konu veya mesaj www.forumfokurtu.com sitesine aittir.

  9. #9

    • Asistan Moderatör
    • Offline

    Üyelik tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Standart

    I

    ırak: uzak.
    ırâka: akıtma.
    ırk: kök, soy.
    ırz: namus, iffet.
    ırza: Razı etme.
    ıskat: düşürme.
    ıslâh: iyileştirme.
    ıslâhât: iyileştirmeler.
    ıslâhhâne: ıslahevi.
    ısrar: ayak direme.
    ıstıfâ: ayıklanma, saflaşma.
    ıstılâh: bir kelimenin belli bir ilim dalında kazandığı anlam, terim.
    ıstılâhât: ıstılahlar, terimler.
    ıtlâk: sınırlandırmama, salıverme.
    ıtnab: sözü uzatma.
    ıtr: ıtır, güzel koku.
    ıtriyyat: güzel kokular.
    ıttılâ: bilgi, bilme.
    ıttırad: düzenli gidiş.
    ıyâdet: hastayı ziyaret edip hatırını sormak.
    ıyâl: bir kimsenin geçindirmek zorunda olduğu kişiler.
    ıyaz: sığınma.
    ızdırabat: ızdıraplar, acılar, darlıklar, sıkıntılar.
    ızrar: zarar verme.
    ıztırâb: acı, darlık, sıkıntı.
    ıztırâr: zorda kalma.
    ıztırâren: zorda kalarak.
    ıztırârî: mecburi.
    Bu konu veya mesaj www.forumfokurtu.com sitesine aittir.

  10. #10

    • Asistan Moderatör
    • Offline

    Üyelik tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Standart

    İ

    iâde: geri verme.
    iâdeten: geri vererek.
    iânât: yardımlar.
    iâne: yardım.
    iâşe: geçindirme, besleme.
    ibâ: çekinme.
    ibâd: kullar.
    ibâdât: ibadetler.
    ibâdet: ALLAH ın emirlerini yerine getirmek.
    ibâdetgâh: ibadet yeri.
    ibâdethâne: ibadet evi.
    ibâdetkâr: ibadetli, ibadet eden.
    ibâdullah: ALLAH ın kulları.
    ibâhât: haram olmayanlar.
    ibâhe: helâl kılma.
    ibâhiyye: haramı helâl sayan sapkınlar.
    ibârât: ibareler, metinler, yazılar.
    ibâre: metin, yazı.
    ibâret: meydana gelmiş, kadar.
    ibdâ: yoktan örneksiz yaratma.
    ibhâm: kapalı bırakma, açıklamama.
    ibkâ: sürekli kılma, bakileştirme.
    iblâğ: ulaştırma.
    iblis: şeytan.
    iblisâne: şeytanca.
    ibn: oğul, oğlu.
    ibnullah: "ALLAH ın oğlu" mânâsında sapkınlık ifade eden bir tabir.
    ibnüzzaman: zamanın oğlu, devrin adamı.
    ibrâ: temize çıkarma.
    ibrâhimvârî: ibrahim aleyhisselâm gibi.
    ibrânî: Yahudi sülalesi, o sülaleden olan kimse.
    ibrâz: gösterme.
    ibre: ölçü aletlerindeki iğne.
    ibret: bir hâdiseden alınan ders.
    ibretâmiz: ibret öğreten.
    ibretfeşân: ibret saçan.
    ibretnümâ: ibret gösteren.
    ibrik: bir su kabı.
    ibrişim: ipekten yapılmış iplik.
    ibtâl: bozma, boşa çıkarma, uyuşturma.
    ibtâlihis: duyguları uyuşturma, anestezi.
    ibtidâ: başlangıç.
    ibtidâî: ilkel.
    ibtilâ: tiryakilik, düşkünlük.
    ibtizâl: çokluktan dolayı değer kaybı.
    îcâb: lüzum, gerek.
    îcâbât: gerekler, cevap vermeler.
    icâbet: cevap verme.
    icâbî: icapla ilgili, gerekli.
    îcad: yoktan yaratma.
    îcadî: yaratmayla ilgili.
    îcâr: kiralama.
    îcâre: kira, gelir.
    icâz: az sözle çok mânâ anlatma.
    îcâz: benzerini yapmakta insanı âciz bırakan.
    icâzât: izinler, diplomalar.
    icâzdârâne: az sözle çok mânâ anlatırcasına.
    icâzet: izin.
    icâzetnâme: diploma.
    îcâzî: icazla ilgili, mûcize olan.
    icâzkâr: icazlı, sözü az mânâsı çok.
    îcâzkârâne: benzerini yapmakta insanı âciz bırakırcasına.
    îcâzvârî: mûcize gibi.
    icbâr: zorlama.
    icl: dana.
    iclâ: cilalama.
    iclâl: saygı göstermek, büyüklük.
    iclâs: oturtma, tahta çıkarma.
    icmâ: toplama, büyük âlimlerin bir mesele üzerinde birleşmeleri.
    icmâen: topluca, birleşerek.
    icmâkârâne: topluca.
    icmâl: özetleme.
    icmâlen: kısaca, özetle.
    icmâlî: kısa, özlü.
    icrâ: uygulama, yapma.
    icrâât: uygulamalar, yapmalar.
    ictihâd: âyet ve hadîslerden hüküm çıkarma, içtihat.
    ictihâdât: hüküm çıkarmalar.
    ictihâdî: içtihatla ilgili.
    ictihâdîye: içtihatla ilgili olan.
    ictimâ: toplanma, içtima.
    ictimâât: toplanmalar.
    ictimâî: toplumla ilgili.
    ictimâiyyât: sosyoloji, toplumbilim.
    ictimâiyyûn: toplumbilimciler.
    ictinâ: meyve toplama.
    ictinâb: içtinap, sakınma, kaçınma.
    îd: bayram.
    îdâd: hazırlama.
    îdâdî: hazırlıklık devresi.
    îdâdiye: hazırlamayla ilgili, eskiden lise seviyesindeki okul.
    îdam: yok etme, öldürme.
    idâme: devam ettirme.
    idâre: yönetme, yönetim.
    idbâr: düşkünlük.
    iddet: kocası ölen kadının bekleme süresi.
    iddia: tez, direnme.
    iddiaen: iddia ederek.
    iddianâme: iddiaların toplandığı yazı, metin.
    iddihâr: biriktirme.
    iddihârât: biriktirmeler.
    ideâl: gaye, ülkü.
    ideoloji: fikir sistemi.
    idgam: gizleme.
    idhâl: içeri alma, ithal.
    idhâlât: dışarıdan alımlar, ithalat.
    idlal: saptırma, sapma.
    idman: alıştırma.
    idrâk: kavrayış.
    idrâr: sidik.
    idris: ilk elbiseyi diken peygamber.
    îfâ: ödeme, yerine getirme.
    ifâdât: anlatımlar.
    ifâde: anlatım.
    ifâkat: iyileşme.
    ifâza: feyizlendirme.
    iffet: namusluluk.
    ifhâm: anlatma.
    ifhâm: susturma.
    ifk: iftira.
    iflâh: kurtulma.
    iflâs: fakirleşme.
    ifnâ: yok etme.
    ifrağ: dönüştürme.
    ifrat: aşırılık.
    ifratâlûd: aşırılıkla karışık.
    ifratkâr: aşırı giden.
    ifratkârane: aşırı gidercesine.
    ifratperver: aşırılığı seven.
    ifratperverâne: aşırılığı severcesine.
    ifrâz: ayrılma, akma, salgı.
    ifrâzât: akıntılar, salgılar.
    ifrit: tehlikeli cin.
    ifsâd: bozma.
    ifsâdât: bozmalar.
    ifşâ: gizli olanı açıklama.
    ifşâât: ifşalar.
    iftihar: övünme, kıvanma.
    iftiharkârane: övünürcesine.
    iftikar: fakirliğini bilip gösterme.
    iftikarat: fakirliğini bilip göstermeler.
    iftira: birine aslı olmayan bir suç yükleme.
    iftirak: ayrılma.
    iftiraname: iftira yazısı.
    iftiras: parçalama.
    iftitah: namaza başlarken alınan tekbir.
    iğbirar: kırılma, gücenme.
    iğdab: öfkelendirme.
    iğdiş: burulmuş.
    iğfal: aldatma, ayartma.
    iğfalât: iğfaller, aldatmalar.
    iğlak: kapalılık, anlaşılmazlık.
    iğtinam: yağmalama.
    iğtişaş: karışıklık.
    iğva: azdırma, baştan çıkarma.
    ihafe: korkutma.
    ihâle: işi uygun olana verme.
    îhâm: vehme düşürme.
    ihânet: hainlik.
    ihânetkâr: ihanetçi, hain.
    ihânetkârâne: ihanet edercesine.
    ihâta: çevirme, kuşatma, kavrayış.
    ihâtât: ihatalar, kuşatmalar, kavrayışlar.
    ihbar: haber verme.
    ihbarât: haber vermeler.
    ihdâ: îman yolunu gösterme, hediye etme.
    ihdâs: yeni bir şey ortaya çıkarma.
    ihfa: gizleme.
    ihkak: hakkı yerine getirme.
    ihkakıhak: hakkı sahibine vermek.
    ihkâm: sağlamlaştırma.
    ihlâf: yemin ettirme.
    ihlâk: helâk etme, yok etme.
    ihlâl: bozma, sakatlama.
    ihlâs: her işi ALLAH için yapmak.
    ihmâl: boşlama, savsaklama.
    ihrâc: ihraç, çıkarma, dışarı atma.
    ihrâcât: dışarıya mal satma.
    ihrak: yakma.
    ihram: hacıların elbisesi.
    ihrâz: kazanma, erişme.
    ihsâ: sayma.
    ihsan: güzelce verme, iyilik.
    ihsanât: ihsanlar.
    ihsanperver: ihsan etmeyi seven.
    ihsâs: hissetme, hissettirme.
    ihtar: hatırlatma.
    ihtarât: hatırlatmalar.
    ihticâc: delil gösterme.
    ihtidâ: îman yoluna girme.
    ihtifâ: gizlenme.
    ihtifâl: tören.
    ihtifâlât: törenler.
    ihtikâr: malı kıymetlensin diye saklama.
    ihtilâc: çırpınma, seğirme.
    ihtilâf: anlaşmazlık, uyuşmazlık, ayrılık.
    ihtilâfat: anlaşmazlıklar, ayrılıklar.
    ihtilâfî: anlaşmazlık konusu.
    ihtilâl: ayaklanma, kargaşalık.
    ihtilâlât: ihtilâller, ayaklanmalar.
    ihtilâlkârâne: ihtilâl yaparcasına.
    ihtilâm: uyurken cenabet olma.
    ihtilât: karışma, görüşme.
    ihtilâtat: karışmalar, görüşmeler.
    ihtimal: olabilirlik.
    ihtimalat: ihtimaller.
    ihtimam: özen, özenme.
    ihtimamât: ihtimamlar, özenmeler.
    ihtimamkâr: ihtimamcı, özen gösteren.
    ihtimamkârâne: ihtimam gösterircesine, özenerek.
    ihtirâ: yepyeni bir şey ortaya çıkarma.
    ihtiram: hürmet etme.
    ihtiras: aşırı istek.
    ihtirasât: ihtiraslar, aşırı istekler.
    ihtiraz: çekinme.
    ihtisar: kısaltma.
    ihtisaren: kısaltarak.
    ihtisas: hissetme, duyumsama.
    ihtisas: uzmanlık.
    ihtisasat: hislenmeler, duygulanmalar.
    ihtisasat: uzmanlıklar.
    ihtişam: görkem, etkileyici görünüş.
    ihtiva: içine alma, kapsama.
    ihtiyacât: ihtiyaçlar.
    ihtiyac: gerek duyma, gerek duyulan şey.
    ihtiyar: seçme, isteme, yaşlı kimse.
    ihtiyare: ihtiyar hanım.
    ihtiyarem: ihtiyarım, yaşlıyım.
    ihtiyaren: seçerek, isteyerek.
    ihtiyarî: isteğe bağlı, istemekle.
    ihtiyarsız: istek dışı, istemeden.
    ihtiyat: ilerisini düşünerek davranma.
    ihtiyaten: ilerisini düşünerek.
    ihtiyatî: ihtiyatla ilgili.
    ihtiyatkâr: ihtiyatlı.
    ihtiyatkârane: ihtiyatlı bir biçimde.
    ihtizâr: çekinme, sakınma.
    ihtizaz: titreme, hoşlanma.
    ihtizazât: titremeler, hoşlanmalar.
    ihvân: kardeşler.
    ihvânî: kardeşlikle ilgili.
    ihvetî: kardeşim.
    ihyâ: canlandırma.
    ihzâr: hazırlama.
    ihzârât: hazırlamalar.
    ihzâriye: hazırlama.
    îka: yapma, etme.
    îkaât: yapıp etmeler.
    ikab: azap, eziyet, ceza.
    ikame: yerine koyma.
    ikamet: oturma, yerleşme.
    ikametgâh: oturulan yer, adres.
    îkan: kesin biliş.
    îkaz: uyarı.
    îkazât: uyarılar.
    îkazkâr: uyarıcı.
    îkaznâme: uyarma yazısı.
    ikbâl: yönelme, talihlilik, saadet.
    iklim: bir yerin hava durumu.
    ikmâl: tamamlama.
    iknâ: inandırma.
    ikra: oku!
    ikrâh: zorlama, tiksinme.
    ikrâm: ağırlama.
    ikrâmât: ikramlar.
    ikrâmiye: armağan olarak verilen para.
    ikrâr: söyleme, dile getirme.
    ikrâz: borç verme.
    iksir: çok tesirli ilaç.
    iktibas: alıntı, söz nakletme.
    iktibasen: alıntı yaparak.
    iktidâ: uyma.
    iktidâen: uyarak.
    iktidar: güçlülük.
    iktifa: yetinme.
    iktifaen: yetinerek.
    iktiham: dayanma, katlanma.
    iktiran: iki şeyin bir arada gelmesi, yakınlık.
    iktisa: giyinme.
    iktisâb: kazanma, edinme.
    iktisâd: tutum, harcamada aşırıya kaçmama, ekonomi.
    iktisar: kısaltma.
    iktiza: gerekme, gereklik.
    ilâ: "kadar" mânâsında ön ek.
    îlâ: yüceltme, yayma.
    ilââhir: sonuna kadar.
    ilââhirilâyet: âyetin sonuna kadar.
    ilâh: tanrı.
    ilâhe: tanrıça.
    ilâhî: ALLAH a dair.
    ilâhiyat: ALLAH tan bahseden ilim.
    îlâm: bildirme.
    îlâmnâme: bildirme yazısı.
    ilân: duyurma, duyuru.
    ilânât: ilanlar, duyurular.
    ilânihaye: sona kadar.
    ilânnâme: duyurma yazısı.
    ilâve: ek.
    ilâveten: ek olarak.
    îlâyıkelimetullah: ALLAH kelâmını yayma.
    ilbâs: giydirme.
    ilca: gereklilik, zorlama.
    ilcaât: gereklilikler, zorlamalar.
    ilel: sebepler, hastalıklar.
    ilelebed: sonsuza kadar.
    îlem: bil!
    îlemeyyühelazîz: bil ey azîz!
    ileyh: ona.
    ilga: kaldırma.
    ilhâd: dinsizlik.
    ilhâh: zorlama.
    ilhak: katma, ekleme.
    ilhâm: ALLAH tarafından kalbe gelen mânâ.
    ilhâmât: ilhamlar, kalbe gelen mânâlar.
    ilhâmen: ilham olarak.
    ilhâmî: ilhamla ilgili.
    ilka: ekme, bırakma.
    ilkaât: ilkalar, ekmeler.
    ilkah: dölleme, aşılama.
    illâ: ille, ne olursa olsun, özellikle.
    illALLAH : ALLAH dan başka.
    ille: sebep, illa.
    illet: hastalık.
    illet: asıl sebep.
    illiyet: sebeplik.
    illiyyîn: cennetin en yüksek yeri.
    illüzyon: cisimleri yanlış idrak etmek.
    ilm: ilim.
    ilmelyakîn: ilim yoluyla kesin biliş.
    ilmî: ilimle ilgili, ilme uygun.
    ilmihâl: "hâl ilmi" mânâsında herkese gerekli olan dinî hükümleri bildirmek maksadıyla yazılan kitaplara verilen isim.
    ilmiye: âlimler yolu.
    ilsâk: yapışma, bitişme.
    iltibas: karıştırma, ayıramama.
    ilticâ: sığınma.
    ilticâgâh: sığınak.
    ilticâkârâne: sığınırcasına.
    iltifât: lütfetme, gönül alma, güzel sözle okşama.
    iltifâtât: iltifatlar, gönül almalar, lütfetmeler.
    iltifâtkârâne: iltifat edercesine.
    iltihâb: yanma, kızışma.
    iltihak: katılma.
    iltihâm: kaynaşma.
    iltika: kavuşma.
    iltimas: kayırma.
    iltisak: kavuşma.
    iltiyâm: kaynaşma.
    iltizam: kayırma, taraf tutma, gerekli bulma.
    iltizamkârâne: taraf tutarcasına.
    iltizamperverâne: taraf tutmayı severcesine.
    ilyâs: Kuranda adı geçen bir peygamber.
    ilzâm: susturma, sözle üstün gelme, yenme.
    îmâ: dolayısıyle anlatma.
    imâd: direk.
    îmâen: ima ederek.
    îmâî: ima şeklinde.
    îmâl: yapma, yapım.
    îmâlât: yapmalar, yapımlar.
    imâle: meylettirme, uzun okuma.
    imam: namaz kıldıran kimse, büyük âlim, önder.
    imame: sarık, tesbih başı.
    imamet: imamlık, önderlik.
    imamımübîn: bir nevi kader defteri.
    imân: çok dikkatli olma.
    îmân: inanma.
    îmânî: îmanla ilgili.
    îmânperver: îmanı seven.
    îmar: yapma, onarma, şenlendirme.
    îmarât: imarlar, yapmalar, onarmalar.
    imâret: bayındırlık, fakirlere yemek verilen yer.
    îmarkârâne: imar edercesine.
    imâte: öldürme.
    imbik: süzme aleti.
    imdâd: imdat, yardım.
    imdâdât: yardımlar.
    imdi: şimdi.
    imha: bozma, yıkma, yok etme.
    imhâl: erteleme.
    imkân: olabilirlik.
    imkânât: imkânlar, olabilmeler.
    imkânî: olabilen.
    imlâ: doldurma, yazma bilgisi.
    imrân: Hazreti Meryemin babası.
    imrâr: geçirme.
    imsâk: el çekme, oruca başlama zamanı.
    imtidâd: uzama.
    imtihan: sınama.
    imtihanât: sınamalar.
    imtinâ: çekinme, yanaşmama, imkânsız olma.
    imtinân: minnet etme.
    imtisâl: misal edinme, benzemeye çalışma.
    imtisâlen: misal edinerek, uyarak.
    imtiyaz: ayrıcalık.
    imtiyazât: ayrıcalıklar.
    imtizâc: uyuşma, kaynaşma.
    imtizâcât: kaynaşmalar, uyuşmalar.
    imtizâckâr: uyuşan, kaynaşan.
    imtizâckârâne: kaynaşarak, uyuşarak.
    inâbe: günahı terkedip hakka yönelme.
    inâd: ayak direme, inat.
    inâdî: inada dayanan.
    inâm: nimetlendirme.
    inâmât: nimetlendirmeler.
    inâmperver: nimetlendirmeyi seven.
    inâs: kadınlar.
    inaş: hareketlendirme.
    inâyât: yardımlar.
    inâyet: yardım.
    inâyethâh: yardım isteyen.
    inâyetkâr: yardım eden.
    inâyetkârâne: yardım edercesine.
    inâyetnâme: yardım yazısı.
    inâyetperver: yardımsever.
    inbât: otun bitmesini sağlama.
    inbik: imbik, süzme âleti.
    inbisât: genişleme.
    incil: dört büyük ilâhî kitaptan biri.
    incilâ: cilâlanma, parlama.
    incilâb: celbedilme, çekilme.
    incimad: donma, katılaşma.
    incirar: çekilme, sona erme.
    incizâb: cezbedilme, çekilme.
    incizâbât: cezbedilmeler, çekilmeler.
    incizâr: çekilme.
    ind: yan, kat.
    indALLAH : ALLAH katında.
    indelbüleğa: ad***** göre güzel söz söyleyenler yanında.
    indelhâce: gerek duyulduğunda.
    indî: kendince, keyfî.
    indifâ: def olma, püskürme.
    indimaç: kenetlenme.
    indiras: bozulma, silinme.
    ineb: üzüm.
    infâk: nafaka verme.
    infâz: yerine getirme.
    infiâl: hareketlenme, kızma.
    infiâlât: infialler.
    inficâr: tan yerinin ağarması, tohumun çatlaması.
    infikâk: ayrılma, ayrışma.
    infilâk: patlama.
    infirad: teklik, benzersizlik.
    infisah: bozulma, dağılma.
    infisal: ayrılma.
    rgin-top:0cm;margin-right.0cm;margin-bottom:0cm; margin-left.0cm;margin-bottom:.0001pt;mso-pagination:none'>infitar: yarılma.
    inhidam: yıkılma.
    inhilâl: ayrışma, dağılma.
    inhimak: kapılma, düşkünlük.
    inhinâ: bükülme, eğrilme.
    inhirâf: sapma.
    inhisaf: tutulma.
    inhisar: bir şeyin sadece bir kişiye verilmesi, tekel.
    inhitat: düşme, çökme.
    inhizam: bozulma, dağılma, yenilme.
    inîdam: yok olma.
    inîkad: kurulma, gerçekleşme, bağlanma.
    inîkas: yansıma.
    inkâr: inanmama.
    inkârî: inkârla ilgili.
    inkıbâz: tutukluk.
    inkılâb: inkılâp, değişme, dönüşme.
    inkılâbât: değişmeler.
    inkılâbvârî: inkılâp gibi.
    inkıraz: sönme, tükenme.
    inkısam: bölünme.
    inkısar: kısalma.
    inkısarât: inkısarlar.
    inkıtâ: kesilme, tükenme, tıkanma.
    inkıyâd: boyun eğme, bağlanma.
    inkıza: olup bitme.
    inkisar: kırılma.
    inkisarat: kırılmalar.
    inkişâ: açılma.
    inkişaf: açılma, gelişme.
    inkişafat: açılmalar, gelişmeler.
    innî: eserlerden eser sahibine ***üren delil.
    ins: insan.
    insâ: unutma.
    insâf: merhamete dayalı adalet.
    insâfkârâne: insaflıca.
    insaniyet: insanlık.
    insaniyeten: insanlık bakımından.
    insaniyetkârâne: insanlığa yakışırcasına, insanca.
    insaniyetperver: insanlıksever.
    insî: insanla ilgili, insan cinsinden.
    insibab: dökülme, katılma.
    insibağ: boyanma.
    insicâm: düzgünlük.
    insilâh: soyulma, sıyırılma.
    insiyak: sevkedilme.
    inşâ: yapma, kurma.
    inşâALLAH : ALLAH dilerse.
    inşâd: şiir okuma.
    inşât: ferahlandırma.
    inşiâb: bölümlenme.
    inşikak: yarılma.
    inşirâh: ferahlanma, açılma.
    intâc: netice verme.
    intâk: konuşturma.
    intâkıbilhak: ALLAH ın konuşturması.
    intâniye: mikrobik.
    intiaş: dinlenip canlanma.
    intibâ: izlenim.
    intibâh: uyanma.
    intibâhkârâne: uyanmışçasına.
    intibak: uyma.
    intifâ: faydalanma.
    intifâ: sönme.
    intihâ: son, sona erme.
    intihâb: seçme.
    intihal: çalma.
    intikal: geçme, anlama.
    intikam: öç.
    intikamkârâne: intikam alırcasına.
    intisab: bağlanma, kapılanma.
    intişâr: yayılma.
    intişârât: yayılmalar.
    intizam: düzgünlük, düzen, yerli yerindelik.
    intizamât: intizamlar.
    intizamkârâne: düzgünce.
    intizamperver: düzensever.
    intizamperverâne: düzensevercesine.
    intizar: bekleme, gözleme.
    intizaren: bekleyerek.
    inzâl: indirme, inme.
    inzâr: korkutma.
    inzibât: sıkı düzen.
    inzimâm: eklenme.
    inzivâ: bir köşeye çekilme.
    inzivâgâh: inziva yeri
    ipnotizma: telkinle uyutma.
    îrâb: düzgün söz söyleme.
    irâd: gelir, kazanç.
    îrâd: söyleme, dile getirme.
    irâde: seçme ve isteme kabiliyeti.
    irâdet: irade.
    irâdî: iradeyle ilgili, istemekle.
    irâe: gösterme.
    irâs: verme, miras bırakma.
    îrâz: yüz çevirme.
    ircâ: indirme, döndürme.
    irfân: bilme, anlama, zihni olgunluk.
    irhâsât: Efendimizin peygamberlikten önceki harika hâlleri.
    irs: miras, kalıtım.
    irsâ: sağlamlaştırma.
    irsâl: gönderilme.
    irsâlât: göndermeler.
    irsiyet: kalıtım.
    irşâd: hak yolu gösterme.
    irşâdât: irşatlar.
    irşâdgâh: irşat yeri.
    irşâdî: irşatla ilgili.
    irşâdkâr: irşatçı.
    irşâdkârâne: irşat edercesine.
    irtibât: bağlılık, ilgi.
    irticâ: geri dönücülük.
    irticâc: çalkalanma.
    irticâkârâne: geri dönercesine.
    irticâlen: hazırlıksız söyleme.
    irticâlî: hazırlıksız konuşma.
    irtidâd: dinden dönme.
    irtidâdkâr: dininden dönen.
    irtifâ: yükseklik.
    irtihâl: göçme, ölme.
    irtikâb: işleme.
    irtisam: resmedilme.
    irtişâ: rüşvetçilik.
    irzâ: Razı etme.
    irzâk: rızık verme.
    isa: dört büyük peygamberden biri.
    isâbet: yerini bulma, rast gelme.
    isâbetiayn: göz değmesi.
    isâd: yükseltme, mesut etme.
    isâet: kötü iş işleme.
    îsâf: yardıma koşma.
    âsal: ulaştırma.
    isâle: akıtma.
    îsâr: kendisi muhtaç olduğu hâlde başkasına verme ahlâkı.
    isbât: delil göstererek hakikatı ortaya koyma.
    isevî: isa aleyhisselâmın dininden olan kimse.
    isevîlik: isa aleyhisselâmın dini.
    iska: sulama.
    iskân: yerleştirme.
    iskât: susturma.
    iskender: sayısız beldeler fethetmiş bir hükümdar.
    islâm: Hazreti Muhammed aleyhisalâtü vesselâmın getirdiği din.
    islâmiyet: islâmlık.
    ism: günah, suç.
    ismar: meyve verme.
    ismet: masumluk, temizlik.
    ismiâzam: en büyük ilâhî isim.
    ismifâil: kimin iş yaptığını bildiren isim, özne.
    ismullah: ALLAH adı.
    isnâaşer: on iki.
    isnâd: dayandırma.
    isnâdât: dayandırmalar.
    ispirtizma: cinlerle konuşup da ruhlarla konuştuklarını sananların fikri.
    isrâ: geceleyin ***ürme.
    isrâf: gereksiz yere harcama.
    isrâfât: gereksiz harcamalar.
    isrâfil: sur borusunu üflemekle görevli büyük bir melek.
    isrâfilmisâl: israfil gibi.
    isrâfilvârî: israfil aleyhisselâm gibi.
    isrâil: Hazreti Yakubun lâkabı.
    isrâiliyyat: Yahudilikten kalma bilgiler.
    istahrabat: ateşe tapanların ünlü ateşlerinin bulunduğu yer.
    istasyon: demiryollarında durak.
    istatistik: hüküm çıkarmak için bilgi toplama ve sınıflandırma ilmi.
    istiâb: içine alma, kaplama.
    istiânât: yardım istemeler.
    istiâne: yardım isteme.
    istiâre: bir kelimeyi başka anlamda kullanma.
    istiâze: sığınma.
    istibâd: akıldan uzak görme.
    istibdad: baskıcı yönetim.
    istibdadât: baskılar.
    istibka: kalıcı kılma.
    istibrâ: küçük abdestten sonra idrarın iyice kesilmesini beklemek.
    istibşâr: müjdeleme.
    istibşârkârâne: müjdelercesine.
    istîcâl: acele etme.
    isticvâb: sorup cevap isteme.
    istîdâ: dilekçe.
    istidad: istidat, yetenek.
    istidadat: yetenekler.
    istidadî: yetenekle ilgili.
    istidlâl: delil getirme, delile dayanarak hüküm çıkarma.
    istidrâc: derece derece yükselme, hayırsız başarı.
    istidrâcî: istidracla ilgili.
    istidrâdî: başka konu anlatılırken arada söylenen söz.
    istif: yığma.
    istifâ: işten ayrılma.
    istifâde: faydalanma.
    istifâdeten: faydalanma bakımında.
    istifâza: feyizlenme, manen gıdalanma.
    istifâzaten: feyizlenme bakımından.
    istifhâm: soru, sorma.
    istifra: kusma.
    istifsâr: anlamak için soru sorma.
    istifta: bir meselede dinin hükmünü sorma.
    istigase: yardım isteme.
    istiğfar: ALLAH tan af dileme.
    istiğna: gönül tokluğu, nazlanma, uzak durma.
    istiğrâb: yadırgama, garipseme.
    istiğrâbkârâne: yadırgarcasına.
    istiğrâk: ilâhî aşka dalıp coşarak kendinden geçme, esrime.
    istiğrâkî: istiğrakla ilgili.
    istiğrâkkârâne: kendinden geçercesine.
    istihâl: temizleme.
    istihâle: başkalaşma.
    istihâre: bir işin iyi olup olmadığını anlamak için rüya görmek niyetiyle uykuya yatma.
    istihâza: âdet kanı.
    istihbâb: güzel sayma.
    istihbâr: haber alma.
    istihbârât: haber almalar.
    istihdâf: hedef edinme.
    istihdâm: hizmet ettirme.
    istihfâf: hafife alma.
    istihkak: hak etme.
    istihkâm: sağlamlık, siper.
    istihkâr: hor görme.
    istihlâk: tüketim.
    istihrâc: çıkarma, çıkarım.
    istihrâcât: çıkarmalar, çıkarımlar.
    istihsâl: üretim.
    istihsân: güzel sayma.
    istihsan: korunma.
    istihsânât: güzel saymalar.
    istihsânkârane: beğenircesine.
    istihyâ: haya etme, utanma.
    istihzâ: ince alay.
    istihzâkârâne: alay edercesine.
    istihzar: hazırlama.
    istihzarât: hazırlamalar.
    istikamet: doğrultu, yön.
    istikbâl: gelecek zaman, yönelme.
    istikbâlbîn: geleceği gören.
    istikbâlî: gelecekle ilgili.
    istikbâliyât: gelecek zamanda olacaklar.
    istiklâl: bağımsızlık.
    istiklâldârâne: bağımsızca.
    istiklâliyet: bağımsızlık.
    istikmâl: tamamlama.
    istikrâ: ayrı ayrı olaylardan genel bir hüküm çıkarma.
    istikrâen: istikra bakımından.
    istikrah: tiksinme.
    istikrâr: karar kılma, yerleşme.
    istikrâz: borçlanma.
    istikzâr: pis görme.
    istilâ: kaplama.
    istilâkârâne: kaplarcasına.
    istilhak: kendine alma.
    istilzâm: gerektirme.
    istilzâz: lezzet alma.
    istimâ: dinleme.
    istimâl: kullanma.
    istimdâd: yardım isteme.
    istimdâdgâh: yardım isteme yeri.
    istimdâdkârâne: yardım istercesine.
    istimlâk: kamulaştırma.
    istimrâr: devamlılık.
    istimsâl: örnek alma.
    istimzâc: kaynaşma, karışma.
    istinâbe: başka yerde bulunan şahidin ifadesinin alınması.
    istinad: dayanma.
    istinaden: dayanarak.
    istinadgâh: dayanak.
    istinaf: başlangıç, mahkeme.
    istinâs: alışma, ısınma.
    istinbât: bir sözden gizli bir mânâ çıkarma.
    istincâ: helada temizlenme.
    istinkâf: çekinme, katılmama.
    istinkâr: inkâr etme.
    istinsâh: sayfaları yazarak çoğaltma.
    istintak: konuşturma.
    istirâhât: dinlenme.
    istirâhâtgâh: dinlenme yeri.
    istirâhâthâne: dinlenme evi.
    istirâk: hırsızlık.
    istirdâd: geri alma.
    istirhâm: merhamet dilenme.
    istirhâmnâme: merhamet dilenme yazısı.
    istîsâb: güç sayma.
    istîsal: kökünü kazıma.
    istiskal: yüz vermeyerek kovma.
    istismâr: menfaatine alet etme.
    istisnâ: ayrılık, kural dışı.
    istişâre: danışma, konuşma.
    istişfâ: şifa isteme.
    istişhâd: şahit gösterme.
    istişmâm: koklama.
    istitafkârane: merhamet isteyen gibi.
    istitar: örtünme.
    istitrad: ara söz.
    istivâ: düzelme, güneşin tepeye gelmesi.
    istizâh: açıklama istemek.
    istizâm: büyütme.
    istizân: izin isteme.
    istizhâr: birinden yardımcı olmasını isteme.
    isyân: ayaklanma, başkaldırma.
    isyânkârâne: başkaldırırcasına.
    îşâ: yatsı.
    işâa: haber yayma.
    işâl: alevlendirme.
    işâr: sezdirme.
    işârât: işaretler.
    işârâtülîcâz: mûcizelik işaretleri.
    işâret: anlamlı davranış, belirti.
    işâreten: işaret ederek.
    işârî: işaretle ilgili.
    işbâ: doyurma.
    işgal: oyalama, alma.
    işgüzar: çalışkan.
    işhâd: şahit gösterme.
    işkâl: güçleştirme, çetinleştirme.
    işkembe: hayvan midesi.
    işkil: vesvese, kuşku.
    işmâm: koklatma.
    işmar: anlamlı işaret.
    işrak: ALLAH a ortak koşma.
    işrâk: ışıklandırma, parlatma.
    işrâkiyye: batıl bir felsefe.
    işrâkiyyûn: işrâkiyyeciler.
    işret: içkili toplantı.
    iştiâl: alevlenme.
    iştibâh: şüphelenme, benzerlik.
    iştibâk: şebekelenme, örgülenme.
    iştigal: uğraşma.
    iştihâ: iştah.
    iştihar: ünlenme.
    iştikak: türeme.
    iştira: satın alma.
    iştirak: ortaklık, katılma.
    iştiyak: şiddetli istek.
    iştiyakât: şiddetli istekler.
    iştiyakâver: pek istekli.
    iştiyakengiz: istek veren.
    îta: verme.
    itâat: söz dinleme.
    itâatkârâne: söz dinleyerek.
    itâb: azarlama.
    itâm: yemek yedirme.
    itfa: söndürme.
    ithaf: yazılan kitapta birinin adını anma.
    ithâm: suçlama.
    ithâmnâme: suçlama yazısı.
    îtibar: saygınlık.
    îtibarî: var sayılan.
    îtidâl: orta hâllilik.
    îtidâlidem: soğukkanlılık.
    îtikâd: gönülden inanma.
    îtikâdât: inanmalar.
    îtikâden: inanma bakımından.
    îtikâdî: inanmakla ilgili.
    îtikaf: bir yere çekilip ibadet etmek.
    îtilâ: yükselme.
    îtilâf: anlaşma.
    îtimâd: güvenme.
    îtimâden: güvenerek.
    îtinâ: özen.
    îtiraf: saklamayıp söyleme.
    îtiraz: karşı çıkma, karşı söz.
    îtirazât: itirazlar.
    îtiraziye: cümlede ara söz
    îtirazkârâne: itiraz edercesine.
    îtiraznâme: itiraz yazısı.
    îtisaf: haksızlık.
    îtiyad: alışkanlık.
    îtizâl: ayrılma, sapma.
    îtizâr: özür bildirme.
    itkan: sağlam yapma.
    itlâf: öldürme.
    itlak: bağlama, asma.
    itmâm: tamamlama.
    itminân: tatmin olma.
    itminânbahş: tatmin eden.
    itminânkârâne: tatmin olurcasına.
    ittibâ: tabi olma, uyma.
    ittibâen: tabi olarak, uyarak.
    ittifâk: birleşme.
    ittifâken: birleşerek.
    ittifâkî: birleşmeye dair, üstünde birleşilen.
    ittifâkkârâne: birleşircesine.
    ittihâd: birlik.
    ittihâdıislâm: Müslümanların birlik olması.
    ittihâm: suçlanma.
    ittihâmkârâne: suçlanarak.
    ittihâmnâme: suçlanma yazısı.
    ittihâz: alma, sayma.
    ittika: sakınma.
    ittikan: sağlamlık.
    ittisâf: sıfatlanma.
    ittisâfkârâne: sıfatlanırcasına.
    ittisâk: düzenli diziliş.
    ittisâl: bitişme.
    ittizâh: açıklık.
    ittizân: ölçülülük.
    ityân: belirleme.
    ivaz: karşılık.
    îvicâc: eğrilik.
    îvicâcât: eğrilikler.
    îyanî: görünen.
    îyd: bayram.
    izâ: birdenbire.
    izâbe: eritmek.
    izâc: taciz etme, rahatsız etme.
    izâcât: taciz etmeler.
    izâe: aydınlatma.
    izâfe: bağlama, yükleme.
    izâfî: göreli, göreceli.
    îzâh: açıklama.
    îzâhât: açıklamalar.
    îzâhen: açıklama ile.
    izâle: giderme.
    izâm: büyükler.
    îzâm: büyütme.
    izân: anlayış.
    izânî: anlayışla ilgili.
    izâr: elbise.
    îzâz: ağırlama.
    izbe: kuytu.
    izdihâm: yığışma.
    izdivâc: evlenme.
    izdiyad: artma.
    izhâr: gösterme.
    izinnâme: izin belgesi.
    izmihlâl: bozulma.
    izn: izin.
    izzet: üstünlük, galibiyet.
    izzetâlûd: izzetle karışık.
    Bu konu veya mesaj www.forumfokurtu.com sitesine aittir.

 

 

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •