Üye olmak zorunda değilsiniz,Linkler Açıldıl

Etiketlenen üyelerin listesi

âb: su. âbâ: babalar, atalar. aba: yünden yapılmış kaba kumaş. âbâd: ebedler, sonsuz gelecek zamanlar. Abâdile: Abdullah isimli sahabeler. abd: kul, köle. abdal: dünya ile ilgisini kesen mânevî makam sahibi kişi. abdest: su ile temizlik ibadeti. abdiyet: kulluk. abes: saçma, gayesiz, hikmetsiz, gereksiz. abesiyet: abeslik, saçmalık. âbıhayat: hayat suyu. âbıkevser:
  1. #1
    DERİN DEWLET - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Asistan Moderatör
    Üyelik tarihi Jun 2009
    Mesajlar 2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Cool Arapça Sözlük A-B-C-D-E-F-G-H-I-J-K-L-M-N-0-P-S-T-U-V-Y-Z Hiç Bir Yerde Bulamazsınız


    âb: su.
    âbâ: babalar, atalar.
    aba: yünden yapılmış kaba kumaş.
    âbâd: ebedler, sonsuz gelecek zamanlar.
    Abâdile: Abdullah isimli sahabeler.
    abd: kul, köle.
    abdal: dünya ile ilgisini kesen mânevî makam sahibi kişi.
    abdest: su ile temizlik ibadeti.
    abdiyet: kulluk.
    abes: saçma, gayesiz, hikmetsiz, gereksiz.
    abesiyet: abeslik, saçmalık.
    âbıhayat: hayat suyu.
    âbıkevser: Kevser adlı cennet havuzunun suyu.
    âbid: ibadet eden.
    âbidane: ibadet eden gibi.
    abide: anıt.
    abluka: kuşatma, etrafını çevirme.
    abus: somurtan, surat asan.
    acaib: şaşırtıcı, acayip.
    Acam: Acemler, iranlılar, Arap olmayanlar.
    acb: kuyruk sokumundaki küçük kemik.
    acbüzzeneb: ölümden sonra dirilişin tohumu sayılan madde.
    aceb: acaba, hayret.
    Acem: Arap olmayan, iranlı.
    acemi: işin yabancısı, tecrübesiz.
    aceze: âcizler, güçsüzler.
    acîb: benzeri görülmeyen, şaşırtıcı.
    âcil: acele eden.
    âcilen: acele olarak.
    aciniyyet: mâcun halinde olma, yoğurulmuşluk.
    âciz: güçsüz.
    âcizane: güçsüzce.
    âcize: güçsüz.
    âcizem: güçsüzüm.
    acûbe: şaşılacak şey.
    acul: aceleci.
    aculiyet: acelecilik.
    acûze: güçsüz kocakarı.
    acz: güçsüzlük.
    aczâlûd: güçsüzlükle karışık.
    Ad: Hud aleyhisselâmın kavmi.
    âda: düşmanlar.
    âdâb: edepler, ahlâk kuralları.
    adale: kas.
    adalet: hak sahibine hakkını vermek, doğruluk.
    adaletname: mahkemeye davet yazısı.
    adaletperver: adaletsever.
    adaletullah: ALLAH ın adaleti.
    adall: iyice sapıtmış.
    âdât: âdetler, alışkanlıklar.
    adavet: düşmanlık.
    adavetkârane: düşmancasına.
    add: sayma.
    addetmek: saymak.
    aded: sayı, tane.
    Adem: ilk insan ve ilk peygamber.
    adem: yokluk, olmama, bulunmama.
    ademabâd: ebediyyen yok olma.
    ademâlûd: yoklukla karışık.
    ademî: yoklukla ilgili, olmama.
    ademistân: yokluk ülkesi.
    ademiye: yoklukla ilgili.
    ademiyet: yokluk.
    âdemiyet: insanlık.
    ademnüma: yokluk gösteren.
    adese: mercek.
    âdet: görenek, alışkanlık.
    âdeta: sanki.
    âdetullah: ALLAH ın yaratıklardaki kanunları.
    âdi: bayağı, aşağı, sıradan.
    Adil: adalet eden, hakkı haklı olana veren.
    âdilane: âdilce.
    âdiliyet: âdillik.
    âdiyât: her zaman olagelen alışılmış şeyler.
    adl: hak gözetme, tarafsız hüküm, doğruluk.
    adlî: adaletle ilgili.
    adliye: adalet yeri, mahkeme binası.
    Adn: cennette bir bölüm.
    adüvv: düşman.
    âfâk: ufuklar, taraflar, yönler.
    âfâkî: dışımızda olanlar.
    âfât: afetler, belâlar.
    âferin: beğenme sözü.
    âfet: başa gelen üzücü hâl.
    afif: iffetli, namuslu, temiz.
    âfil: gurub eden, batan.
    âfitâb: güneş.
    âfiyet: esenlik, sıhhat ve selâmet.
    afüvkâr: affedici.
    afüvv: affeden.
    afv: bağışlama.
    afvcûyem: af diliyorum.
    afyon: ilaç.
    âgâh: haberli, uyanık.
    agel: sarık.
    ağaz: başlama.
    ağdiye: tekelcilik.
    ağleb: daha galib, ekseriyet, çok defa.
    ağleben: ekseriyetle, genellikle.
    ağlebî: ekseriyetle ilgili.
    ağmaz: kolay anlaşılmayan, pek derin.
    ağniya: ganiler, zenginler.
    ağrâz: garazlar, kötü niyetler.
    ağrube: en garip.
    ağsan: dallar.
    ağuş: kucak.
    ağyâr: başkalar, yabancılar.
    ahad: birler.
    ahadî: bir iki koldan nakledilen hadîs türü.
    ahâlî: halk.
    âhar: başkaları, diğerleri.
    ahbâb: sevilenler, dostlar.
    ahbâr: haberler.
    ahcâr: taşlar.
    ahd: söz verme, sözleşme, ahit.
    âhenk: uyum, düzen.
    âher: başka, diğer.
    âheste: yavaş.
    ahfâ: çok gizli.
    ahfâd: torunlar.
    ahî: kardeşim
    ahid: verilen söz, andlaşma.
    Ahir: herşeyden sonra da var olan, varlıkların sonrasına da hâkim.
    âhir: sonraki.
    âhiren: sonradan.
    âhiret: öbür dünya.
    âhirîn: sonrakiler.
    âhirzaman: dünyanın son zamanları.
    âhize: alan, alıcı.
    ahkâm: hükümler, kanunlar.
    ahkem: en çok hükmeden.
    ahlâf: halefler, öncekilerin yerine geçenler.
    ahlâk: insanın iyi veya kötü hâlleri, bunlarla ilgili ilim.
    ahlâkî: ahlâkla ilgili, ahlâka uygun.
    ahlâkiyat: ahlâk ilmi.
    ahlâkiyyun: ahlâk âlimleri.
    ahmak: akılsız, budala.
    ahmakane: ahmakça, budalaca.
    Ahmed: çok hamdeden, övülmeye en lâyık olan.
    ahmer: kırmızı.
    ahrâr: hürriyetçiler.
    ahsen: en güzel.
    ahseniyet: en güzel olma.
    âhû: ceylân.
    âhufizâr: yanıp yakınma.
    ahvâl: haller, durumlar.
    ahvâlât: ahvaller, durumlar.
    ahvel: şaşı.
    ahyâ: diriler, canlılar.
    ahyâr: hayırlılar, iyiler.
    Ahyed: Peygamberimizin Tevrattaki ismi.
    ahz: alma, tutma.
    ahzâb: hizipler, bölümler, partiler.
    ahzân: hüzünler, üzüntüler.
    âid: geri gelen, dönen, dair, ilgili.
    ailevî: aileyle ilgili.
    âkab: hemen sonrası.
    âkabinde: hemen sonrasında.
    akaid: akideler, inanılan hakikatlar.
    akaidî: îmanla ilgili.
    akâmet: kısırlık, verimsizlik.
    akar: gelir getiren mal.
    akarib: akrabalar, yakınlar.
    akçe: eskiden para.
    akd: anlaşma, sözleşme.
    akdam: kademler, ayaklar.
    akdem: en önceki.
    akdes: en mukaddes.
    âkıbet: son, netice.
    âkıbetbîn: işin sonunu görebilen.
    âkıbetendişane: sonu için kaygılanırcasına.
    âkıl: akıllı.
    akıl: zihnin anlama ve düşünme sıfatı.
    âkılane: akıllıca.
    akılfüruş: akıllılık taslayan.
    akılsûz: akla aykırı gelen.
    âkib: hemen sonra gelen, izleyen.
    akid: söz, sözleşme.
    âkid: aralarında sözleşme yapanların herbirisi.
    akide: îman, inanma.
    âkif: devamlı ibadet eden.
    akîk: değerli bir taş cinsi.
    akîka: yeni doğan çocuk için şükür niyetiyle kesilen kurban.
    âkil: yiyen, yiyici.
    âkilüllâhm: et yiyen.
    âkilünnebat: ot yiyen.
    âkilüssemek: balık yiyen.
    akîm: kısır, verimsiz, neticesiz.
    akis: yansıma, yankı.
    akl: akıl, anlama melekesi.
    aklen: akılca.
    aklî: akılla ilgili, akıl alanına giren.
    akliyât: akıl alanına giren şeyler.
    akliyyûn: aklı tek ölçü kabul eden felsefeciler.
    akrabâ: yakınlar, hısımlar.
    akrân: eş ve benzer olanlar, yaşıtlar.
    akreb: daha yakın, pek yakın.
    akrebiyet: yakınlık.
    aks: yankı, yansıma, tersi.
    aksâ: en son.
    aksâm: kısımlar, bölümler.
    aksisadâ: ses yankısı.
    aksülamel: işin tersi, tepki.
    aktâb: kutublar, büyük evliyalar.
    aktâr: her yer.
    aktrist: kadın oyuncu.
    akvâ: en kuvvetli.
    akvâl: sözler, konuşmalar.
    akvâm: kavimler, ırklar.
    âl: aile, sülale, soy.
    âlâ: en yüce, daha iyi, pek iyi.
    alâ: üst, üzere.
    alafranga: Batı tarzında.
    alâik: alâkalar.
    alâim: alâmetler, belirtiler.
    alâka: ilgi.
    alaka: kan pıhtısı.
    alâkadar: ilgili.
    alâkadarane: ilgi gösterircesine.
    alâküllihâl: her durumda, eninde sonunda.
    âlâm: elemler, acılar.
    alâmet: bellik, belirti.
    âlât: âletler, gereçler.
    alaturka: Türk usûlü.
    alay: beş bölük erden oluşan askerî topluluk.
    âlâyıîlliyyîn: yücelerin yücesi.
    âlâyiş: gösteri, gösteriş.
    aleddevam: devamla, devamlı olarak.
    alelâde: sıradan.
    alelamya: körükörüne.
    alelekser: çoğunlukla, ekseriyetle.
    alelinfirad: teklikle, bir olarak.
    alelumum: genellikle, bütünüyle.
    alelusûl: usûlen, öylesine, özen göstermeden.
    alem: bayrak, sancak, nişan.
    âlem: dünya, cihan, evren.
    a'lem: en iyi bilen.
    alemdar: bayrak tutan.
    âlempesend: dünyaca ünlü.
    âlemşümûl: âlemi kaplayan, dünya çapında.
    alenen: açıkça, saklanmadan.
    alenî: açık, gizli olmayan.
    alerresivelayn: baş ve göz üstüne.
    âlet: bir iş veya sanatta kullanılan vasıta.
    âletiyet: aletlik.
    alettahkik: araştırmayla.
    Alevî: Hazreti Ali sevgisini meslek kabul eden.
    aleyh: onun üzerine.
    aleyhdar: onun tersi yönünde, karşı.
    aleyhimüsselâm: ALLAH ın selâmı onlara olsun.
    aleyhissalâtüvesselâm: salât ve selâm onun üzerine olsun.
    âlî: yüksek, yüce.
    Aliaba: Peygamberimizin abası altına aldığı beş kişi.
    Alibeyt: Peygamberimizin neslinden olan.
    âlicenab: yüksek ahlâklı.
    âlîcenabâne: yüksek ahlâklı birine yakışır biçimde.
    âlihe: ilâhlar, tanrılar.
    âlîhimmet: himmeti yüce ve gayreti çok kimse.
    âlîkadr: kıymeti yüksek.
    alîl: hasta, sakat.
    alîlem: hastayım.
    Alîm: sonsuz bilgi sahibi ALLAH .
    âlim: bilen, bilgili.
    âlimâne: âlimce.
    âlîşân: şânı yüce.
    âlîyat: yüce şeyler.
    âliye: âletle ilgili
    âlîye: yüce, yüksek.
    alîz: cılız.
    ALLAH : bütün varlıkları yaratan Halıkımızın has ismi.
    ALLAH üalem: ALLAH bilir.
    ALLAH ümme: ALLAH ım!
    Allâm: herşeyi en iyi bilen, ALLAH .
    allâme: pek büyük âlim.
    Allâmülguyûb: dış duyular yoluyla bilinemeyenleri en iyi bilen ALLAH .
    âlûd: bulaşık, karışık.
    âlûde: bulaşmış, karışmış.
    âlüfte: alışık, iffetsiz kadın.
    âmâ: kör.
    âmâde: hazır.
    âmâk: derinlikler.
    âmal: ameller, işler.
    âmâl: emeller, beklentiler, istekler.
    amame: sarık.
    aman: yardım dileme sözü.
    amazon: eski zamanlarda yaşamış savaşçı kadın.
    amd: niyet, arzu, istek.
    amden: niyet ederek ve isteyerek.
    amed: gerekir, gelir.
    amedî: gelme, geliş.
    amel: iş, çalışma, uygulama.
    amele: işçi, ırgat.
    amelen: amelce, işçe.
    amelî: iş olarak, uygulamalı.
    amelisâlih: dine uygun iyi amel, güzel iş.
    ameliyât: ameller, işler, bir tedavi biçimi.
    amelmânde: iş yapamaz durumda.
    âmennâ: inandık.
    âmentü: îman esasları.
    âmî: âlim olmayan sıradan kimse.
    amîk: derin.
    âmil: işleyen, etkileyen.
    âmin: ALLAH ım kabul eyle!
    âmir: emreden, iş buyuran.
    âmirâne: emreden âmir gibi.
    âmiriyet: âmirlik, emredicilik.
    âmiyâne: bilgisizce, körü körüne.
    âmm: umumi, genel.
    âmme: herkes, kamu.
    ammilgarâib: garipliklerin amcası.
    ammizâde: amca çocuğu.
    amûd: direk, sütun.
    amûdî: dikine, direk gibi.
    amyâ: tam kör.
    ân: en kısa zaman.
    ananât: gelenekler.
    anâne: gelenek.
    anânevî: gelenekle ilgili.
    anarşi: karışıklık, kargaşalık, düzensizlik.
    anarşilik: karışıklık, kanunsuzluk.
    anarşist: düzen tanımaz, yıkıcı, isyancı, bozguncu.
    anâsır: unsurlar, elemanlar, kavimler.
    anbean: gitgide, gittikçe.
    anber: güzel kokulu bir madde.
    andelîb: bülbül.
    anfeanen: gitgide, zamanla.
    angarya: ücret vermeden gördürülen iş.
    Anglikan: ingiliz kilisesi.
    ânî: bir anda, hemen.
    ankâ: hayâlî bir kuş.
    ankebût: örümcek.
    antika: eskiden kalma kıymetli eser.
    Antranik: Ermeni örgütünün liderlerinden biri.
    anûd: çok inatçı.
    anûdane: inat ederek.
    âr: utanma.
    ârâ: fikirler, reyler.
    Arabî: Arap, Arapça.
    Arabîye: Arapça.
    Arabîyyülibare: Arapça söz, ibare, metin.
    ârâf: cennet ile cehennem arasındaki yer.
    Arafat: hacda arefe günü vakfeye durulan dağın ismi.
    arasât: ölümden sonraki dirilme yeri.
    ârâz: arazlar.
    araz: belirti, sonradan meydana gelen özellik.
    arâzî: yerler, topraklar, tarlalar.
    arbede: gürültülü patırtılı kavga.
    Arefe: Mekkede hacıların arefe günü toplandıkları tepe.
    arefe: bayramdan bir önceki gün.
    ârız: gelip çatan, bulaşan, yapışan.
    ârıza: aksama, aksaklık, engebe.
    ârızî: sonradan olan, dıştan gelen.
    ârî: arı, temiz, saf.
    ârif: anlayışlı, sezgili, kavrayışlı.
    ârifane: ârifçe.
    ârifibillah: ALLAH ı tanıyan.
    ârifîn: ârifler, irfan sahipleri.
    Aristo: eski bir filozof.
    âriyeten: emaneten.
    ark: su yolu, kanal.
    arrâf: falcı, kâhin.
    arş: ilâhî kudret ve saltanatın tecelli yeri.
    arşın: 68 santimetrelik uzunluk ölçüsü.
    arşî: arşa dair, mantıkta bir delil.
    arşiv: kıymetli belgelerin saklandığı yer.
    arûz: şiirde bir vezin türü.
    arz: sunma, verme, gösterme.
    arz: yer, yeryüzü.
    arzî: dünyaya ait.
    arzu: istek.
    arzuhal: dilekçe.
    arzukeş: arzulu.
    asâ: baston, sopa, değnek.
    âsâ: "benzer, gibi" mânâsında son ek.
    asab: sinir, damar.
    m;margin-bottom:0cm; margin-left.0cm;margin-bottom:.0001pt;mso-pagination:none'>âsâb: sinirler, damarlar.
    asabî: sinirli.
    asabiyet: sinirlilik. gayret.
    asabiyeten: asabilik bakımından.
    asâkir: askerler.
    asâlet: asillik, soyluluk.
    asâleten: kendi adına.
    âsâm: günahlar.
    asamm: sağır, işitmez, katı.
    asammane: sağırcasına.
    âsân: kolay.
    âsar: asırlar, çağlar.
    âsâr: eserler, yapılanlar.
    âsâyiş: barış, huzur ve güvenlik.
    asdika: samimi dostlar, sadıklar.
    asfiyâ: günahlardan arınmış büyük zatlar.
    asgar: en küçük.
    ashâb: sahipler, sahabeler.
    asıl: kendisi, temel, kök.
    asır: yüzyıl, çağ.
    asırdîde: asır görmüş, çağ yaşamış.
    âsî: isyan eden, başkaldıran.
    asîl: soylu, terbiyeli.
    asîlzâde: asîl kimsenin evladı.
    âsîyâne: isyancı gibi.
    asla: olması imkânsız.
    aslâh: daha iyi, en üstün.
    aslî: asılla ilgili, öze dair.
    asliyet: asıllık, köklülük, soyluluk, gerçeklik.
    aslüfasl: işin aslı ve ayrıntıları.
    asm: "aleyhissalâtüvesselâm" duasının kısa yazılışı.
    asr: asır, yüzyıl.
    asr: ikindi vakti.
    Asrısaadet: Peygamberimizin yaşadığı saadetli zaman.
    asrî: çağa uygun.
    astronomi: gökteki cisimleri inceleyen ilim.
    âsûde: sessiz, dingin, huzurlu.
    âsuman: gökyüzü, sema.
    asvât: savtlar, sesler.
    aşâir: aşiretler, oymaklar.
    âşâr: öşürler, toprak ürünlerinin vergileri.
    aşere: on'lar, on sayıları.
    Aşereimübeşşere: cennetle müjdelenmiş on sahabe.
    âşık: aşırı seven, vurgun, tutkun.
    âşikâr: açık, belli, meydanda.
    âşikâre: belli ederek, açıkça.
    âşikâren: açıkça.
    âşina: bildik, tanıdık, bilen, tanıyan.
    aşîrât: aşireler, onda birler.
    âşire: onda bir.
    âşiren: onuncusu.
    aşîret: kabile, oymak.
    âşiyân: kuş yuvası, sevimli ev.
    aşk: şiddetli sevgi, candan sevme.
    aşknâme: aşkı anlatan yazı.
    aşr: on sayısı.
    atâ: verme, lütuf, ihsan.
    atâlet: işsizlik, tembellik, durgunluk.
    atâyâ: armağanlar, ihsanlar.
    ateh: bunama, bunaklık.
    âteşgede: ateşe tapanların mabedi.
    âteşî: ateşle ilgili.
    âteşîn: ateşli, canlı.
    âteşpâre: ateş parçası.
    âteşperest: ateşe tapan.
    atf: atıf, bağlama, verme, yükleme.
    atfen: birinin adına, birine yükleyerek.
    atıf: verme, yükleme, bağlama.
    âtıfet: karşılıksız sevgi, acıyıp esirgeme.
    âtıl: tembel, durgun, işlemez.
    âtî: gelecek zaman, ilerisi.
    atiyye: hediye, ihsan.
    atlas: üstü ipek altı pamuk kumaş.
    attar: ıtriyat dükkanı, güzel koku satan adam.
    Atûf: karşılıksız seven ve acıyıp esirgeyen ALLAH .
    avâik: maniler, engeller.
    avâlim: âlemler, dünyalar.
    avam: ilimsiz, sıradan kimse.
    âvân: zamanlar, anlar.
    avâre: işsiz, şaşkın, başıboş.
    avârız: arızalar, aksaklıklar, noksanlıklar.
    âvaz: ses, seda.
    avcıhattı: savaş cephesi.
    avdet: geri gelme, dönme.
    avene: yardımcılar.
    âvize: içinde ampul bulunan ve tavana asılan süs.
    avn: yardım.
    avret: gizlenmesi gereken şey.
    Avrupaperest: Avrupayı taparcasına seven.
    avzen: havuz, göl.
    âyâ: acaba, hayret!
    ayân: belli, açık seçik.
    âyan: seçkinler, ileri gelenler.
    ayânen: açıkça, besbelli.
    ayânısâbite: varlıkların ilâhî ilimde ezelden beri bulunan hakikatları.
    Ayasofya: şimdi müze olan önemli bir cami.
    âyât: âyetler.
    ayb: ayıp, utanılacak kusur.
    âyet: Kurândaki her bir cümle, delil, bellik.
    âyetülkübra: en büyük âyet.
    âyin: dinî tören.
    âyine: ayna.
    âyinedar: ayna olan.
    ayn: göz, aslı, kendisi.
    aynelhayât: hayatın kendisi.
    aynelyakîn: göz ile görmüşçesine kesin biliş.
    aynen: tıpkı, tıpkısı.
    ayniyet: aynı olma.
    ayyâş: haram içkileri çok içen.
    ayyuk: gökyüzünün pek yüksek yeri.
    âzâ: uzuvlar, organlar, üyeler.
    azâb: eziyet, işkence.
    âzâd: salıverme, hür etme.
    âzâde: hür, serbest, kendi başına.
    âzam: en büyük.
    azamet: büyüklük.
    âzamî: en büyük, maksimum.
    âzamîyet: en büyük oluş.
    âzamüşşer: büyük kötülük.
    âzâr: kötü sözle incitme.
    azâzil: şeytan.
    azhar: pek zahir, en açık.
    âzim: azimli, kesin kararlı.
    azîm: büyük.
    azîme: büyük.
    azîmet: dinî emirlere tam uyma.
    azimkâr: azimli, kesin kararlı.
    azimkârâne: azmederek, kararlı bir şekilde.
    azîmüşşân: şanı pek büyük.
    Azîz: pek izzetli, hep galip olan ve asla galebe edilemeyen.
    aziz: Hıristiyanların mübarek bildikleri büyükleri.
    azl: azil, atma, dökme, çıkarma.
    azm: azim, kesin karar, kuvvetli niyet.
    azm: kemik.
    Azrâil: can almakla görevli melek.
    azze: aziz oldu, şanı yüce oldu!

    Alıntı

  2. #2
    DERİN DEWLET - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Asistan Moderatör
    Üyelik tarihi Jun 2009
    Mesajlar 2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Standart

    B

    bââsâm: günahlarla.
    bâb: kapı, bölüm.
    bâd: rüzgâr, nefes.
    bâde: şarap, içki.
    bâdehû: bundan sonra.
    bâdelmemât: ölümünden sonra.
    bâdelmevt: ölümden sonra.
    bâdemâ: bundan sonra.
    bâdıhevâ: boşu boşuna, bedava.
    bâdî: sebep, geçici.
    bâdire: anî felâket, zor geçit.
    bâdiye: çöl, kır.
    bâğî: azgın, yoldan çıkmış.
    bağistân: bağlık bahçelik yerler.
    bâğiyâne: azgınca.
    bağy: azgınlık.
    bahâ: paha.
    bahâdar: pahalı.
    bahâdır: kahraman, yiğit.
    bahâne: vesile, sebep, özür.
    bâhem: birlikte, beraber.
    bahîl: cimri, eli sıkı.
    bâhir: belli, açık.
    bahir: deniz, derya.
    Bahîra: Peygamberimizi çocukken tanıyan mübarek bir rahip.
    bâhire: belli ve açık olan.
    bahis: konu.
    bahr: deniz.
    bahrî: denizle ilgili.
    bahrimuhît: okyanus.
    bahriumman: okyanus.
    bahriye: denizci.
    bahs: bahis, konu
    bahş: bağış, verme.
    baht: talih, kısmet.
    bahtiyâr: talihli, kutlu, mutlu.
    bahusus: özellikle.
    baîd: uzak, ırak.
    Bâis: ölüleri diriltecek olan ve peygamber gönderen.
    bais: sebep.
    bakar: sığır, inek.
    bakarperest: ineğe tapan.
    bakayâ: kalıntılar.
    bâkî: sonsuz, kalıcı.
    bâkir: kullanılmamış, bozulmamış.
    bâkire: el değmemiş, kız.
    bâkiyâne: bakice, sonsuzca.
    bâkiyât: baki olanlar, kalıcılar.
    bâkiye: kalıcı olan, kalan.
    bakteri: tek hücreli bir canlı.
    bâlâ: yüksek, yüce.
    bâlâpervazâne: yüksekten uçarcasına.
    bâliğ: ulaşan, olgunlaşmış, yetişmiş, erişmiş.
    bânî: bina eden, kuran, yapan.
    banknot: lira mânâsında para birimi.
    bâr: yük, pas.
    bârân: yağmur.
    bârekALLAH : ALLAH hayırlı ve mübarek etsin.
    bârekte: sen mübarek eyledin.
    bârgâh: izinle girilebilecek yüce makam.
    bârık: yıldırım, parıltı.
    Bârî: düzgün ve güzel yaratan ALLAH .
    bâri: hiç olmazsa, hele.
    bârid: soğuk.
    bâridâne: soğukça.
    bârigâh: izinle girilebilecek yüce makam.
    bârika: şimşek.
    bârikaâsâ: şimşek gibi.
    bâriz: meydanda, açık.
    Barla: Nur Risalelerinin yazıldığı belde.
    bâs: gönderme. yeniden dirilme.
    basar: göz, görme hissi.
    bâsır: gören.
    bâsıra: görme duyusu.
    bâsıt: açan, yayan, genişleten.
    Basîr: her şeyi gören ALLAH .
    basîrâne: görerek.
    bâsire: görme duyusu.
    basîret: ileri görüş, kuvvetli seziş.
    basit: sade, düz, bölünmez.
    basitâne: basitçe.
    bast: yayma, açma.
    bastızaman: zamanın genişlemesi, az zamanda normalden fazla yaşama.
    basübadelmevt: ölemden sonra diriliş.
    Bâşid: Van ilinde bir dağ.
    başkitâbet: başyazıcılık.
    başmurahhas: baştemsilci.
    başvekâlet: başbakanlık.
    başvekil: başbakan.
    batâlet: işsizlik, durgunluk.
    batarya: enerji kaynağı.
    Bathâ: Mekkenin eski bir adı.
    bâtıl: boş, yalan, çürük.
    Bâtın: bütün varlıkların içini yaratan ve dahiline hükmeden ALLAH .
    batın: iç, iç yüz, gizli, sır.
    bâtınen: içten, iç bakımından.
    bâtınî: içe ait, içle ilgili.
    Bâtıniyye: Kurânın apaçık mânâlarına itibar etmeyip gizli mânalar bulduklarına inanan sapık bir anlayış.
    Bâtıniyyûn: Kurânın açık mânâlarını bir yana bırakıp gizli mânalar bulduklarına inanarak sapıtan kimseler.
    batman: iki ile sekiz kilo arasında değişen ağırlık ölçüsü.
    batn: karın, nesil.
    battal: işsiz, çürük, kullanılmaz.
    baûda: sivrisinek.
    bâvehim: vehimle, kuruntuyla.
    bay: zengin.
    bâyi: satıcı.
    bâyin: aralayıcı, ayırıcı.
    bayrakdâr: bayrak taşıyan, lider.
    baytar: veteriner.
    bâz: oynayan, yapan.
    bâzîçe: oyuncak, eğlence.
    bâziyet: bazenlik, bazılık.
    be: "de, den" mânâsında ön ek.
    becâyiş: birini verip ötekini alma, değişme.
    becû: iste.
    bed: kötü, çirkin.
    bedâat: güzellik, yenilik, özgünlük.
    bedâhet: apaçıklık.
    bedâheten: apaçık biçimde.
    bedâva: beleş, parasız.
    bedâvet: bedevilik, göçerlik.
    bedâyî: görülmedik güzellikte şeyler.
    bedbaht: bahtı kara, talihsiz.
    bedbîn: kötümser, karamsar, ümitsiz.
    bedduâ: birinin kötü olması için edilen dua.
    bedel: karşılık.
    beden: gövde.
    bedestân: çarşı.
    bedevî: göçebe, çölde yaşayan.
    bedeviyâne: göçebe gibi.
    bedeviyet: bedevilik, medeniyetten uzaklık.
    bedhah: kötülük isteyen.
    bedhal: kötü huylu.
    bedî: benzersiz güzel, üstün, özgün.
    bedîa: benzersiz güzel olan.
    bedîhî: delilsiz bilinen şey, apaçık.
    bedîhiyyât: delil ile ispatı gerekmeyen apaçık şeyler.
    bedîî: eşsiz güzellikte olan.
    bedir: dolunay.
    bedîülbeyân: görülmedik derecedeki güzel söz.
    Bedîüzzaman: "zamanın harikası ve en mükemmeli" mânâsında Said Nursî Hazretlerinin ünvanı.
    bedmâye: mayası kötü, soysuz.
    bedr: bedir, dolunay.
    bedraka: yol gösterici, kılavuz.
    begün: et!
    behâim: hayvanlar.
    behcet: güleryüzlülük, şenlik, güzellik.
    behemehâl: her halde, ister istemez.
    beher: her bir.
    behîc: güleryüzlü, şen, güzel.
    behimât: hayvanlar.
    behimî: hayvanca.
    behimiyât: hayvansı varlıklar.
    behişt: cennet.
    behiye: güzel.
    behre: pay, kısmet, nasip.
    behreyâb: nasibi olan, payı bulunan.
    beht: şaşkınlık, hayranlık.
    beis: zarar, fenalık.
    bekâ: devamlılık, kalıcılık, sonsuzluk.
    bekââlûd: kalıcılıkla karışık.
    bekâya: geriye kalanlar.
    bektâş: arkadaş.
    Bektâşî: Bektâşîlik tarikatından olan kimse.
    Bektâşîlik: Hacı Bektaşı velînin kurduğu tarikat.
    bel': yutma, ortadan kaldırma.
    belâ: gam, tasa. musibet, afet.
    belâbil: belâlar, tasalar, musibetler.
    belâgat: sözün güzel ve yerinde söylenmesi, bunu öğreten ilim.
    belâğbaşı: kaynak, pınar.
    belâhet: ahmaklık, budalalık, düşüncesizlik.
    belâyâ: belâlar.
    belde: memleket, büyük köy.
    belî: evet.
    belîğ: düzgün ve ad***** göre söylenmiş söz.
    belîğâne: beliğ biçimde.
    beliyyât: belâlar.
    beliyye: belâ.
    Belkıs: bir kadın hükümdar.
    belki: şüphesiz, kesinlikle.
    benâm: namlı, ünlü, seçkin.
    benât: kızlar.
    bend: bent, bağlanmış.
    bende: bağlı, esir, köle, hizmetçi, kul.
    benî: oğullar.
    benîâdem: ademoğulları, insanlar.
    Benîisrâil: israiloğulları, Yakub aleyhisselâmın neslinden gelenler.
    ber: "alan, dinleyen, yeden, ***üren" mânâsında son ek.
    ber: "üzeri, üzerine, yukarı" mânâsında ön ek.
    berâ: için, dolayı.
    berâat: güzellik, parlaklık, üstünlük.
    berâatülistihlâl: güzel bir başlangıç.
    berâet: arınma, kurtulma.
    Berâhime: berehmenler, bazı batıl dinlerin önderleri.
    berâhin: bürhanlar, kuvvetli deliller.
    berât: nişan, ayrıcalık fermanı.
    berâyımâlûmât: bilgi için.
    berbâd: harap, pis, fena, kirli.
    berceste: seçme, iyi mısra.
    berd: soğuk.
    berdevam: devam eden, sürüp giden.
    berekât: bereketler.
    bereket: bolluk, çokluk, feyiz.
    berendâz: kaldırıp atan.
    bergüzâr: hatırlanmak için hediye verme.
    bergüzîde: seçkin, seçilmiş.
    Berham: Yahudi ismi.
    berhava: boşa gitme.
    berhayat: yaşayan.
    berhudâr: saadete erişen.
    berî: temiz, arınmış, kurtulmuş.
    berk: şimşek.
    berkarar: kararlı.
    berkâsâ: şimşek gibi.
    berr: yer, toprak, kara.
    berrak: duru, safi, arı.
    berrî: karacı, karada olan.
    berrîye: karalara ait olan.
    bertaraf: çıkarılıp bir yana atılan.
    bervech: şeklinde, biçiminde.
    berzah: dünya ile âhiret arasındaki âlem.
    berzahî: kabirle ilgili.
    bes: yeter, kâfi.
    besâit: basit şeyler.
    besâtet: basitlik, sadelik, yalınlık.
    besâtin: bostanlar.
    besmele: Bismillahirrahmanirrahim.
    besmelekeş: besmele çeken.
    beste: bağlanmış, şarkı ahengi.
    beşârât: beşaretler, müjdeler.
    beşâret: müjde.
    beşâretkâr: müjdeci.
    beşâretkârâne: müjdelercesine.
    beşâşet: güleryüzlülük.
    beşer: insan.
    beşerî: insanî, insanla ilgili.
    beşeriyet: insanlık.
    beşîr: müjdeci.
    beşûş: güleryüzlü.
    betâlet: işsizlik, durgunluk.
    betül: erkekten sakınan namuslu kadın.
    bevl: sidik.
    bevvâb: kapıcı, men edici.
    bey': satma, satış.
    beyâbân: çöl, kır.
    beyân: açıklayıp bildirme.
    beyânât: açıklayıp bildirmeler.
    beyânî: açıklanıp bildirilen.
    beyannâme: açıklama yazısı, bildiri.
    beyder: harman.
    beyhûde: boşuna, faydasız.
    beyn: ara, arasında.
    beynelenbiya: peygamberler arasında.
    beynelevliya: evliyalar arasında.
    beynelislâm: müslümanlar arasında.
    beynelmilel: milletlerarası.
    beynelulema: âlimler arasında.
    beynennâs: insanlar arasında.
    beyt: beyit, şiirde iki mısra.
    beyt: ev, bina.
    Beytülharam: Kâbenin etrafı.
    Beytülmakdis: Kudüsteki büyük mabet.
    beytülmal: devletin hazinesi.
    beyyin: apaçık, kesin delil.
    beyyinât: apaçık olanlar.
    beyyine: apaçık, kesin delil.
    beyzâ: beyaz, parlak.
    bezirgân: tüccar.
    bezletme: esirgemeden bol bol verme.
    bezm: sohbet meclisi.
    Bezmielest: ALLAH ın, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorduğu, ruhların da "Evet," diye cevap verdikleri hâdise.
    bî: "siz, sız" mânâsında ön ek.
    bi: "ile" mânâsında ön ek.
    bîaman: amansız.
    biat: kabul etme, seçme.
    biaynelyakîn: gözle görürcesine kesin bilerek.
    bîbahâ: pahasız.
    bîbehre: nasipsiz.
    bibliyografya: kitaplar hakkında bilgi.
    bîçâre: çaresiz.
    bidâ: bidatlar, sonradan çıkan şeyler.
    bidâkârâne: dinde olmayanı dine sokarcasına.
    bidât: dinde olmayıp da dine sonradan giren âdetler.
    bidâtkâr: bidatçı, dinde olmayanı dine sokan bozguncu.
    bidâtüzzaman: zamanın görülmemiş ve harika olanı.
    bidâyet: başlangıç.
    bidâyeten: başlangıçta.
    bidîyât: bidatlar, dine sonradan sokulanlar.
    bîfütûr: fütursuz, gevşemeyen, çekinmeyen.
    bîgâne: ilgisiz.
    bîgünah: günahsız.
    bîhaber: habersiz.
    bihakkalyakîn: yaşayıp bizzat tecrübe edercesine bir kesinlikle.
    bihakkın: hakkıyle, tam olarak.
    bihâr: denizler.
    bîhemta: benzersiz.
    bîhicap: perdesiz, gizlemeksizin.
    bîhûş: şaşkın, sersem.
    biilmelyakîn: şüphesiz ve kesin bir ilimle.
    bîiştibah: şüphesiz.
    biiznillah: ALLAH ın izniyle.
    bîkarar: kararsız, rahatsız.
    bîkes: kimsesiz.
    bikr: bozulmamış, temiz.
    bil: "ile" mânâsına ön ek.
    bilâ: "sız, siz" mânâsında ön ek.
    bilâbedel: bedelsiz.
    bilâd: beldeler, memleketler.
    bilâfasıla: aralıksız.
    bilâhare: sonra, sonradan.
    bilâihtiyar: elinde olmayarak.
    bilâistisna: istisnasız.
    bilâkaydüşart: kayıtsız şartsız.
    bilakis: aksine, tersine.
    bilâmübalâğa: mübalağasız, abartmasız.
    bilâmüreccih: tercih edici biri olmaksızın.
    bilânço: toplam, özet.
    bilâperva: korkusuz.
    bilasâle: aracısız, vasıtasız.
    bilâsebeb: sebepsiz.
    bilâşek: şeksiz.
    bilâşüphe: şüphesiz.
    bilâtefrik: ayırmaksızın.
    bilâtereddüt: tereddütsüz.
    bilâteşbih: benzetmesiz.
    bilâtevakkuf: duraksamadan.
    bilbedâhe: açık seçik.
    bilcümle: bütün, toptan.
    bilfarz: varsaymakla.
    bilfiil: fiilen, çalışarak.
    bilhads: hızlı bir kavrayışla.
    bilhadsissâdık: doğru bir sezgi ile.
    bilhassa: özellikle.
    bilicma: üstünde birleşmekle, topluca.
    bilihtiyar: istemekle.
    bililtizam: taraftar olmakla.
    bilîman: îman ile.
    bilintikal: intikal etmekle, naklederek.
    bilirâde: iradeyle, istemekle.
    bilistidad: yetenekle.
    bilistihkak: hak etmekle.
    biliştiyak: iştiyakla, arzu etmekle.
    bilittifak: ittifakla, hep birlikte.
    bilkabul: kabul etmekle.
    bilkasd: kasıt ile, gaye edinerek.
    bilkuvve: düşünce halinde.
    bilkülliye: büsbütün.
    billah: billahi, ALLAH için.
    billur: pırıl pırıl cam.
    bilmecburiye: mecburen.
    bilmukabele: karşılık vermekle.
    bilmüşâhede: şahit olmakla.
    bilumum: genel olarak, bütün, hep.
    bilvasıta: vasıta ile.
    bilyakîn: kesin bir bilişle.
    bimüdânî: eşsiz, benzersiz.
    bin: "e, de, ile" mânâsında ön ek.
    bîn: "gören" mânâsında son ek.
    bin: oğul, oğlu.
    binâ: ev, yapı.
    binâen: dayanarak, bu sebeple.
    binâenalâhâzâ: bunun üzerine, bundan dolayı.
    binaenaleyh: bundan dolayı, bunun üzerine.
    binâimechûl: öznesi belirsiz fiil.
    bînamaz: namazsız.
    bînaz: nazsız.
    bînazîr: benzersiz.
    binefsihi: kendisiyle.
    bînisyan: unutmazlık.
    binnefs: nefsiyle.
    binnetice: neticeyle.
    binnisbe: oranla.
    binniyet: niyetle.
    binniyye: niyetle.
    bint: kız.
    bîpâyan: tükenmez.
    bîperva: korkusuz.
    bîr: kuyu.
    birâder: kardeş.
    birâderzâde: kardeş oğlu.
    birr: temizlik, iyilik.
    biryân: kebap.
    bîset: gönderme, peygamberliğin başlangıcı.
    Bismark: ünlü bir devlet adamı.
    Bismillah: ALLAH ın adıyla.
    bissavab: doğru olarak.
    bittâb: tabiatıyla.
    bitamâm: büsbütün.
    bitamâmiha: tamamıyle.
    bîtaraf: tarafsız.
    bîtarafâne: tarafsızca.
    bittabî: tabiatıyle.
    bittakdir: takdirle.
    bittecrübe: tecrübeyle.
    bîvefa: vefasız.
    biyedî: elimi.
    biyografi: bir kimsenin hayatını anlatan eser.
    bîzâr: bıkmış.
    bizâtihi: kendiliğinden.
    bîzeval: sona ermez.
    bizzarure: zaruri olarak.
    bizzât: kendisi.
    bolşevik: Rus komünisti, dinsiz.
    bolşevizm: Rus komünizmi, dinsizlik.
    bostân: sebze bahçesi.
    boşboğaz: yerli yersiz konuşan.
    boykotaj: boykot.
    bûd: uzaklık.
    Buda: Budizmin kurucusu.
    Budeî: Buda dininden olan.
    bûdiyet: uzaklık.
    buğz: sevmeme, nefret.
    buhâr: buğu.
    Buharî: en önemli hadîs kitabının yazarı.
    buhl: cimrilik.
    buhrân: bunalım.
    buhûr: bahirler, denizler.
    bukalemun: bulunduğu yerin rengine giren bir hayvan.
    Burak: Peygamberimizin miraçta bindiği binek.
    burc: güneşle dünya arasındaki hayâlî dilimlerin her biri.
    burjuva: hayatını emek vererek kazanmayan zengin kimse.
    bûse: öpücük.
    butlân: batıllık, temelsizlik, çürüklük.
    bûy: koku.
    bühtân: iftira.
    bükâ: ağlama.
    bülegâ: ad***** göre güzel söz söyleyenler.
    bülend: yüksek, yüce.
    bülûğ: erginlik.
    bünyân: yapı.
    bünye: yapı.
    bürde: hırka.
    bürhan: kuvvetli delil.
    bürhanî: delil cinsinden.
    bürûc: burçlar.
    bürûdet: soğukluk.
    büşrâ: müjde.
    büzr: tohum.
    büzûr: tohumlar.
  3. #3
    DERİN DEWLET - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Asistan Moderatör
    Üyelik tarihi Jun 2009
    Mesajlar 2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Standart

    C

    cadde: geniş yol.
    câh: makam.
    Câhız: ünlü bir edebiyatçı.
    câhid: din için savaşan.
    câhil: bilgisiz.
    câhilâne: bilgisizce.
    cahîm: cehennem.
    câil: yapan.
    câiz: dine uygun olan.
    câl: yapma, kılma.
    câlî: yapmacıktan.
    câlib: çekici.
    Calinos: eski bir filozof.
    Câmî: büyük bir âlim ve yazarı.
    câmi: toplayan.
    câmia: topluluk.
    câmid: cansız, donuk.
    câmidât: camidler, cansızlar.
    câmidiyet: cansızlık.
    câmiiyet: toplayıcılık.
    câmiülkelîm: zengin mânâlı söz.
    camus: manda.
    cân: hayat, ruh, gönül.
    cânân: sevgili.
    canavar: can alıcı.
    cânhıraş: tüyler ürpertici.
    cânî: cinayet işleyen.
    cânib: yön, taraf, yan.
    câniyâne: canicesine.
    cann: cinler.
    cansiperâne: canını verircesine.
    car: Arapçada bir edat.
    cârî: akan, yürüyen.
    câriye: esir kadın.
    câsus: ajan.
    câvid: devam eden.
    cây: değer, layık.
    caymak: kararından dönmek.
    câzib: çekici.
    câzibe: çekicilik.
    câzibedâr: çekici.
    câzibedarâne: çekici bir biçimde.
    câzibekârane: çekici biri gibi.
    cebâbire: zorbalar.
    cebânet: korkaklık.
    Cebbâr: istediğini mutlaka yaptıran ALLAH .
    cebbar: cebreden, zorba.
    cebbarâne: zorbaca.
    cebel: dağ.
    ceberût: zorla her istediğini yaptırabilme kudreti.
    ceberûtiyet: her dilediğini yaptırabilme kudreti.
    cebhe: cephe, alın, yön, yüz, savaş bölgesi.
    cebîn: korkak.
    cebir: zor, zorlama.
    cebr: cebir, zor, zorlama.
    Cebrâil: Peygamberimize vahiy getiren büyük bir melek.
    cebren: zorla.
    Cebrî: insan iradesini inkâr eden batıl bir mezhebe inanan kimse.
    cebrî: zorla, zorlamalı.
    Cebriye: insandaki iradeyi inkâr eden batıl bir mezhep.
    cedâvil: cedveller, kanallar, listeler.
    cedd: ata, dede.
    cedel: tartışma, münakaşa.
    cedîd: yeni.
    cedvel: liste, kanal, cetvel.
    cefâ: eziyet.
    cefâkâr: eziyet çeken.
    ceffelkalem: düşünmeksizin.
    cefne: büyük su kabı.
    cehâlât: cahillikler, bilgisizlikler.
    cehâlet: cahillik, bilgisizlik.
    cehâletperver: bilgisizliği seven.
    cehd: çaba, çabalama.
    cehele: cahiller, bilgisizler.
    cehennem: azgınların öldükten sonra gidecekleri ceza yeri.
    cehennemî: cehenneme özgü.
    cehennemnümun: cehennemi hatırlatan.
    cehil: bilgisizlik.
    cehl: bilgisizlik.
    cehlistân: bilgisizlik yeri.
    cehr: açıktan söyleme.
    cehren: açıktan.
    cehrî: açık sesle.
    cehûl: pek cahil.
    celâdet: ululara karşı gösterilen cesaret.
    Celâl: sonsuz azamet ve kibriya, büyüklük ve ululuk.
    celâldarâne: celâlli bir biçimde.
    celâlet: büyüklük, ululuk.
    celâlî: büyüklükle ilgili.
    celb: kendine çekme, getirtme.
    celbkârâne: kendine çekercesine.
    celbnâme: çağırma kağıdı.
    Celcelîtiye: Hazreti Ali radıyALLAH u anhın önemli bir eseri.
    celevât: cilveler, görünümler.
    celî: belli, açık.
    celîl: büyük, ulu.
    cellâd: ölüm cezası verilenleri öldüren kişi.
    celle: "yüce ve aziz oldu" mânâsında söylenir.
    celse: oturum.
    cem: toplama.
    cemaat: gayeleri bir olan topluluk.
    cemâd: cansız cisim.
    cemâdât: cansız cisimler.
    cemâdiyet: cansızlık, donukluk.
    cemâhir: cumhuriyetler.
    cemâl: güzellik.
    cemâlî: güzellikle ilgili.
    cemâlperest: güzelliğe düşkün.
    cemâlperverâne: güzelliği severcesine.
    cemel: deve
    cemî: bütün, hepsi.
    Cemîl: sonsuz güzel olan ve bütün güzelliklerin sahibi bulunan ALLAH .
    cemîl: güzel.
    cemîlâne: güzelce.
    cemîle: güzel olan.
    cemiyât: cemiyetler, toplumlar.
    cemiyet: toplum.
    cemiyyet: cemiyet, toplum, genişlik.
    cemm: çokluk.
    cemmigafir: ekseriyet, çoğunluk.
    cemre: ısı.
    cenâb: saygı sözü.
    cenâbet: cünüp.
    cenâh: kanat.
    cenâheyn: iki kanat.
    cenân: cennetler.
    cenaze: henüz gömülmeyen ölü.
    cendere: baskı aleti.
    cengâver: savaşçı.
    Cengiz: zâlim bir hükümdar.
    cenin: ana karnındaki çocuk.
    cenk: savaş.
    cennât: cennetler.
    cennet: inananların dünyadaki güzel amellerine mükafaten sonsuza kadar kalacakları güzellikler âlemi.
    cennetâsâ: cennet gibi.
    cennetmekân: yeri cennet olası.
    cennetmisâl: cennet gibi.
    cenûb: güney.
    cenûbî: güneydeki.
    cerâhat: irin, akıntı.
    cerâid: gazeteler.
    cerbeze: süslü sözlerle aldatma.
    Cercîs: büyük eziyetlerle şehit edilen bir peygamber.
    cereyân: akma, akım.
    cerh: yaralama, çürütme.
    cerhetmek: yaralamak, çürütmek.
    cerîde: gazete.
    cerîha: yara.
    cerr: para alma.
    cerrah: operatör.
    cerrâr: tedirgin edici davranışlarla para koparan.
    cesâmet: irilik.
    cesâret: yüreklilik, korkusuzluk.
    cesed: ceset, cansız vücut.
    cesîm: iri, kocaman.
    cessâs: casusluk eden.
    cesurâne: cesurca, korkusuzca.
    cevâb: cevap, soruya verilen karşılık.
    cevâben: cevap olarak.
    cevâbî: cevapla ilgili.
    cevâd: çok cömert.
    cevâhir: değerli taşlar.
    cevâmî: toplayıcı olan şeyler.
    cevâmid: cansızlar.
    cevâmiülkelîm: zengin mânâlı sözler.
    cevânib: yanlar, taraflar.
    cevârih: organlar.
    cevâsis: casuslar, ajanlar.
    cevaz: izin.
    cevelân: dolaşma.
    cevelangâh: dolaşma yeri.
    cevf: boşluk.
    cevher: öz, kıymetli taş, atom.
    cevherbahâ: mücevher gibi değerli.
    cevhere: tek cevher.
    cevherî: cevherle ilgili.
    cevir: eziyet.
    Cevşen: "zırh" mânâsında Peygamberimizin emsalsiz duası.
    Cevşenülkebîr: Peygamberimize vahiy ile gelen büyük bir dua.
    cevv: atmosfer.
    Cevvâd: sınırsız cömertlik sahibi ALLAH .
    cevvâl: pek hareketli.
    cevvifezâ: uzay.
    cevvihava: atmosfer.
    ceyb: cep.
    ceyş: asker, ordu.
    cezâ: suça karşılık verilen acı.
    cezâen: ceza olarak.
    cezâlet: sözde kelimelerin düzgün dizilişinden doğan güzellik.
    cezb: kendine çekme.
    cezbe: ALLAH sevgisiyle kendinden geçme hâli.
    cezbedarâne: ALLAH sevgisiyle kendinden geçercesine.
    cezbekârâne: cezbeye tutulmuşçasına.
    cezîre: ada, yarımada.
    Cezîretülarâb: Arap Yarımadası.
    cezm: kesin karar.
    cezmiyet: kesin kararlılık.
    cezrî: köklü.
    cibâl: dağlar.
    cibillî: yaradılıştan, mayadan, soydan.
    cibilliyet: yaradılış, maya, soyluluk.
    Cibrîl: Cebrail aleyhisselâm.
    cidâl: uğraşma, savaş.
    cidar: duvar, çeper.
    cidden: gerçekten.
    cîfe: leş.
    cifir: harflere verilen sayılarla mânâlar çıkarma ilmi.
    cifrî: cifirle ilgili.
    ciğerpâre: ciğer parçası, sevgili yavru.
    ciğersûz: ciğer yakan.
    ciğerşikâf: ciğer parçalayan.
    cihad: din uğrunda savaş.
    cihân: dünya, âlem.
    cihânbahâ: cihan değerinde.
    cihândeğer: dünya kıymetinde.
    cihângîr: cihanın büyük bir kısmını elde eden savaşçı.
    cihânkıymet: dünya kadar değerli.
    cihânpesendâne: dünyanın beğeneceği şekilde.
    cihânşümûl: dünya ölçüsünde.
    cihâr: dört.
    cihât: yanlar, yönler.
    cihâz: aygıt, çeyiz.
    cihâzât: aygıtlar.
    cihet: yön, yan.
    cihetiyet: yönlülük, yanlılık.
    cild: deri, ten.
    cilve: görünme, belirme, naz.
    cilveger: cilve eden.
    cimâ: cinsî münasebet.
    cimri: kimseye bir şey vermeyen eli sıkı kimse.
    cin: göz ile görülemeyen ruhani varlıklar.
    cinân: cennetler.
    cinas: birçok mânâya gelebilen söz.
    cinâyet: adam öldürme, ağır suç.
    cinnet: delilik.
    cinnî: cinlerden olan.
    cins: tür, çeşit.
    cinsî: cinsle ilgili.
    cinsiyet: cinslik, tür olma.
    cirm: oylum, yıldız.
    cisim: uzayda yer dolduran varlık.
    cism: cisim.
    cismanî: cisimle ilgili.
    cismaniyet: cisim olma hâli.
    cismen: cisimce.
    cismiyet: cisimlik.
    civan: yakışıklı genç.
    civanmert: yüce gönüllü, mert.
    civâr: yöre, yakın yer.
    cîz: hurma ağacının kökü.
    cizye: müslüman olmayanlardan alınan vergi.
    cûd: cömertlik.
    Cûdi: bir dağ adı.
    cumâ: önemli bir namaz.
    cumhur: topluluk.
    cumhurî: cumhuriyetle ilgili.
    cumhuriyet: devlet başkanı yönetilenler tarafından seçilen yönetim biçimi.
    cumhuriyetperver: cumhuriyeti seven.
    cûş: coşma, kaynama.
    cûşuhurûş: coşup taşma.
    cûyem: ararım.
    cübbe: namazda giyilen bol elbise.
    cüdâ: ayrı, ayrılmış.
    cühelâ: bilgisizler.
    cühûd: bilerek inkâr etme.
    cülûs: tahta çıkma.
    cümle: bütün, hüküm bildiren söz.
    cümûd: cansız, donuk.
    cümûdet: cansızlık, donukluk.
    cümûdiye: buzul.
    cümûdiyet: donukluk, katılık.
    cüneyd: askercik.
    cünûd: askerler.
    cünûdullah: ALLAH ın askerleri.
    cünûn: delilik.
    cünüb: gusletmesi gereken kimse.
    cüret: ataklık, kendini bilmezlik.
    cüretkâr: atak, kendini bilmez.
    cüretkârâne: atakça.
    cürm: suç.
    cürmümeşhud: suçüstü.
    cürüm: suç.
    cüsse: gövde, kalıp, beden,
    cüz: bölüm, parça.
    cüzî: pek az, ferdi.
    cüziihtiyar: az bir seçme hürriyeti.
    cüziirâde: insanın azıcık iradesi.
    cüziyyât: cüziler.
    cüziyyet: azlık, küçüklük.
  4. #4
    DERİN DEWLET - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Asistan Moderatör
    Üyelik tarihi Jun 2009
    Mesajlar 2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Standart

    D

    dâ: hastalık.
    daavât: dualar.
    dâbb: kertenkele.
    dâbbe: yürüyen yaratık.
    dâbbetülarz: âhirzaman alâmeti olan bir yaratık.
    dâcin: bir nevi kuş.
    dâd: vergi, ihsan.
    dâdıezel: ALLAH vergisi.
    dâdıhak: Hak vergisi.
    dâfi: defeden, savan.
    dâfia: defetme, savma.
    dâğdağa: gürültü patırtı.
    dâğdâr: yanık, yaralı.
    dağvârî: dağ gibi.
    dâhî: üstün yetenekli.
    dâhil: iç, içeri, içinde.
    dahîl: yabancı, sığıntı.
    dahîlek: sana sığınırım.
    dâhilî: içe ait, içle ilgili.
    dâhiliye: içle ilgili olan, iç işleri.
    dâhiyâne: dahice, gayet zekice.
    dahiye: felâket, büyük belâ.
    dahiye: üstün yetenekli kimse.
    dahl: girme, etki.
    dâî: duacı, çağıran.
    dâil: sapıtmış, azgın.
    dâim: devam eden, süren.
    dâima: devamlı olarak.
    daimî: devamlı, sürekli.
    dâir: ilgili, devreden.
    dâire: saha, alan, geometrik şekil, resmi kurum.
    dâirevârî: daire gibi.
    dâirevî: daire şeklinde.
    dakik: pek ince.
    dakika: pek ince olan, zaman birimi.
    dalâl: sapıklık, haktan ayrılık.
    dalalet: sapkınlık, islâmdan ayrılma, şaşkınlık.
    dalaletâlûd: sapkınlık karışık.
    dalaletpîşe: sapkınlık yolunu tutmuş.
    dalkavuk: menfaati için hoş görünmeye çalışan, yağcılık ve soytarılık eden.
    dâll: delil olan, yol gösteren.
    dall: sapan, sapıtan.
    dalle: sapanlar, sapıtanlar.
    dallîn: sapkınlar.
    dâlliyet: delil olma, yol gösterme.
    dâm: tuzak, hile, tavan.
    damar: kan borusu, yaradılış, huy.
    dâmen: etek.
    damga: işaret, bellik.
    dânâ: bilgili, âlim.
    dâne: tane, tohum.
    dantela: tentene, dantel.
    dâr: yer, ev, yurt.
    darağacı: idam sehpası.
    darb: vurma, çarpma.
    darbe: tek vuruş.
    darbhane: para basılan yer.
    darbımesel: atasözü.
    dâreyn: her iki dünya.
    dârıharb: savaş yeri, düşman ülkesi.
    dâri: acı bir bitki.
    dârib: vuran, döven.
    dârülfünûn: fenler yeri, üniversite.
    dârülharb: savaş yeri, düşman ülkesi.
    Dârülhikmet: Osmanlılar zamanında fetva ile vazifeli ilmi bir kuruluş.
    dârülhizmet: hizmet yeri.
    dârülikab: azap yeri, cehennem.
    dârülislâm: Müslümanların huzur içinde yaşadığı yer.
    Dârüsselâm: kurtuluş ve güven yeri, cennet.
    dâsıtân: destan, meşhur hikâye.
    dâsıtâne: destan gibi olan.
    dâussılâ: vatan hasreti.
    dâva: savunulan düşünce, hak talebi, önemli mesele.
    dâvet: çağrı.
    dâvetname: davet mektubu.
    Dâvûd: büyük bir peygamber.
    Dâvûdvârî: Davut alehisselâm gibi.
    dâye: dadı, çocuk bakıcısı.
    debdebe: gösteriş gürültüsü, görkem.
    debretmek: kımıldatmak.
    deccâl: kıyametten önce ortaya çıkarak yandaşlarıyla birlikte dini yıkmaya çalışan azgın kimse.
    deccâlâne: deccal gibi.
    deccâliyet: din yıkıcı deccalın ilkeleriyle hareket edenlerin oluşturduğu mânevî şahsiyet.
    def: savma, savuşturma.
    defâ: kez, kere.
    defâât: defalar, kereler.
    defâin: defineler.
    defâten: birdenbire.
    defî: bir anda.
    defîne: yere gömülmüş kıymetli eşya.
    defn: gömme.
    defnetmek: gömmek.
    defterdâr: defterci, defter tutan.
    dehâ: üstün zekâ.
    dehâlet: girme, sığınma.
    dehân: ağız.
    dehlîz: dar ve uzun geçit.
    dehr: zaman, devir.
    dehrî: zamanla ilgili, kıyamete inanmayan îmansız felsefeci.
    dehriyye: dünyanın sonsuzluğuna inanan felsefecilerin yolu.
    dehriyyûn: zamanı tanrılaştıran îmansız felsefeciler.
    dehşet: ruhu birden kaplayan korku.
    dehşetengiz: korku verici.
    dejenere: bozulma, soysuzlaşma.
    dek: hile, oyun.
    dekaik: incelikler.
    dekk: ufalanma.
    delâil: deliller, kanıtlar.
    delâlat: delâletler, delil olmalar.
    delâlet: delil olma, yol gösterme.
    delâleten: delil olarak, yol göstererek.
    delîl: yol gösterici, kanıt.
    dellâl: yüksek sesle ilan eden, duyuran.
    delv: kova burcu.
    dem: kan, zaman, konu, kıvam.
    demâ: her zaman.
    demâdem: zaman zaman.
    demagoji: güzel sözlerle halkı kandırma siyaseti.
    dembedem: zaman zaman.
    demdeme: vızıltı, ses.
    demode: modası geçmiş.
    demokrasi: yöneticilerin halk tarafından seçildiği idare şekli.
    demvurmak: söz etmek.
    denâet: alçaklık.
    denî: alçak.
    deniye: alçak olan.
    depresyon: ruhî çöküntü.
    der: "içine, içinde" mânâsında ön ek.
    derâkab: hemen, derhâl.
    derârî: parlak yıldızlar, renkli şeyler.
    derc: içine alma, sokma.
    dercân: canına sokma, içine alma.
    derd: dert, hastalık, üzüntü, dilek, mesele.
    derdmend: derdi olan.
    derecât: dereceler, yukarı katlar.
    derece: gitgide yükselen durumların her biri, kerte.
    derekab: hemen ardından.
    derekât: derekeler, aşağı katlar.
    dereke: gitgide alçalan durumların her biri.
    dergâh: makam, tekke.
    derhâtır: hatırlama.
    derk: anlama, kavrama.
    derketmek: anlamak, kavramak.
    dermân: ilaç, çare, güç.
    dermeyân: ortada, ortaya.
    derpey: ardı sıra.
    Dersaadet: istanbul.
    dershane: ders okunan yer.
    dersiâmm: herkese ders verebilen hoca.
    deruhte: üzerine alma, yüklenme.
    derûn: iç, gönül.
    derûnî: içle ilgili, içten.
    derviş: yaşayışını tarikatının edeplerine uyduran kalender kimse.
    derya: deniz.
    desâis: desiseler, hileler, oyunlar.
    desâtir: düsturlar, ilkeler.
    desîse: hile, oyun.
    dessas: hileci, oyuncu, aldatıcı.
    dessasâne: hileci, aldatıcı gibi.
    dest: el.
    destan: kahramanlık hikâyesi.
    destbedest: el ele.
    deste: demet, tutam.
    destek: dayanak.
    destgâh: tezgâh, işyeri.
    destûr: izin.
    dev: masallarda geçen korkutucu varlık.
    devâ: ilaç.
    devâen: ilaç olsun diye.
    devâhî: büyük belâlar, üstün zekâlılar.
    devâir: daireler, işyerleri.
    devam: sürüp gitme.
    deverân: dönme, dolaşım.
    devir: dönme, dolaşma, aktarma.
    devlet: ülkeyi yönetmek için örgütlenmiş siyasî topluluk.
    devr: devir, dönem, dönme, dolaşma, aktarma.
    devran: felek, talih.
    devre: dönem.
    devriye: dönen, dolaşan.
    deyn: borç.
    Deyyan: herkesin hakkını en iyi bilen ve veren ALLAH .
    Dıhye: bir sahabe.
    dırahşan: parlayan.
    dıyk: darlık.
    dibâce: önsöz, başlangıç.
    didar: göz, görme, görünme.
    dîde: göz.
    dîdebân: gözcü, gözleyen.
    dîk: ince, dar.
    dikkat: duygu ve düşünceyi bir noktada toplama, uyanıklık, incelik.
    dikta: zorbalık.
    diktatör: devleti keyfine göre idare eden "ulu" önder.
    dil: gönül, kalb.
    dilber: gönül alan güzel.
    dilşâd: gönlü hoş olmuş.
    dimağ: beyin.
    dimdik: gaga.
    din: peygamberin bildirdiği biçimde kulluk görevlerini belirleyen ilâhî nizam.
    dinamik: hareketli.
    dinar: eskiden kullanılan bir para.
    dindarâne: dindarca.
    dindaş: aynı dinden olan.
    dinperver: dini seven.
    dinsizdârâne: dinsizce.
    diplomat: ülkenin dış işleriyle uğraşan memur.
    dirâyet: yetenek, beceri, sezgi.
    direktif: yönlendirici emir.
    direm: dirhem.
    dirhem: üç gramlık ağırlık ölçüsü.
    diritnavt: diritnot.
    diritnot: büyük savaş gemisi.
    disiplin: uyulması gereken kuralların tamamı, sıkı düzen.
    divan: şiir kitabı, yüksek idare meclisi, mahkeme, sedir.
    divâne: aklı tam olmayan, kaçık.
    divânece: divane gibi.
    divanhâne: geniş sofa, salon.
    divânıharb: askeri mahkeme.
    diyânet: dindarlık, din işleri.
    diyâneten: dindarlık bakımından.
    diyar: ülke, yer.
    diyet: kan bedeli, can pahası.
    diyk: darlık, sıkışıklık.
    dogma: tartışılmayan kesin fikir.
    dogmatizm: bazı fikirleri her zaman doğru ve değişmez kabul eden felsefe.
    doktrin: bir sistem meydana getiren fikirlerin hepsi, öğreti.
    donanma: kendini donatma, deniz kuvveti, ışıklı şenlik.
    dost: samimi arkadaş.
    dostâne: arkadaşça.
    duâ: ALLAH a yalvarma, yakarış, isteme, dileme.
    dûçar: tutulmuş, yakalanmış.
    duhâ: kuşluk vakti.
    duhan: duman.
    duhûl: girme.
    dumûr: körelme, kuruma.
    dûn: aşağı.
    dûnhimmet: gayreti az.
    dûr: uzak.
    dûrendiş: ilerisi için kaygılanan.
    dûrendişâne: ilerisi için kaygılanırcasına.
    durûbuemsâl: atasözleri.
    dûş: omuz.
    dûşâb: pekmez.
    dü: iki.
    düello: şahitler önünde iki kişinin silahlı çarpışması.
    dühât: dahiler, üstün zekalılar.
    dükkân: öteberi satış yeri.
    Düldül: Peygamberimizin Hazreti Aliye hediye ettiği binek hayvanı.
    dülger: marangoz.
    dümdâr: ordunun arkasında giden gurup.
    dünyâ: içinde yaşadığımız âlem.
    dünyâdâr: dünyalı.
    dünyâperest: taparcasına dünyaya yönelen.
    dünyevî: dünya ile ilgili, dünyalı.
    dürbîn: dürbün.
    dürer: inciler.
    dürr: inci.
    Dürriyetim: Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm.
    dürûs: dersler.
    dürüst: doğru, düzgün.
    düstûr: ilke, kural.
    düşâb: pekmez.
    düşeş: iki altılık.
    düşvâr: zor, güç.
    düvel: devletler.
    düyûn: borçlar
  5. #5
    DERİN DEWLET - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Asistan Moderatör
    Üyelik tarihi Jun 2009
    Mesajlar 2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Standart

    E

    eâmm: pek umumi, en genel.
    eâzım: büyükler.
    eb: baba.
    ebâbil: bir kuş türü.
    ebâd: boyutlar, uzaklıklar.
    ebâtıl: boş inanışlar.
    ebced: Arap harflerinin diziliş sırası, bu harflerin rakam olarak değerlerinden yola çıkılarak yapılan hesap.
    ebcedî: ebcedle ilgili.
    ebdâ: en güzel, en bedi.
    ebed: sonsuz gelecek zaman.
    ebeden: sonsuza dek.
    ebedî: sonsuzla ilgili.
    ebediyet: sonsuzluk.
    ebediyyen: sonsuza kadar.
    ebedperest: sonsuzluğu sevip arzulayan.
    ebedülâbâd: sonsuzlar sonsuzu.
    ebeveyn: ana ile baba.
    ebkem: dilsiz.
    eblağ: yerinde ad***** göre güzel söz söylemenin en üstünü.
    ebleh: alık, budala.
    eblehâne: alıkça, budalaca.
    ebnâ: oğullar.
    ebnâyıcins: aynı türden olanlar.
    ebrâr: hayırlılar, iyiler.
    Ebrehe: Kâbeyi yıkmak isteyen kumandan.
    ebrû: kaş, dalga dalga kırmızı yanak, bir süsleme sanatı.
    ebsâr: gözler.
    ebter: güdük, kesik.
    ebû: baba, ata.
    ebulâşey: hiçbir şeyi olmayan.
    ebvâb: kapılar, bölümler.
    ebyât: beyitler.
    ebyâz: en beyaz, parlak.
    ecânib: yabancılar.
    ecdâd: atalar, dedeler.
    ecel: ömrün sonu, vade.
    ecell: en büyük.
    echel: en cahil.
    echeliyet: aşırı bilgisizlik.
    ecinnî: tek cin.
    ecir: ücret, karşılık.
    ecîr: ücretle çalışan.
    ecirnâ: bizi koru.
    ecirnî: beni koru.
    eclâ: en parlak.
    ecliyet: sebeplik.
    ecmâ: en toplu.
    ecmâin: hepsi, cümlesi.
    ecmel: en güzel.
    ecnâs: cinsler, türler.
    ecnebî: yabancı.
    ecr: ücret, karşılık.
    ecrâm: cansız varlıklar.
    ecsâd: cesetler.
    ecsâm: cisimler.
    ecvibe: cevaplar.
    eczâ: cüzler, parçalar, kimyevi madde.
    eczâhâne: ilaç yapılıp satılan işyeri.
    edâ: yapma, ödeme, davranış, anlatım yolu.
    edat: "hem, için" gibi kendi başına mânâsı olmayan yardımcı kelime.
    eddâî: belli bir duacı, duacınız.
    edeb: terbiye, güzel ahlak, haya.
    edebî: edeple ilgili, güzel söz ve yazı.
    edebiyat: güzel ve etkili biçimde konuşma ve yazma sanatı.
    edebiyyûn: edebiyatçılar.
    edevât: âletler.
    edîb: edebiyatçı, edepli, terbiyeli.
    edîbâne: edebiyatçı gibi, edeplice, terbiyelice.
    edille: deliller, kanıtlar.
    ednâ: pek aşağı.
    edvâr: devirler, dönemler.
    edviye: devalar, ilaçlar.
    edyân: dinler.
    efâdıl: üstün nitelikli kimseler.
    efâl: fiiller, işler.
    efdal: daha üstün.
    efendi: sahip, saygın, terbiyeli.
    efgan: figanlar, inlemeler.
    efhâm: anlamalar, en iyi anlayan.
    efkâr: fikirler.
    efkârıâmme: umumun fikirleri, halkın düşünceleri.
    eflâk: gökler.
    Eflâtun: eski bir filozof
    efrâd: bireyler, insan tekleri.
    efsah: daha düzgün anlatım.
    efsâne: uydurulmuş hikâye, mitoloji.
    efsûn: sihir, büyü.
    efşan: "saçan" mânâsında son ek.
    efzâ: "artıran" mânâsında son ek.
    efzûn: fazla, çok.
    ego: ben, ene.
    eğerçi: gerçi.
    eğlenceperest: eğlenceye pek düşkün.
    Ehad: "bir, tek, benzersiz" olan ALLAH .
    ehâdîs: Peygamberimizin sözleri.
    ehadiyet: ALLAH ın her bir eserindeki birlik tecellisi.
    ehaff: pek hafif.
    ehak: en hak, daha gerçek.
    ehass: en has.
    ehbâr: âlimler.
    ehemm: en önemli.
    ehemmiyet: önem.
    ehemmiyetkârâne: önem verircesine.
    ehevât: kardeşler.
    ehibbâ: ahbaplar, sevilenler.
    ehil: dost, sahip, usta.
    ehlen-sehlen: hoş geldiniz.
    ehlî: alışık olan, evcil.
    Ehlibeyt: Peygamberimizin neslinden olan.
    ehlibidâ: dine aykırı olanı dine sokanlar.
    ehlidalalet: islâmdan sapanlar, sapkınlar.
    ehlidünyâ: dünya adamı, âhireti düşünmeyen.
    ehlifelsefe: felsefeciler, felsefeye önem veren kimseler.
    ehlifen: fen ilimleriyle uğraşanlar.
    ehligaflet: gaflette olanlar, kul olduğunu hatırlamadan yaşayanlar.
    ehlihak: hak yolda olan.
    ehlihakîkat: hakikatı bulan kimseler.
    ehlihâl: inandıkları mânâları hâlleriyle yaşayanlar.
    ehlihidâyet: îman yoluna erenler, müminler.
    ehliîman: îmanlılar.
    ehliinsaf: insaflılar.
    ehliislâm: müslümanlar.
    ehlikalb: kalben ileri gidenler.
    ehlikeşif: perdeli olanı bilen velî.
    ehlikitab: ilâhî kitaplardan birine inanan.
    ehlikubûr: kabirdeki ölüler.
    ehliküfür: kâfirler.
    ehlinecat: kurtulanlar.
    ehlisefâhet: günahlara dalanlar.
    ehlisuffa: Peygamberimizin mescidinde kalan sahabeler.
    ehlisünnet: Peygamberimizin hak yolunda yürüyenler.
    ehlişirk: ALLAH a ortak koşanlar.
    ehlitakva: ALLAH tan korkup günahtan sakınan kimseler.
    ehlitarik: tarikat adamı.
    ehlitarikat: tarikata bağlı olan.
    ehlitevhid: ALLAH ın birliğine inananlar.
    ehlivelâyet: velîler, erenler, kalbi nurlanmış müminler.
    ehlivukuf: iyi bilenler, bilirkişiler.
    ehliyyet: yeterlik, ustalık, yetki.
    ehlullah: ALLAH adamı, evliya, ermiş.
    ehram: firavun mezarı.
    Ehriman: ateşe tapanların kötülük tanrısı.
    ehülacâib: acayip şeylerin kardeşi.
    ehva: nefis arzuları, boş istekler.
    ehvâl: korkular.
    ehven: en zararsız, pek ucuz.
    ehvenüşşerreyn: iki şerden daha az zararlı olanı.
    ehya: ucuzluk, bolluk.
    eimme: imamlar, öncüler.
    ejder: büyük yılan.
    ejderha: iri yılan.
    ekâbir: büyükler.
    ekall: en az.
    ekalliyet: azlık, azınlık.
    ekânim: asıllar, rükünler.
    ekber: en büyük.
    ekdâr: kederler, üzüntüler.
    ekl: yeme.
    ekmel: en mükemmel.
    ekol: bir fikir üzerine kurulu okul, meslek.
    Ekrad: Kürtler.
    ekrem: daha kerim, en iyi.
    ekser: daha çok.
    ekserî: çoğunlukla.
    ekseriya: ekseriyetle, çoğunlukla.
    ekseriyet: çoğunluk.
    ekseriyetle: çoğunlukla.
    ekva: daha kuvvetli.
    ekvan: yaratılanlar.
    ekvanî: yaratılanlarla ilgili.
    ekvator: dünyayı ikiye ayıran hayâlî çizgi.
    el-amân: aman diliyorum!
    elân: şimdi, hâlâ.
    elâstik: esnek.
    elbette: kesinlikle.
    elcevab: cevabı şu.
    elem: acı.
    eleman: bir bütünün parçaları.
    elemkârâne: acılı bir biçimde.
    elemnâk: acı verici, acılı.
    elf: bin sayısı.
    elfâtiha: Fatiha sûresi.
    elfaz: lafızlar, sözler.
    elhak: hakikaten, doğrusu.
    elhamdülillâh: ALLAH a hamdolsun.
    elhannas: sinsice aldatan şeytan.
    elhâsıl: kısacası, özetle.
    elhubbulillâh: sevgi ALLAH içindir.
    elhükmülilekser: hüküm eksere göre verilir.
    elîf: alışan, alışkın.
    elîm: acı veren, acılı.
    elîmâne: acılı biçimde.
    elîme: acılı hâl.
    elîyâzübillâh: ALLAH a sığınırız.
    elkab: lâkaplar.
    elmas: değerli bir taş.
    elsine: lisanlar, diller.
    eltâf: lütuflar, en latîf, en hoş.
    elvah: levhalar, tablolar.
    elvan: renkler.
    elvanıseba: yedi renk.
    elvedâ: şu ayrılık!
    elyak: daha lâyık.
    elyevm: bugün.
    elzem: daha gerekli.
    elzemiyet: daha gereklilik.
    emam: ön taraf.
    eman: güven, güvenlik.
    emânât: emanetler.
    emânet: sonra alınmak üzere verilen şey.
    emâneten: emanet olarak.
    emâni: güvenlik.
    emârât: emareler, belirtiler.
    emâre: iz, belirti, bellik.
    emâret: beylik.
    emel: ümit, arzu.
    Emevîler: bir islâm devleti.
    emîn: güvenilir.
    emîr: bey, başkan.
    emirber: emir dinleyen.
    emirnâme: emir yazısı.
    emlâk: taşınmaz mallar.
    emmâbâdü: bundan sonra.
    emmâre: emreden, zorlayan.
    emn: eminlik, güvenlik.
    emniyet: güven, güvenlik.
    emperyalizm: bir ülkenin sınırlarını genişletme politikası.
    emr: emir, buyruk.
    emrâz: marazlar, hastalıklar.
    emsâl: misaller, eşler, benzerler.
    emsile: misaller, örnekler.
    emşac: nutfe, dağınık.
    emtar: yağmurlar.
    emvâc: dalgalar.
    emvâl: mallar.
    emvât: ölüler.
    emzice: mizaçlar, huylar.
    enam: yaratıklar, varlıklar.
    enâniyet: benlik, gurur.
    enbiyâ: nebîler, peygamberler.
    encam: son.
    encümen: meclis, komisyon.
    endad: benzerler, misiller.
    endâm: beden, boy.
    endaz: "atan, atıcı" mânâsında son ek.
    ender: içinde.
    ender: pek az bulunan.
    endîşe: kaygı.
    Endülüs: bir islâm devleti.
    ene: ben, benlik.
    enerji: güç.
    enfâ: daha faydalı.
    enfâs: nefesler.
    enfes: pek nefis, çok hoş.
    enfûs: nefisler, ruhlar.
    enfüsî: nefisle ilgili, insanlarının kendi iç âlemlerine ait.
    engiz: "koparan, veren" mânâsında son ek.
    engizisyon: kiliselerin işkenceci mahkemeleri.
    enhâr: nehirler, ırmaklar.
    enîn: inilti.
    enîndâr: inleyen.
    enîs: dost, arkadaş.
    enkaz: yıkıntı.
    enmûzec: nümune, örnek, model.
    ensâb: soylar, nesepler.
    ensac: dokumalar.
    ensâf: yarımlar.
    ensâl: nesiller, kuşaklar.
    ensâr: yardımcılar, Medineli sahabeler.
    enseb: en uygun.
    ente: sen.
    entrika: hile, düzen.
    envâ: neviler, türler.
    envâen: türler olarak.
    envâr: nurlar.
    enver: pek nurlu.
    enzâr: nazarlar, bakışlar.
    erâcif: uydurma sözler.
    erakk: pek ince.
    erbaa: dört.
    erbâb: sahipler, becerikliler, terbiyeciler.
    erbâin: kırk.
    erbâiyyet: dört olmak.
    Ercûze: Hazreti Alinin meşhur bir kasidesi.
    erhâm: döl yatakları, rahimler.
    erham: en merhametli.
    Erhamürrahimîn: merhamet edenlerin en merhametlisi olan ALLAH .
    erîke: koltuk, taht.
    erkân: esaslar, rükünler.
    ervâh: ruhlar, canlar.
    erzâil: reziller, alçaklar.
    erzâk: rızıklar, yiyecekler.
    erzan: pek ucuz.
    erzâl: reziller.
    erzel: daha rezil.
    esâbi: parmaklar.
    esâd: daha mutlu.
    esâdekümullah: ALLAH saadet versin.
    esahh: daha doğru.
    esâlib: üslûplar, tarzlar.
    esamî: isimler.
    esâret: esirlik, tutsaklık.
    esas: temel, kök.
    esasât: temeller, esaslar.
    esâtir: uydurulmuş hikâyeler, mitoloji.
    esbâb: sebepler, vasıtalar, vesileler, araçlar.
    esbâbperest: sebepleri yaratıcı sanan.
    esbak: daha önceki.
    esbât: torunlar.
    esdâf: sadefler, inci kabukları.
    esdikâ: sadıklar.
    esed: aslan.
    Esedullah: ALLAH ın aslanı.
    esef: tasa, üzüntü, gam.
    esefâ: yazık!
    eser: yapı, iz, kitap.
    esfel: en aşağı.
    esfelisâfilîn: aşağıların en aşağısı.
    eshâb: sahipler.
    esham: hisseler, paylar.
    eshel: daha kolay.
    esîle: sorular, sualler.
    esîr: alemi kaplayan incecik madde.
    esir: savaşta teslim alınan kimse.
    Eski Said: Bediüzaman Hazretlerinin hayatında birinci dönem ismi.
    eslâf: selefler, öncekiler.
    eslâh: en iyi, en sâlih.
    eslem: en sağlam, en emin.
    esliha: silahlar.
    esmâ: isimler.
    esmaî: isimlerle ilgili.
    Esmaülhüsnâ: ALLAH ın güzel isimleri.
    esmar: meyveler.
    esmer: rengi karaya çalan.
    esnâ: ara, vakit, sıra.
    esnâf: sınıflar, alım satımcı.
    esnam: sanemler, putlar.
    esrâ: pek çabuk.
    esrâr: sırlar, gizli mânâlar.
    esrârengiz: gizli ve sırlı olan.
    esrarkeş: esrar çeken.
    essebebükelfâil: sebep olan yapan gibidir.
    estağfirullah: ALLAH kusurumu affetsin.
    ester: katır.
    esvâb: giyecekler.
    esvât: sesler.
    esved: siyah, kara.
    eşâr: şiirler.
    Eşârî: itikadî bir hak mezhep kuran âlimin namı.
    eşbah: benzeyenler.
    eşcâ: daha yiğit.
    eşcâr: ağaçlar.
    eşedd: pek şiddetli.
    eşeff: en saydam.
    eşekk: pek şüpheci.
    eşfa: en çok şefaat eden.
    eşfâ: pek şifalı.
    eşfak: çok şefkatli.
    eşgal: işler, meşguliyetler.
    eşhas: şahıslar, kişiler.
    eşhûr: aylar.
    eşirrâ: şerliler, kötüler.
    Eşîya: bir peygamber.
    eşk: gözyaşı.
    eşkâl: şekiller.
    eşkıyâ: yol kesenler.
    eşmel: çok kaplayıcı.
    eşnê: en kötü.
    eşrâf: şerefliler, ileri gelenler.
    eşrâr: şerliler, kötüler.
    eşrât: şartlar, belirtiler.
    eşrâtısaat: kıyamet alâmetleri.
    eşref: en şerefli.
    eşrefimahlûkât: yaratılanların en şereflisi.
    eşşehîr: meşhur, ünlü, tanınmış.
    eşşükrülillah: şükür ALLAH adır.
    eşvâk: şevkler, aşırı istekler.
    eşya: nesneler, şeyler.
    etbâ: tâbî olanlar, bağlılar.
    etemm: en tam, noksansız.
    etfâl: tıfıllar, çocuklar.
    etıbbâ: tabipler, doktorlar.
    etîme: yemekler.
    etka: günah işlemekten çok çekinen.
    etkıyâ: çok takvalılar.
    etrâf: yanlar, taraflar.
    Etrâk: Türkler.
    etvâr: tavırlar, davranışlar.
    evâhir: âhirler, sonlar.
    evâil: başlangıçlar.
    evâmir: emirler.
    evânî: kaplar.
    evâsıt: vasatlar, orta hâlli olanlar.
    evc: doruk, yüce.
    evfak: en uygun.
    evhâm: vehimler, kuruntular.
    evkaf: vakıflar.
    evkat: vakitler.
    evkemâkal: söylendiği gibi.
    evlâ: daha iyi.
    evlâd: veledler, çocuklar.
    evleviyet: öncelik.
    evliyâ: kalbi nurlu müminler, erenler, velîler.
    evliyâullah: ALLAH ın velîleri, sevgili kulları.
    evrâd: devamlı okunan dualar, zikirler.
    evrak: yapraklar, kağıtlar, belgeler.
    evride: toplardamar.
    evsâf: vasıflar, özellikler.
    evsat: orta, orta hâl.
    evtâd: direkler, kazıklar.
    evtâr: tek, eşsiz.
    evvâbin: tevbe edip günahtan dönenler.
    Evvel: herşeyden önce var olan ve yaratıkların önceki hâllerine de hükmeden ALLAH .
    evvel: ilk, önce, birinci.
    evvelâ: birincisi, önce.
    evvelbaba: ilk baba, her türün bir anda yaratılan ilk ferdi.
    evvelen: ilk olarak.
    evvelîn: öncekiler.
    evzâh: daha açık.
    ey: hitap sözü.
    eyâdi: eller.
    eyne: nereye, nerede?
    eynelmefer: nereye kaçmalı?
    eynesserâminessüreyya: yer nerede, Süreyya nerede?
    eytam: yetimler, babaları ölmüş çocuklar.
    eyvALLAH : peki, öyle olsun.
    eyvan: köşk, saray.
    eyyâm: günler.
    Eyyûb: hastalığına sabretmesiyle meşhur bir peygamber.
    eyyü: "ya, ey" mânâsında hitap edatı.
    eyyühelmünâfık: ey münafık, ey mümin görünen kâfir!
    eyzan: önceki gibi.
    ez: "den, dan" mânâsında ön ek.
    ezâ: üzme, incitme.
    ezahir: çiçekler.
    ezan: namaza davet için edilen nida.
    ezber: zihinde tutma.
    ezcümle: meselâ, bunun gibi.
    ezdâd: zıtlar.
    ezel: başlangıcı olmama, öncesizlik.
    ezelî: başlangıcı olmayan.
    ezeliyet: varlığının başlangıcı olmama.
    ezhân: zihinler.
    ezhâr: çiçekler.
    Ezher: Mısırda bulunan büyük bir üniversite.
    ezher: pek parlak.
    eziyet: büyük sıkıntı, incinme.
    ezkâr: zikirler, ALLAH ı anmalar.
    ezkaza: kaza olarak.
    ezkiyâ: temiz ve iyi insanlar.
    ezkiya: zekiler.
    ezlem: en zâlim.
    ezman: zamanlar.
    ezmine: zamanlar.
    ezost: ondan.
    ezvâc: eşler.
    ezvâcıtâhirât: Peygamberimizin iffetli hanımları.
    ezvak: zevkler.
    ezyâl: zeyiller, ekler.
  6. #6
    DERİN DEWLET - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Asistan Moderatör
    Üyelik tarihi Jun 2009
    Mesajlar 2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Standart

    F

    faal: çalışkan, işleyen.
    faalâne: çalışkanca.
    faaliyet: çalışkanlık, çalışma.
    Faalünlimâyürîd: her istediğini yapabilen ALLAH .
    fâcia: acıklı olay.
    fâcir: günah işleyen.
    fâcire: günahkâr kadın.
    fâdıl: üstün nitelikli.
    fahâmet: anlayışlılık.
    fâhim: anlayışlı.
    fâhir: övünen, iftihar eden.
    fâhiş: ahlâksız, aşırı.
    fâhişe: büyük günahlar işleyen iffetsiz kadın.
    fâhişehâne: genelev.
    fahl: ileri gelen, üstün.
    fahm: kömür, karbon.
    fahr: övünme, iftihar etme.
    fahrî: karşılıksız, parasız.
    Fahriâlem: âlemin kendisiyle övündüğü Peygamberimiz.
    Fahrikâinat: kâinatın övüncü olan Peygamberimiz.
    fahriye: övünme.
    fahrüddeverân: devirlerin övüncü.
    fahşâ: büyük günahlar.
    fahûr: çok övünen.
    fâide: fayda, yarar.
    fâik: üstün.
    fâikiyet: üstünlük.
    fâil: iş yapan, özne.
    fâiz: paranın haram olan kârı.
    fakat: ama.
    fâkat: yokluk, bulunmama.
    fakd: bulunmayış.
    fakdülahbâb: sevilenlerin bulunmaması.
    fâkih: islâm hukukunu bilen.
    fâkihe: yaş meyve, yemiş.
    fakîr: muhtaç, yoksul.
    fakîrâne: fakirce.
    fakîrülhâl: fakir hâlde.
    fakr: yoksulluk, muhtaçlık.
    fakrıhâl: fakir hâllilik.
    fakrımutlak: tam ve sınırsız fakirlik.
    fakrpîşe: fakirlik yolunda.
    fakruzarûret: fakirlik ve yoksulluk.
    faktör: bir sonucu oluşturan unsurlardan her birisi.
    fakülte: meleke, üniversitenin bölümlerinden her biri.
    fâl: fal, belirti, uğur.
    Fâlık: büyümesi için tohumu çatlatan ALLAH .
    fâlihayr: iyilik belirtisi.
    familya: aile, soy.
    fanatik: aşırı taraftar.
    fânî: geçici, ölümlü.
    fâniyât: faniler, gelip geçiciler.
    fantâziye: yalandan gösteriş, boş debdebe.
    fantezi: hayâl ürünü, aşırı süs.
    fanus: süslü fener.
    Farâbî: Aristonun tesirinde kalan bir filozof.
    Faraklit: Peygamberimizin incildeki ismi.
    Fârân: Mekke dağlarının incildeki adı.
    faraş: süprüntü toplama aleti.
    farazâ: diyelim ki.
    farazî: farzedilen, varsayılan.
    faraziye: ispat edilmemiş düşünce, varsayım.
    farfara: gürültücü, övüngen.
    fâriğ: devreden, geçiren, çekilen.
    fârika: ayırıcı özellik.
    Fâris: iranlı.
    Fârisî: iran dili, iranla ilgili.
    farîza: kaçınılmaz ödev, boyun borcu.
    fark: ayrılık, başkalık.
    farmason: mason, islâm düşmanı.
    Fars: iranlı.
    fart: aşarılık.
    Fârûk: "hak ile batılı ayıran" mânâsında Hazreti Ömerin lâkabı.
    farz: her müslümanın şahsen yapmakla yükümlü bulunduğu ilâhî emir.
    farzetme: sayma, tutma.
    farzıayn: her müminin mutlaka yapması gereken vazife.
    farzıkifâye: bazı müminlerin yapmasıyla sorumluluktan kurtulunan vazife.
    farzımuhâl: imkânsızı bir an mümkün sayma.
    farziyet: farz oluş.
    fâsık: günahkâr.
    fâsıkımütecâhir: açıkça günah işlemekten utanmayan.
    fâsıl: ayıran, bölen.
    fasıl: mevsim, bölüm.
    fâsıla: ara, durak.
    fâsılasız: aralıksız.
    fâsid: bozuk, yanlış.
    fasîh: düzgün ve güzel konuşan.
    fâsih: fesheden, bozan,
    fasl: bölüm, mevsim.
    fâş: ortaya çıkmış.
    faşist: ırka dayalı baskı rejimine taraftar olan kimse.
    Fâtır: benzeri bulunmayan eserleri yaratan ALLAH .
    fâtih: açan, fetheden.
    fâtiha: başlangıç, birinci sûre.
    fâtihâne: fatihçe.
    fâtinülasr: asrın en akıllısı.
    faysal: hakkı batıldan ayıran.
    fayton: at ile çekilen binek arabası.
    fazâil: faziletler, üstünlükler.
    fâzıl: faziletli, üstün.
    fazîlet: üstün nitelik, meziyet.
    fazîletfuruş: üstünlük taslayan.
    fazîletkâr: faziletli, üstün nitelikli.
    fazîletmeab: üstün nitelikleri olan.
    fazîletperver: üstün nitelikleri seven.
    fazl: üstünlük, lütuf.
    fazlî: iyilik olsun diye.
    febiha: ne âlâ.
    fecâat: acıklı durum.
    fecere: günah işleyenler.
    fecet: acıklı hâl.
    fecî: çok acıklı.
    fecir: havanın ağarma zamanı.
    fecr: fecir, tan.
    fecrikâzib: yalancı fecir.
    fecrisâdık: gerçek fecir.
    fedâ: değerli nesi varsa verme.
    fedâî: feda eden, kendini adayan.
    fedâkâr: fedacı.
    fedâkârâne: fedakârca.
    fehim: anlama.
    fehm: anlayış.
    fehmen: anlama bakımından.
    fehmetmek: anlamak.
    fehva: mânâ, kavram.
    fekahet: fıkıh ilminde âlimlik, anlayışlılık.
    fekk: açma, ayırma.
    felâh: tam kurtuluş.
    felâhat: tarımcılık.
    felâket: büyük zararlar veren olay.
    felâketzede: felâkete uğramış.
    felâsife: felsefeciler, felsefeler.
    felç: inme.
    felek: gök, talih.
    felekiyyât: gök ilmi.
    felekiyyûn: gök ilimcileri.
    feletât: sürçmeler, falsolar.
    felillâhilhamd: ALLAH a hamdolsun.
    fellâh: ekinci, tarımcı.
    fels: bakır para, pul.
    felsefe: akıl yoluyla "niçin" sorusuna cevap arayan ilim.
    felsefî: felsefeyle ilgili.
    fem: ağız.
    fen: maddî ilim, bilim, hüner.
    fenâ: yokluk, geçicilik, kötü.
    fenâfilihvan: kardeşlerin varlığında erime.
    fenâfillâh: dünyayı kalben terkedip tamamen ALLAH a yönelmek.
    fenâfirresûl: kendi isteklerini terkedip peygamberde fani olmak.
    fenâfişşeyh: şeyhinde fani olmak.
    fennen: fence.
    fennî: fenle ilgili.
    fer: ışık, parıltı, süs.
    fer': ikinci derecede olan, kol, dal.
    ferâce: bütün vücudu kaplayan bir cins elbise.
    ferâgat: hakkı olanı bile istememe.
    ferah: geniş, iç açıcı, tasasız.
    ferâiz: farzlar, yapılması mecburi olan dinî emirler.
    ferâset: anlayış.
    ferc: yarık, dişi tenasül uzvu.
    ferd: fert, birey, tek, benzersiz.
    ferdâ: yarın.
    ferdaniyet: teklik, birlik, benzersizlik.
    ferdî: şahsî.
    ferdiferîd: benzeri görülmemiş, eşsiz.
    ferdiyet: birlik, teklik, eşsiz ve benzersiz oluş.
    ferec: ferahlık, genişlik, rahatlık.
    ferh: yavru.
    ferhan: sevinçli, rahat.
    ferî: ayrıntılarla ilgili.
    ferîd: eşi ve benzeri bulunmayan, yekta.
    ferik: general.
    ferikiyet: generallik.
    ferişte: melek.
    feriyye: ayrıntılar.
    fermâ: buyurucu.
    ferman: kesin emir, hüküm, bildiri.
    Ferraşin: Doğuda büyük bir ova.
    fersah: beş kilometrelik mesafe.
    ferş: yer, döşeme.
    feryâd: yüksek sesle yardım isteme.
    feryâdüfîzar: yüksek sesle yardım isteme ve yalvarma.
    ferzendâne: evlat gibi.
    fesâd: fesat, bozukluk, karışıklık.
    fesâdât: fesatlar, bozukluklar, karışıklıklar.
    fesâhat: düzgün ve güzel söz söyleme.
    fesh: bozma, kaldırma.
    fesl: ek yeri, hak söz.
    fesübhanALLAH : ALLAH bütün noksanlıklardan uzaktır.
    feşân: "saçan" mânâsında son ek.
    fetânet: zihin açıklığı, çabuk kavrayış.
    fetebârekALLAH : ALLAH mübarek etsin.
    fetevâ: fetvalar.
    feth: açma, fetih.
    fetih: açma, ele geçirme.
    fetişizm: bazı eşyaları putlaştırıp aşırı düşkünlük gösterme.
    fetk: ayırma, yarma.
    fetret: iki peygamber arasındaki bulanık zaman.
    Fettâh: her şeyi görülmedik biçimlerde açan ALLAH .
    Fettâhiyet: herşeyi uygun şekilde açma fiili.
    fetvâ: bir meseleyle ilgili dinî hüküm.
    fevâid: faydalar.
    fevâsıl: fasıllar, bölümler.
    fevâtih: başlangıçlar.
    fevc: gurup, topluluk.
    feverân: fışkırma, hızla çıkma.
    fevk: üst.
    fevkalâde: olağanüstü.
    fevkalbeşer: insanüstü.
    fevkalhad: sınırın üstünde.
    fevkalkanun: kanun üstü.
    fevkalkül: hepsinin üstü.
    fevkalmêmul: umulanın üstünde.
    fevkalzaman: zaman üstü.
    fevkaniyet: üstünlük.
    fevrî: hemen, düşünmeden.
    fevt: yitme, ölme.
    fevzâ: kargaşa.
    feya: ey!
    feyaacaba: hayret doğrusu!
    feyalilaceb: hayret ifadesi.
    feyezân: su taşkını.
    feyiz: bolluk, bereket, mânevî gıda.
    feyizdâr: feyizli.
    feyizkâr: feyizli.
    feyizyâb: feyiz alma, manen istifade etme.
    feylesof: filozof, felsefe ile uğraşan kişi.
    feylesofâne: filizofça.
    feylûle: ikindiden akşama kadar olan mekruh uyku.
    feyyâz: çok feyiz veren.
    feyz: bolluk, bereket, mânevî gıda.
    feza: artıran, çoğaltan.
    fezâ: uzay.
    fezâil: faziletler, üstün nitelikler.
    fezleke: özet.
    fıkdan: yokluk, bulunmama.
    fıkıh: ince anlayış, islâm hukuku.
    fıkra: kısa yazı, küçük hikâye, nükteli hikâyecik.
    fırâk: fırkalar, partiler, bölükler.
    fırfıra: topaç.
    fırka: parti, bölük.
    fırtına: şiddetli rüzgâr, korkutucu dalgalanma.
    fısk: günah, haktan sapma.
    fışkı: pislik, hayvan gübresi.
    fıtnat: yaradılıştan gelen iyi anlama kabiliyeti.
    fıtra: fitre, her zenginin vermesi gereken sadaka.
    fıtrat: yaradılış.
    fıtraten: yaradılıştan.
    fıtrî: yaradılışla ilgili.
    fî: içinde, içine, hakkında, üzere, dair.
    fidda: gümüş.
    fidye: bir suçtan veya esirlikten kurtuluş parası.
    figan: çığlık, inilti.
    figür: şekil.
    fîhinazarun: bir bakmak lâzım!
    fihrist: içindekiler listesi.
    fihriste: kitabın konularını gösteren liste.
    fihristevârî: fihrist gibi.
    fiil: iş, eylem, yüklem.
    fiilen: fiille, iş ile.
    fiilî: fiille ilgili.
    fiiliyât: fiiller, işler.
    fikir: düşünce.
    fikr: fikir, düşünce.
    fikren: fikirce.
    fikret: düşünme.
    fikretmek: düşünmek.
    fikrî: fikirle ilgili.
    filasl: aslı üzere.
    filcümle: genellikle, bütünüyle.
    filhakîka: gerçekten.
    fillah: ALLAH için.
    filvaki: olduğu gibi.
    firâk: ayrılık.
    firâr: kaçma.
    firârî: kaçak.
    firâset: hızlı kavrayış.
    firâş: döşek, yaygı.
    Firâvn: Firavun.
    Firâvun: ilâhlık davası güden ünlü bir ulu önder.
    Firâvunâne: Firavun gibi.
    Firâvuncuk: küçük bir Firavun.
    Firâvuniyet: Firavunluk.
    Firâvunmeşreb: Firavunun yolunda olan.
    Firdevs: cennette bir tabaka.
    Firdevsî: cennet gibi.
    firenk: Batılı.
    firenkmeşreb: Batılıların yolunda giden.
    firkat: ayrılık.
    fisâl: ayrılmışlar.
    fîsebîlillâh: sadece ALLAH için.
    fistan: hanım elbisesi.
    fiten: fitneler.
    fitne: kargaşa, karışıklık.
    fitneengiz: fitne sesebi olan.
    fîzâr: inilti, inleme.
    fobi: bazı şeylere karşı duyulan korku.
    fonoğraf: teyp.
    forma: bölüm, elbise.
    foya: aldatıcı süs, hile.
    Frengî: Batı dili, Batı ile ilgili.
    Frengistân: Batı ülkeleri.
    Frenk: Batılı.
    Frenkmeşreb: Batılıların izinde giden.
    fuâd: kalb, gönül.
    fudalâ: üstün nitelikli kimseler.
    fuhş: edebe aykırı hareket, haram, zina.
    fuhşiyât: çirkin işler, günahlar.
    fuhûl: büyükler, ileri gelenler.
    fuhuş: zina, haram fiil, günahlı iş.
    fukahâ: islâm hukuku âlimleri.
    fukarâ: fakirler.
    Furkân: hak ile batılı ayıran Kurân.
    fusahâ: düzgün ve güzel kanuşanlar.
    fustat: kıldan yapılan büyük çadır.
    fusûl: fasıllar, mevsimler, kısımlar.
    fuzlâ: en faziletli.
    Fuzûlî: büyük bir divan şairi.
    fuzûlî: gereksiz, fazlalık.
    fuzûlîyâne: gereksiz ve fazlalık olarak.
    füccâr: günahkârlar.
    fücêten: birdenbire.
    fücûr: günah, zina, sapma.
    fülûs: bakır paralar.
    fünûn: fenler, ilimler, hünerler.
    fürce: girecek yer, yarık.
    Fürs: doğu kavimleri.
    fürû: dallar, kollar, çocuklar, torunlar.
    fürûat: ayrıntılar.
    fürûş: döşemeler, yaygılar.
    füruş: "satan, taslayan" mânâsında son ek.
    füsehâ: güzel ve düzgün konuşanlar.
    füsûk: haktan sapma, doğrudan ayrılma.
    füsûn: büyüleyici güzellik.
    füsûnkâr: büyüleyici.
    fütûhât: fetihler, açmalar.
    fütur: bezginlik, gevşeklik.
    fütüvvet: iyi geçim, ihsan.
    füyûz: feyizler, mânevî ihsanlar.
    füyûzât: feyizler, mânevî gıdalar.
    füzûlât: gereksiz ve faydasız şeyler.
  7. #7
    DERİN DEWLET - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Asistan Moderatör
    Üyelik tarihi Jun 2009
    Mesajlar 2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Standart

    G

    gabâvet: anlayışsızlık, kalın kafalılık.
    gabî: anlayışı kıt.
    gabn: hileli alışveriş.
    gadab: öfke, gazap.
    gadabiye: öfkeyle ilgili.
    gaddâr: acımasız.
    gaddârâne: acımasızca.
    gadir: haksızlık etme.
    gadr: haksızlık.
    Gaffâr: günahları affeden ve bağışlayan ALLAH .
    gafil: habersiz, kul olduğunu hatırlamadan yaşayan.
    gafîr: kalabalık.
    gaflet: olup biteni sezmeme, kul olduğunu unutma hâli.
    gafletkârâne: gaflet edercesine.
    Gafûr: günahları daima ve pek çok affeden, ALLAH .
    gâh: arasıra, bazan.
    gâh: "yer" mânâsında son ek.
    gaib: görünmeyen.
    gaibâne: görünmeksizin.
    gaile: üzüntü veren belalı iş.
    gait: pislik.
    gaiyye: gayeye ait.
    galâ: pahalılık.
    galat: yanlış.
    galatât: yanlışlar.
    galebe: yenme, üstün gelme.
    galeri: sanat eserlerinin sergi yeri.
    galeyan: kaynama, coşma.
    galî: kıymetli.
    gâlib: galip, üstün, yenen.
    galibâ: sanılır ki.
    galibâne: galip şekilde.
    galiben: çok zaman, üstün olarak.
    galibiyet: üstünlük, yenme.
    galîz: çirkin.
    gam: tasa, kaygı.
    gamgama: haykırma.
    gamgîn: gamlı, kaygılı.
    gamız: derin ve gizli olan.
    gamıza: kolay anlaşılmayan, derin.
    gammaz: söz taşıyıcı.
    gamnâk: gamlı, tasalı.
    gamz: süzgün bakış.
    gamze: çene veya yanak çukuru.
    ganâim: savaşta elde edilen mallar.
    gangren: bulunduğu organı kullanılmaz hâle getiren bir hastalık.
    Ganî: sonsuz zengin olan ALLAH .
    ganîmet: savaşta elde edilen mal.
    gâr: "yapan, yapıcı" mânâsında son ek.
    gar: mağara.
    garâbet: gariplik.
    garâib: garip şeyler.
    garâibperest: garip şeylere pek düşkün.
    garâm: canlı duygu, arzu.
    gârât: yağmalar.
    garaz: gaye, kötü niyet.
    garazkâr: garazcı.
    garazkârane: garaz edercesine.
    garb: batı.
    gardiyan: hapistekileri bekleyen görevli.
    garet: yağma, talan, çapul.
    garetgîr: yağmacı.
    garetkâr: çapulcu.
    gareyn: alt ve üst çene, yani ağız.
    garib: batan.
    garîb: garip, yabancı, kimsesiz, yâd ellere düşmüş, yadırganan şey.
    garîbane: garipçe.
    garîbe: garip şey.
    garîbem: garibim.
    garîbüzzaman: zamanın garibi, yaşadığı zamanla uyumlu olmayan.
    garîk: batmış, boğulmuş.
    garîm: alacaklı.
    garîze: yaradılıştan olan.
    gark: batma, boğulma.
    garnizon: askerî birliklerin bulunduğu yer.
    garra: parlak.
    gars: fidan dikme.
    gasb: hakkı olmayanı zorla alma.
    gasıb: zorla alan.
    gasıbane: zorla alırcasına.
    gasl: yıkama, gusül.
    gaşiye: perde, kıyamet, bir sûre.
    gaşy: kendinden geçme.
    gavâmız: anlaşılması zor bilmeceler.
    gavî: çok azgın.
    gavr: çukurun dibi.
    Gavs: Abdülkadiri Geylanî hazretleri.
    gavs: büyük evliya.
    gavsiyet: büyük evliyalık.
    gâvur: kâfir, îmansız.
    gavvas: dalgıç.
    gâyât: gayeler.
    gayb: gizli, görünmeyen, belirsiz.
    gaybâşinâ: gaybı bilen.
    gaybbîn: gaybı gören.
    gaybet: orada bulunmama.
    0cm;margin-bottom:0cm; margin-left.0cm;margin-bottom:.0001pt;mso-pagination:none'>gaybî: görünmeyenle ilgili.
    gaybîyâne: görünmeyenle ilgili olarak.
    gaybîyât: görünmeyenler.
    gaybîye: görünmeyen.
    gaybûbet: görünmeme, orada bulunmama.
    gaye: erişilmek istenen sonuç.
    gayet: pek çok.
    gayetsiz: sınırsız.
    gaylûle: sabah uykusu.
    gayr: diğer, başkası.
    gayret: çaba, çalışma arzusu, kıskanma duygusu.
    gayretullah: ALLAH ın gayreti, hakkı koruma sıfatı.
    gayrimeşrû: helâl olmayan, yasak.
    gayrimüslim: müslüman olmayan.
    gayrimütenâhî: sonu olmayan.
    gayriresmî: resmî olmayan, sivil.
    gayrullah: ALLAH tan başkası, yaratılanlar.
    gayyâ: cehennem kuyusu.
    gayyur: gayretli, çalışkan.
    gayz: hınç, öfke.
    gazâ: din uğruna savaş.
    gazab: gazap, öfke, kızgınlık.
    Gazâlî: büyük bir islâm âlimi.
    gazanfer: kahraman, iri aslan.
    gâzât: gazlar.
    gazel: bir şiir türü.
    gazevât: gazalar.
    gazî: gaza eden.
    gazve: savaş.
    gedâ: fakir, kimsesiz.
    gem: idare etmek için atın ağzına takılan demir.
    genc: hazine, define.
    ger: eğer.
    ger: "yapan, yapıcı" mânâsında son ek.
    gerçi: her ne kadar.
    gerdân: boyunla göğüs arası.
    gerdendâde: boyun eğme.
    gergedan: vahşi bir hayvan.
    germ: sıcak, kızgın.
    geven: dikenli bir bitki.
    gevher: akıl, edep, asıl, cevher.
    Geylânî: kerametleriyle ünlü büyük bir velî.
    gıbta: imrenme.
    gıdâ: besin.
    gılâf: kılıf, kın.
    gıllugış: karar verememe, gönül sıkıntısı.
    gılman: cennet genci.
    gınâ: zenginlik.
    gıpta: imrenme.
    gıptakârâne: imrenircesine.
    gışâvet: göz perdesi.
    gıtâ: örtü, perde.
    gıyâb: göz önünde bulunmama.
    gıyâben: görmeyerek.
    gıyâbî: görmeziye.
    gıyâs: yardım isteyene yardım eden.
    gıybet: orada bulunmayan biri hakkında onun hoşuna gitmeyecek şeyler söyleyip ileri geri konuşma.
    gidişât: gidişler, işlerin yürüyüşü.
    gîr: "yapan, tutan" mânâsında son ek.
    gîrân: ağır, bıktırıcı.
    girdab: suların dönerek aktığı tehlikeli yer.
    girift: karışık, girişik, çapraşık.
    giriftâr: tutulmuş.
    girive: içinden çıkılmaz karışık durum.
    girizgâh: giriş yeri.
    giryân: ağlayan.
    girye: gözyaşı.
    Goethe: Almanların ünlü şairi.
    gonce: tomurcuk.
    görenek: görüp özenme.
    gramer: dilbilgisi.
    granit: bir çeşit sert taş.
    gubâr: toz.
    gudde: bez.
    gufrân: af.
    gulâm: genç, esir, çocuk.
    gulât: coşmalar, taşkınlıklar.
    gulûv: taşkınlık.
    gûlyabânî: masallarda sözü edilen hayâlî varlık, umacı, dev.
    gûnagûn: çeşit çeşit.
    gurbet: yabancı memleket, yâd el.
    gurbetzede: gurbete düşen.
    gurebâ: garipler.
    guremâ: alacaklılar.
    gurre: ışıldama.
    gurûb: batma.
    gurûr: kendini beğenme duygusu, böbürlenme.
    gurûrkârâne: gururlu bir biçimde.
    gusn: dal, budak.
    gusse: üzüntü, tasa, gam.
    gussedâr: gusseli, tasalı.
    gusül: bedenin her yerini yıkamak biçimindeki temizlik.
    gûyem: diyorum.
    guyûb: görünmeyenler, gizliler.
    guzât: gaziler, din için savaşanlar.
    güfte: şarkı sözü.
    güftügû: dedikodu.
    gülbank: toplulukça söylenen dua ve tekbir.
    güldeste: gül demeti, seçme.
    gülistân: gül bahçesi, güller ülkesi.
    gülle: top mermisi.
    gülşen: gül bahçesi.
    gülzâr: gül tarlası.
    güman: zan, şüphe.
    gümrah: günahkâr, gür, bol.
    günâh: dince suç olan şey.
    gürûh: topluluk.
    gürültühâne: gürültülü yer.
    güyâ: sanki.
    güz: sonbahar.
    güzâf: boş söz.
    güzerân: geçme, geçiş.
    güzergâh: geçilecek yer.
    güzeşte: geçen, geçmiş.
    güzîde: seçkin, seçilmiş.
  8. #8
    DERİN DEWLET - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Asistan Moderatör
    Üyelik tarihi Jun 2009
    Mesajlar 2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Standart

    H

    hâb: uyku.
    habâis: pislikler, kötülükler.
    habâset: pislik, pislik, kötülük.
    habb: tohum, dane.
    habbe: tohum, dane.
    habbecik: tohumcuk.
    haber: yeni duyulan bilgi.
    haberdâr: haberli.
    Habeş: Afrikada bir ülke.
    Habeşî: Habeşli.
    habîb: sevgili, sevilen.
    habîbiyet: sevgililik.
    Habîbullah: ALLAH ın sevgili kulu.
    Habîr: her şeyden haberi olan ALLAH .
    habîr: haberli.
    habîs: pis, kötü.
    habîsât: pisler, kötüler.
    hablullah: ALLAH ın ipi.
    hablülmetîn: sağlam ip.
    hablülverîd: şahdamarı.
    habr: âlim, bilgili.
    habrülümmet: ümmetin âlimi.
    habt: şiddetli vurma, battal etme, unutma.
    hacâlet: utanma.
    hacâletâver: utandırıcı.
    hacamat: kan aldırma.
    hâcât: ihtiyaçlar.
    hacc: Kâbeyi ziyaret ibadeti.
    hâce: hoca.
    hâcegân: Nakşîlerin bir ünvanı.
    hacel: utanma.
    hacer: taş, kaya.
    Hacerülesved: Kâbede bulunan ünlü kara taş.
    hâcet: ihtiyaç, lüzum.
    hacil: utanmış.
    hacim: oylum, bir cismin uzayda doldurduğu boşluk.
    hacz: engelleme, el koyma, ayırma.
    hâç: Hıristiyanların sembolü olan şekil.
    Haço: Ermeni isimlerinden biri.
    had: bir nevi ceza.
    hadâret: gençlik, tazelik.
    hadd: sınır, çizgi.
    haddibülûğ: ergenlik sınırı.
    haddizât: aslı, kendisi.
    hadeka: gözbebeği.
    hademât: hademeler.
    hademe: hizmetçi.
    hades: yeni, sonradan, abdest bozan bir hâl.
    Hâdî: hidayet veren ALLAH .
    hâdî: hidayete ermiş, mürşit.
    hadîd: demir.
    hadika: bahçe.
    hâdim: hizmet eden.
    hâdim: yıkan, mahveden.
    hâdimüllezzât: lezzetleri bozan.
    hadîs: Peygamberimizin sözü.
    hâdis: sonradan var olan.
    hâdisât: olaylar.
    hâdise: olay.
    hadîsibilmânâ: anlam bakımından doğru hadîs.
    hadîsikudsî: mânâsı ilâhî sözü peygamberî olan hadîs.
    hadîsişerîf: Peygamberimizin şerefli sözü.
    hadra: yeşillik, yeşil.
    hadravat: yeşillikler.
    hads: birdenbire sezilen bilgi.
    hadsen: birdenbire sezmekle.
    hadsî: birdenbire sezilen.
    hadsiz: sınırsız.
    hafâ: gizlilik.
    hafakan: yürek oynaması, sıkıntı.
    hafâyâ: sırlar.
    hafaza: koruyucu.
    haffâr: kazıcı.
    hâfız: Kurânı ezberlemiş kimse.
    hâfıza: ezberleme yeteneği.
    hafî: gizli, saklı.
    hafîd: torun, oğul.
    hafiye: biri hakkında gizlice bilgi toplayan kimse.
    Hafîz: her şeyi koruyan ve saklayan ALLAH .
    hafîz: koruyan.
    hafîzâne: hafîzce.
    hafîziyet: hafîzlik, koruyuculuk.
    hafriyât: kazılar.
    mbaşı: Musevîlerin dinî lideri.
    hâhem: isterim.
    hâhiş: fazla arzu.
    hâhişger: arzulayan.
    hâib: nasipsiz, ümitsiz, utanan.
    hâif: korkan, korkak.
    hâil: perde.
    hâin: emanete hıyanet eden.
    hâinâne: haince.
    hâiz: sahip, içine alan.
    hâize: sahip olan.
    hak: adalet, pay, doğruluk, emek, ücret, doğru.
    hâk: toprak.
    hakâik: hakikatlar, gerçekler.
    hakâikâşinâ: hakikatlere alışık.
    hakâiknümâ: hakikatları gösteren.
    hakaret: küçüklük, küçük görme.
    hakaretâmiz: hakaretle karışık.
    hakaretkârâne: hakaret edercesine.
    hakbîn: hakkı gören.
    Hakem: haklı ile haksızı ayıran ALLAH .
    hakendiş: hak için kaygılanan.
    hakeza: bunun gibi.
    hâkî: toprakla ilgili.
    hakîkat: öz, asıl, gerçek.
    hakîkatbîn: hakikatı gören.
    hakîkatfeşân: hakikat saçan.
    hakîkatmedâr: hakikatın kaynağı.
    hakîkatperest: hakikata pek düşkün.
    hakîkatperestâne: hakikata düşküncesine.
    hakîkatşiken: hakikatı kıran.
    hakîkatdâr: hakikatlı.
    hakîkî: gerçek, asıl, öz.
    Hakîm: her fiilinde hikmet ve gayeleri gözeten ALLAH .
    Hâkim: "hüküm veren, hak ve adalet üzere hükmeden, başkasını müdahale ettirmeden idare eden" mânâsında ilâhî isim.
    hakîmâne: hikmetlice.
    hâkimâne: hükmedercesine.
    hakîmiyet: hakîmlik.
    hâkimiyet: hâkimlik.
    hakîr: aşağı, küçük, önemsiz.
    Hakk: ALLAH .
    hakk: doğru, gerçek, pay, adalet, din.
    hâkk: kazma, oyma.
    hakkalyakîn: kendisi yaşamışcasına en yüksek seviyede bilme.
    hakkan: gerçekten, doğrusu.
    hakkaniyet: gerçeklik ve doğruluk.
    haknümâ: hakkı gösteren.
    hakperest: hakka pek düşkün.
    hakperestâne: hakka pek düşkün biri gibi.
    hakşinas: hakkı tanıyan.
    hâl: durum, görünüş, nitelik, şimdi, tâkat.
    hal: yapıp bitirme, indirme.
    hâlâ: şimdi, henüz.
    halâs: kurtuluş.
    halâskâr: kurtarıcı.
    hâlât: hâller.
    halâvet: tatlılık, şirinlik.
    halâyık: hizmetçi.
    hâle: ay çevresinde görülen parlak daire, ayla.
    halecân: kalbin çarpıntısı.
    hâledâr: hâleli.
    halef: birinin yerine geçen.
    halel: bozukluk, zarar.
    haleldâr: bozulmuş, zarar görmüş.
    hâlen: durumca, şimdi de.
    hâlet: hâl, durum.
    hâletinezi: can çekişme.
    half: arka.
    Hâlık: yaratıcı.
    Hâlıkıyet: yaratıcılık.
    hâlî: boş, tenha.
    hâlî: hâlle ilgili.
    halîc: liman, koy.
    haliçe: küçük halı.
    hâlid: sonsuz.
    hâlif: yeminli, sözleşen.
    halîfe: öncekinin yerine geçen, Peygamberimizin vekili.
    hâlihâzır: şimdiki durum.
    hâlik: helâk olan, yıkılan, bozulan, silinen.
    halîl: samimi dost.
    halîliye: dostane münasebet ve samimi kardeşlik.
    Halîlullah: "ALLAH ın dostu" mânâsında ibrahim aleyhisselâmın namı.
    halîm: yumuşak huylu, kızmayan.
    halîme: yumuşak huylu kadın, Peygamberimizin süt annesi.
    hâlis: saf, duru, katışıksız.
    hâlisâne: halisçe.
    hâlisen: halis olarak.
    hâlisiyet: halislik, saflık, duruluk.
    halita: karışık olan, karma.
    hâliyet: hâl oluş.
    halk: insan topluluğu.
    halk: yaratma.
    halka: daire, çember.
    halkışer: kötüyü yaratma.
    hallâc: pamuğu didik didik eden.
    Hallâk: yaratan.
    hallâkiyet: yaratıcılık.
    hallisnâ: bizi kurtar.
    hallüakd: çözme ve düğümleme.
    hallüfasl: çözme ve ayırma.
    hallüsinasyon: olmayanı varmış gibi hissetme.
    halt: karıştırma, hata.
    halûk: iyi huylu.
    halvet: tenha yerde yalnız kalmak.
    halvethâne: yalnız kalınan yer.
    Halvetî: gizliliğe önem veren bir tarikatın mensubu.
    hamâkat: ahmaklık, bönlük.
    Hâmân: Firavunun veziri.
    hamâset: kahramanlık.
    hamd: medih ve şükür.
    hamdele: Elhamdülillah sözü.
    hamdüsenâ: medih, şükür ve övgü.
    hâme: kalem.
    hamele: taşıyanlar, yüklenenler.
    hâmızıkarbon: karbondioksit.
    hâmî: himaye edici, koruyucu.
    hâmîd: hamdeden.
    hâmie: çamurlu, dumanlı.
    hâmil: yüklenen.
    hâmile: yüklü, gebe.
    hâmisen: beşinci olarak.
    hamiyet: din ve millet gibi önemli değerleri koruma ve bunlara hizmet etme duygusu.
    hamiyetfurûş: hamiyetlilik taslayan.
    hamiyetkâr: hamiyetli.
    hamiyetperver: hamiyetsever.
    haml: yük, yüklenme, yükleme.
    hamle: yüklenme, saldırma.
    hamletme: yükleme.
    hamr: şarap.
    hamrâ: kırmızı.
    hamse: beş.
    hamûle: yük.
    hamûş: susmuş.
    han: eski zaman oteli.
    hân: hükümdar.
    han: "okuyan" mânâsında son ek.
    hân: sofra.
    Hanbelî: bir mezhep, bu mezhepten olan kimse.
    hançere: gırtlak.
    handân: gülen.
    hande: gülüş.
    hâne: ev.
    hânedân: asil ve köklü aile.
    Hanefî: bir mezhep, bu mezhepten olan kimse.
    hânende: şarkıcı.
    hangâh: tekke.
    hanîf: islâmdan önce eski dinlerin kalıntılarıyla kulluk eden kimse.
    hanîn: arzudan gelen inleme, sızlanma.
    hanîs: yemini bozan.
    hankâh: tekke.
    Hannân: "çok acıyan, pek acıyıcı" mânâsında ilâhî isim.
    hannâs: şeytan.
    hanumân: ev, ocak.
    hanzale: meyvesi acı bir bitki.
    haps: hapis.
    har: diken.
    harâb: harap, yıkık.
    harâbe: yıkıntı.
    harâbegâh: yıkıntı yeri.
    harâbezâr: yıkılmış yer.
    harâbiyet: haraplık.
    harac: müslüman olmayanlardan alınan vergi.
    harâm: dince yasak edilmiş şey.
    harâmî: haydut, yolkesen.
    harâmiyet: haramlık, yasaklık.
    harârât: hararetler, sıcaklıklar.
    harâret: sıcaklık, ısı.
    harb: savaş.
    harbî: düşman.
    harbiye: harble ilgili, askeri okul.
    harc: gider, vergi.
    hardal: tohumları küçük bir bitki.
    hardale: hardal tanesi.
    harec: zorluk, sıkıntı.
    harekât: hareketler.
    hareke: Kurân harflerinin okunuşunu belirleyen işaretler.
    hareket: kımıldanma, davranma.
    harem: herkesin giremeyeceği yer, aile, eş.
    Haremeyn: Mekke ve Medine.
    Haremişerîf: kâfirlerin giremeyeceği Kâbe ve civarı.
    harf: alfabenin kendi başına bir mânâsı olmayan her işareti.
    harfiye: harf gibi olan şeyler.
    hârık: yakıcı, yakan.
    hâric: dış, dışarı, dışarıdan.
    haricen: dışarıdan.
    Haricî: Haricîler denilen asiler hareketine mensub kimse.
    haricî: dışa ait, dış ile ilgili.
    Haricîler: islâm tarihindeki asi ve sapık topluluklardan biri.
    hariciye: dışişleri.
    hârika: normalin üstünde olup hayret uyandıran şey.
    hârikanümâ: harika gösteren.
    hârikapîşe: harika eserler yapan.
    harikıyet: harikalık.
    hârikulâde: olağanüstü.
    harîm: herkesin girmesi yasak yer, harem.
    Harîrî: Makamât adlı eseri yazan ünlü edibin ünvanı.
    hâris: ekici.
    hâris: hırslı, açgözlü.
    harîs: aşırı hırslı.
    harita: bir yerin coğrafî durumunu bildiren çizgiler.
    hark: yakma.
    hârre: çok sıcak.
    hars: sürme, koruma, ekme, kazanma.
    Hârûn: Musa aleyhisselâmın kardeşi olan peygamber.
    Hârût: sihir belleten iki melekten birinin ismi.
    hâs: özel.
    hasâd: hasat, ürün kaldırma.
    hasâil: hasletler, huylar, nitelikler.
    hasâis: hasseler, nitelikler.
    Hasan: Peygamber Efendimizin büyük torunu.
    hasârât: zararlar.
    hasâret: zarar, ziyan.
    hasâset: yoksulluk, düşkünlük.
    hasb: göre, dolayı, için, cihetiyle.
    hasbelbeşeriyye: insanlık dolayısıyla.
    hasbelkader: kaderden dolayı.
    hasbetenlillah: ALLAH için.
    hasbî: karşılık beklemeyen.
    hasbihâl: görüşüp konuşma.
    hasbiye: "hasbünALLAH ü ve nîmel vekil" sözü.
    hasbünâ: bize yeter.
    haseb: dolayı, sebebi, gereği.
    hased: haset, kıskançlık.
    hasen: güzel, güzellik.
    hasenât: güzel şeyler.
    hasene: güzel şey, sevap.
    hasf: ay tutulması.
    hâsıl: ortaya çıkan, ürün.
    hâsılât: ürün, gelir.
    hâsılıbilmasdar: masdarla oluşan fiilin uygulanmasından çıkan sonuç.
    hasım: düşman, muhalif.
    hâsid: haset eden, kıskanan.
    hasîn: sağlam.
    hasîr: hasret çeken.
    hasîr: zarara uğrayan.
    hasîs: basit, ufak, kötü.
    hâsiyet: özellik, özel fayda.
    haslet: huy, nitelik.
    hasm: düşman, muhalif.
    hasmâne: düşmanca.
    hasnâ: güzel kadın.
    hasr: yalnız biri için ayırma.
    hasret: özleyiş.
    hâss: özel.
    hassa: özellik, duygu.
    hassâs: duyarlı.
    hassâse: duyma melekesi.
    hassâsiyet: duyarlılık.
    hâssaten: özellikle.
    hasse: duyu, duygu.
    hasûd: kıskanan.
    hasûdâne: kıskanırcasına.
    hâşâ: asla.
    haşerât: böcekler.
    haşere: böcek.
    haşhaş: bir bitki türü.
    hâşî: huşûlu.
    Hâşimî: Peygamberimizin sülâlesinden.
    haşîn: kırıcı, katı.
    haşir: ölümden sonra dirilip toplanma.
    hâşir: toplayan, haşreden.
    hâşiye: sayfanın altındaki açıklama yazısı.
    haşmet: büyüklük, ihtişam, görkem.
    haşmetkârâne: haşmetlice.
    haşmetnümâ: haşmet gösteren.
    haşr: ölümden sonra dirilip toplanma.
    haşruneşr: dirilip toplanma ve yayılma.
    haşv: fazladan söz, haşiv.
    haşyet: sevgiyle karışık korku.
    hat: yazı, çizgi, sınır.
    hatâ: yanlış, yanlışlık.
    hatab: odun.
    hatâender: hata içinde.
    hatâkâr: hatalı.
    hatâkârâne: hata edercesine.
    hatar: tehlike, uçurum.
    hatâyâ: hatalar.
    Hâtem: cömertliğiyle tanınan bir zengin.
    hatem: mühür, son.
    hatemiyet: hatemlik.
    Hâtemülenbiyâ: nebilerin sonuncusu olan Peygamberimiz.
    hatf: göz kamaştırma.
    hâtıf: göz kamaştıran.
    hâtır: akıl, zihin, hâl, gönül, değer.
    hâtırâ: anı, akılda kalan.
    hâtırât: hatıralar.
    hatiâ: hata, yanlış.
    hatiat: hatalar, yanlışlar.
    hatîb: konuşmacı, hatip.
    hâtif: sesi işitilen görünmez varlık.
    hâtime: son, son söz.
    hatip: konuşan, hitap eden.
    hatm: bitirme.
    hatme: baştan sona okuyup bitirme.
    hatt: sınır, çizgi, yazı, yol.
    hattâ: bile, hem, üstelik.
    hattab: oduncu.
    hattat: güzel yazı yazan kimse.
    hatve: adım, bölüm.
    havâdis: hâdiseler, olaylar, haber.
    havaî: hava ile ilgili.
    havâic: ihtiyaçlar.
    havâle: işin görülmesini başka birine bırakma.
    havâlî: yöre, taraf.
    havârık: harikalar.
    havârî: isa aleyhisselâmın yardımcısı.
    Havâric: sapık bir anlayışın sahibi olan Haricîler.
    havîriyyûn: havariler.
    havas: seçkinler.
    havâss: duyular, duygular.
    havâtıf: göz kamaştıran şeyler.
    havâtır: hatıralar.
    havâtim: mühürler, sonlar.
    havf: korku.
    havah: ALLAH korkusu.
    hâvî: kapsayan.
    hâviye: cehennem.
    havl: kuvvet, korku.
    havsala: kavrama kabiliyeti.
    havz: havuz.
    havza: sınırlı bölge.
    hayâ: utanma hissi.
    hayâl: insanın kafasında tasarladığı şey.
    hayâlâlûd: hayâlle karışık.
    hayâlât: hayâller.
    hayâlen: hayâl olarak.
    hayâlet: gerçek olmayan görüntü.
    hayâlî: hayâl ürünü olan.
    hayâliyyûn: hayâl edilen şeyleri gerçek kabul edenler.
    hayâlperest: hayâl peşinde koşan.
    hayat: dirilik, canlılık.
    hayatâlûd: hayatla karışık.
    hayatdâr: hayatlı.
    hayatfeşân: hayat saçan.
    hayatî: hayatla ilgili, önemli.
    hayatiyet: canlılık.
    hayatkârâne: hayatlı bir şekilde.
    hayatperest: yaşamaya pek düşkün olan.
    hayatperverâne: hayatı severcesine.
    haybet: elde edememe, mahrumluk.
    haydar: cesur, yiğit, Hazreti Ali.
    haydût: yol kesici.
    hayfâ: yazık!
    hayhay: baş üstüne.
    hayırhâh: iyilikçi.
    hayız: kadınlarda her ayın belirli günlerinde kanama ile kendini gösteren özel bir hâl, âdet hâli, hayz.
    haylaz: yaramaz, aylak.
    hayli: oldukça.
    haylûlet: araya girip perde olma, kapama.
    hayme: çadır.
    haymenişîn: çadırda oturan.
    hayr: iyilik.
    hayrân: çok beğenmiş, şaşıp kalmış.
    hayrât: hayırlar, iyilikler.
    hayret: şaşma.
    hayretâlûd: hayretle karışık.
    hayretbahşâ: hayret veren.
    hayretefzâ: hayret artıran.
    hayretengiz: hayret veren.
    hayretfezâ: hayret artıran.
    hayretkâr: hayretli.
    hayretkârâne: hayret edercesine.
    hayretnümâ: hayret içinde bırakan.
    hayretnümûn: hayret veren, şaşırtan.
    hayriyet: hayırlılık, iyilik.
    hayrülhalef: bırakılan yeri dolduran hayırlı kimse.
    haysebeyse: kararsızlık, karışıklık, darlık.
    haysiyet: değer, saygınlık.
    haysiyetiyle: bakımından.
    haysülâyeşûr: hissedilmeksizin.
    hayt: ip, bağ.
    hayvân: hayatlı, canlı, diri.
    hayvânât: hayvanlar, canlılar.
    hayvânî: hayvanla ilgili.
    hayvâniyet: hayvanlık.
    Hayy: ezelden beri hayat sahibi olan ALLAH .
    hayy: diri, canlı.
    hayye: gel, haydi!
    hayyealelfelâh: tam bir kurtuluşa gelin!
    hayyiz: yer, yön, hacim.
    hayz: hayız.
    hâzâ: bu, şu, o.
    hazâin: hazineler.
    hazâkat: ustalık, uzmanlık.
    hâzâminfadlırabbî: bu RABBİMin fazlındandır.
    hazân: sonbahar, güz.
    hazar: barış zamanı.
    hazer: çekinme.
    hazerat: büyükler.
    hazf: çıkarma, silme.
    hâzık: işini iyi bilen, uzman.
    hâzım: sindirici.
    hâzır: hazırda, huzurda olan.
    hâzırâne: orada gibi.
    hâzırûn: orada olanlar.
    hazîn: hüzünlü, üzüntü verici.
    hazînâne: hüzünlü bir hâlde.
    hazîne: altın, para ve mücevher gibi kıymetli şeylerin saklandığı yer.
    hazînedâr: hazine görevlisi.
    hazm: düşünceli hareket, sabır, sindirme.
    hazmınefs: kendi adına sabretme, içine sindirme.
    hazravât: yeşillikler.
    hazret: saygı ifadesi.
    hazz: haz, hoşlanma.
    hebâ: boşa gitme.
    hebâenmensûrâ: boşuboşuna.
    Hebenneka: ahmaklığı ile tanınmış bir adam.
    hecâ: ses artıran harfler, harflerin dizilişi.
    hecâî: heca ile ilgili.
    heccâv: hicveden, yeren.
    hedâyâ: hediyeler.
    hedef: gaye, nişan tahtası.
    heder: boşa gitme.
    hediye: armağan.
    hedm: yıkmak.
    hegemonya: üstünlük ve baskı.
    hekîm: doktor, hikmet sahibi.
    helâk: mahvolma, yıkılma.
    helâket: helâk olma, yıkılma.
    helâl: dinin izin verdiği şey.
    helezon: gittikçe daralan iç içe daireler.
    helminmezîd: daha yok mu?
    helümmecerrâ: çek beri getir, var kıyas eyle!
    hem: aynı, birlikte.
    hemcins: aynı cinsten.
    hemdest: el ele, birlikte.
    hemec: at sineği.
    hemeezost: hepsi ondandır.
    hemeost: hepsi odur.
    hemheme: rüzgârın tesiriyle çıkan yaprak sesi.
    hemşehri: aynı şehirden.
    hemşîre: kız kardeş, bacı.
    hemtâ: eş, benzer.
    hemze: elif harfi.
    hendek: kazılan uzun ve derin çukur.
    hendese: geometri, mühendislik.
    hendesevârî: geometrik.
    hendesî: geometri ile ilgili.
    hengâm: an, sıra, zaman.
    hengâme: gürültü patırtı.
    henîenleküm: afiyet olsun, helâl olsun, tebrik ederim.
    hercâî: yanar döner, gelgeç.
    hercümerc: karmakarışık.
    herçibâdâbâd: her ne olursa olsun.
    herdem: her zaman.
    herîf: âdi adam.
    Herkül: kuvvetiyle meşhur bir Yunanlı.
    herze: boş söz.
    herzegû: saçmasapan konuşan.
    herzekârâne: saçmasapan konuşarak.
    hesâbât: hesaplar.
    hevâ: nefsin istekleri, kötü arzular, hava.
    hevâî: uçarı, nefsine düşkün, sorumsuz.
    hevâiye: hava gibi olan lâtif şeyler.
    hevâmm: böcekler.
    hevâperest: yasak arzuları peşinde koşan.
    hevâperestâne: yasak arzuların peşinde koşarcasına.
    hevâtif: seslenen görünmez cinler.
    heves: gelip geçici istek, arzu.
    hevesât: hevesler, geçici arzular, yasak istekler.
    hevesî: hevesle ilgili.
    heveskâr: hevesli.
    heveskârâne: heves edercesine.
    hevesperverâne: hevesine düşkün bir biçimde.
    hevheve: yaprakların sesleri.
    heyâkil: heykeller, putlar.
    heyât: biçimler, görünüşler, topluluklar.
    heybet: hürmetle karışık korku uyandıran hâl.
    heyecân: coşkunluk, şiddetli hislenme.
    heyecânât: heyecanlar.
    heyelân: toprak kayması.
    heyêt: şekil, duruş, görünüş, topluluk, gök ilmi.
    heyhât: yazık, ne yazık!
    heykeltıraş: heykel yapan.
    heylûlet: araya girme, perdeleme, kapama.
    heyûla: korkutucu hayâl, felsefede eşyanın aslı kabul edilen şey.
    hezâr: bin.
    hezârân: binler.
    hezecât: ezgiler.
    hezeliyât: ciddi olmayan sözler.
    hezeyan: saçmalık, saçmalama.
    hezeyanvârî: saçmalarcasına.
    hezîmet: bozgun.
    hezl: saçma, uydurma.
    hıfz: saklama, koruma, ezber.
    hıkd: kin, intikam arzusu.
    hıllet: candan arkadaşlık.
    hınsıyemîn: yemin bozma.
    hınzır: domuz.
    Hırâ: Peygamberimize ilk vahyin geldiği mağara, Hira.
    hırka: kalınca kumaştan yapılmış elbise.
    hırkat: yanma.
    hırs: aç gözlülük, aşırı düşkünlük.
    hırz: koruma, saklama.
    hırzıcân: canı gibi koruma.
    hısâl: güzel huylar.
    hısâs: hisseler, paylar.
    hısn: kale, sığınak.
    hısset: düşüklük, adilik, küçüklük.
    hışm: öfke, hiddet.
    hıyâbân: iki tarafı ağaçlık yol.
    hıyânet: hainlik.
    hızân: hazine.
    Hızır: Kurânda adı geçen mübarek bir zatın ismi.
    hızlân: zarar, rahmetten mahrumiyet.
    hibe: bağış.
    hicâb: perde, utanma.
    Hicaz: Mekke ve Medinenin bulunduğu yer.
    hicrân: ayrılık, ayrılık acısı.
    hicret: göç, Peygamberimizin Medineye göçü.
    Hicrî: Hicretle başlayan takvime göre.
    hicv: hiciv, yerme, taşlama.
    hiç: boş, değersiz.
    hiçâhiç: bomboş.
    hidâyet: islâm yolu.
    hidâyetbahş: hidayet veren.
    hidâyetedâ: hidayet verici.
    hiddet: öfke.
    hidemât: hizmetler.
    hiffet: hafiflik.
    hikâyât: hikâyeler.
    hikâye: öykü.
    hikâyet: hikâye.
    hikem: hikmetler.
    hikemiyât: hikmetler, hikmetli sözler.
    hikmet: gaye, felsefe, gizli sebep, faydalı söz, bilgi.
    hikmetdârâne: hikmetlice.
    hikmetedâ: hikmetli.
    hikmetfeşân: hikmet saçan.
    hikmetmedar: hikmet kaynağı.
    hikmetnümâ: hikmet gösteren.
    hikmetperverâne: hikmetsevercesine.
    hilâf: karşı, zıt, aykırı.
    hilâfet: halifelik, Peygamberimizin mânevî mirası.
    hilâfî: ihtilaf sebebi olan.
    hilâfiye: ihtilaf konuları.
    hilâl: ara, aralık.
    hilâl: incecik yeni ay.
    hilât: süslü elbise, kaftan.
    hîle: düzen, aldatma.
    hîlebâz: hile yapan.
    hîlekâr: hileci.
    hîlekârâne: hile edercesine.
    hilkat: yaradılış.
    hilkaten: yaradılışça.
    hill: helâl.
    hilm: yumuşaklık, kızmama.
    hilye: güzel sıfatlar, Peygamberimizi tasvir eden yazılar.
    himar: eşek.
    himâye: koruma.
    himâyegerde: korunmuş.
    himâyet: koruma.
    himâyetkâr: koruyucu.
    himayetkârâne: korurcasına.
    himem: himmetler.
    himmet: kayırma, yardım, emek.
    hîn: zaman, vakit.
    hînâ ki: vakta ki, ne zaman ki.
    Hirâ: Peygamberimize ilk vahyin geldiği mağara.
    hisâr: kale.
    hiss: duygu.
    hisse: pay.
    hissedâr: hisseci, pay alan.
    hissen: duygu bakımından.
    hissetmek: sezmek.
    hissî: hisle ilgili, hissedilen.
    hissikablelvukû: önsezi.
    hissiyât: duygular.
    hitâb: hitap, konuşma.
    hitâbât: konuşmalar.
    hitâbe: konuşma.
    hitâben: konuşmakla.
    hitâbet: konuşma, nutuk.
    hitam: son.
    hitap: konuşma.
    hizâ: sıra, düzlük.
    hizb: bazı duaların ve ayetlerin bir araya getirilmesiyle oluşan kitap.
    hizb: parti, topluluk, gurup.
    mücahit: ALLAH a îman eden topluluk.
    hizbüşşeytan: şeytana uyan topluluk.
    hizlân: ilâhî rahmetten mahrum kalmak.
    hizmet: emir dinleyip iş görme.
    hizmetkâr: hizmet eden.
    hoca: ilim öğreten kimse.
    hocavârî: hoca gibi.
    hod: kendi.
    hodbîn: bencil, kendini gören.
    hodbînâne: hodbince, bencilce.
    hodendiş: kendini düşünen.
    hodfikir: kendi fikrini beğenen.
    hodfurûş: kendini öven.
    hodfurûşâne: kendini övüp beğendirmeye çalışarak.
    hodgâm: kendini beğenmiş, bencil.
    hodperest: kendine düşkün.
    hodpesend: kendini beğenen.
    hodpesendâne: kendini beğenmişcesine.
    hokka: mürekkep kabı.
    hor: değersiz, adi.
    Horhor: Bediüzzaman Hazretlerinin medreselerinden biri.
    hoş: gönül okşayan.
    hoşâmedî: hoşgeldin.
    hoşnud: memnun.
    hoşsohbet: sohbeti tatlı.
    hû: o, ALLAH .
    hubâb: daneler, tohumlar.
    hubb: sevgi.
    hubbucâh: makam sevgisi.
    hubûb: tohumlar.
    hubûbât: tohumlar, tahıl.
    Hûd: Ad kavminin peygamberi.
    Hudâ: Rab, ALLAH .
    hudâ: hile, düzen.
    Hudâbîn: hakkı gören, ALLAH ı tanıyan.
    Hudâperest: ALLAH a tapan.
    huddam: hizmetçi, hizmet eden cin.
    hudr: yeşillik.
    hudûd: sınır.
    hudûs: sonradan var olma.
    huffaş: yarasa.
    huffâz: hafızlar.
    hufre: çukur.
    hukuk: haklar, haklarla ilgili ilim.
    hukukî: hukukla ilgili.
    hukukiyyûn: hukukçular.
    hukukullah: ALLAH ın hakları.
    hulâsa: özet.
    hulâsaten: özetle.
    hulâsatülhulâsa: özetin özeti.
    hulefâ: halifeler.
    hulel: hulleler, güzel elbiseler.
    hulf: dönme, aykırılık.
    hulfülvaad: sözden dönme.
    hulk: huy, tabiat.
    hulkî: yaradılışla ilgili, yaradılıştan gelen.
    hulle: değerli elbise.
    hulûd: ebedîlik, ölmezlik.
    hulûk: ahlâklar, ahlakî özellikler.
    hulûl: girme, geçme.
    hulûs: halislik, saflık, arılık.
    hulûsiyet: halislik, samimilik, temizlik.
    hulyâ: hülya, kuruntu, hayâl.
    humarî: sarhoşluktan gelen sersemlik hâli.
    humk: ahmaklık.
    humma: bir ateşli hastalık.
    humret: kırmızılık.
    hums: beşte bir.
    humûd: şehvet yokluğu, soğukluk, isteksizlik.
    Huneyn: Peygamber Efendimizin savaşlarından biri.
    hunhâr: kan dökücü.
    hunnes-künnes: bir kısım yıldızlar.
    hurâfât: hurafeler.
    hurâfe: uydurma.
    hurâfetkârâne: hurafeli gibi.
    hurâfevârî: hurafe gibi.
    hurdebîn: mikroskop.
    hurdebînî: mikroskobik.
    hurfe: mahrumluk.
    hûrî: cennet kızı.
    hûrilîyn: tarifsiz güzellikte cennet kızı.
    hurmet: haramlık, yasaklık.
    hurmetiribâ: faizin haram olması.
    hûrşîd: güneş.
    hurûc: çıkma, çıkış.
    hurûf: harfler.
    hurûfât: harfler.
    hurûfumukattaa: sûre başlarındaki şifreli harfler.
    hurûş: coşma, bağırma.
    hurûşân: coşmalar, şamatalar.
    husûf: perdelenme, ay tutulması.
    husûfât: perdelenmeler, ay tutulmaları.
    husul: olma, oluş.
    husulpezîr: meydana gelen.
    husûmet: düşmanlık.
    husûmetefzâ: düşmanlık saçan.
    husûmetkârâne: düşmanca.
    husûs: iş, konu, özellik.
    hususan: hususca, özellikle.
    hususât: hususlar, konular.
    hususen: özellikle.
    hususî: özel.
    hususiyet: özellik.
    huşû: sevgiyle karışık korku.
    huşûnet: kabalık, kırıcılık.
    hût: balık.
    hutame: cehennem.
    hutbe: dinî konuşma.
    hutebâ: konuşmacılar.
    hutûr: hatırlama.
    hutut: çizgiler, yazılar.
    hutuvât: adımlar.
    huveynât: hayvancıklar, mikroplar.
    huveyne: hayvancık, mikrop.
    huy: insandaki yerleşmiş özellik.
    huz: al, tut.
    huzmâsafâdâmâkeder: safa vereni al keder vereni bırak.
    huzme: ışık demeti.
    huzû: tevazu hâli.
    huzûr: birinin yanında bulunma, rahatlık.
    huzûrî: huzurda olarak.
    huzûrkârâne: huzurda gibi, huzur duyarak.
    huzûz: hazlar.
    huzûzât: hazlar, hoşa giden şeyler.
    hüccet: senet, belge, delil.
    Hüccetülislam: "islâmın delili" mânâsında Gazalînin namı.
    hücciyet: hüccetlik.
    hüceyrât: hücreler.
    hüceyre: hücre.
    hücre: odacık, canlıların en küçük yapısı.
    hücûm: saldırı.
    hücumât: saldırılar.
    hüddam: hizmet edenler, hizmet eden cin.
    Hüdhüd: Süleyman aleyhisselâmın haberci kuşu.
    hükemâ: hakîmler, düşünürler.
    hükkâm: hâkimler, söz sahipleri, devlet adamları.
    hükm: hüküm, yargı.
    hüküm: yargı, egemenlik.
    hükümdâr: hüküm sahibi, devlet başkanı.
    hükümet: hükmetme, ülkeyi idare eden kimseler topluluğu.
    hükümfermâ: hüküm süren.
    hükümrân: hükmeden, sözü geçen.
    Hülagû: kan dökücü bir hükümdar.
    hülyâ: hayâl, kuruntu.
    hümâ: devlet kuşu, saadet.
    hümanizm: insancılık iddiasıyla insanı tanrılaştıran sapık bir felsefe.
    hümâyun: kutlu, mutlu.
    hüner: ustalık, beceri.
    hünerver: hünerli.
    hünkâr: padişah.
    hünsâ: cinsiyeti belli olmayan.
    hürmet: saygı, haramlık.
    hürmeten: saygı duyarak.
    hürmetkâr: saygılı.
    hürmetkârâne: hürmet edercesine.
    hürr: hür, serbest.
    hürriyet: hürlük.
    hürriyetperver: hürriyetsever.
    hürriyetşiken: hürriyet kırıcı.
    Hüseyin: Peygamberimizin torunu.
    hüsn: güzellik.
    hüsnüniyet: güzel niyet.
    hüsnüzân: güzel sanma.
    hüsrân: zarar, umduğunu bulamama acısı.
    hüsûf: ay tutulması, sönme.
    hüsün: güzellik.
    hüsünperest: güzellik düşkünü.
    hüsünşiken: güzellik bozucu.
    hüşyâr: uyanık.
    hüvALLAH : o ALLAH tır.
    hüve: o, ALLAH .
    hüvehüvesine: aynen.
    hüvelbâkî: baki olan ALLAH tır.
    hüviyet: öz, kimlik.
    hüzn: üzüntü.
    hüznengiz: hüzün veren, üzen.
    hüznengizâne: üzüntü veren bir hâlde.
    hüzün: üzüntü.
    hüzüngâh: hüzün yeri.
  9. #9
    DERİN DEWLET - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Asistan Moderatör
    Üyelik tarihi Jun 2009
    Mesajlar 2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Standart

    I

    ırak: uzak.
    ırâka: akıtma.
    ırk: kök, soy.
    ırz: namus, iffet.
    ırza: Razı etme.
    ıskat: düşürme.
    ıslâh: iyileştirme.
    ıslâhât: iyileştirmeler.
    ıslâhhâne: ıslahevi.
    ısrar: ayak direme.
    ıstıfâ: ayıklanma, saflaşma.
    ıstılâh: bir kelimenin belli bir ilim dalında kazandığı anlam, terim.
    ıstılâhât: ıstılahlar, terimler.
    ıtlâk: sınırlandırmama, salıverme.
    ıtnab: sözü uzatma.
    ıtr: ıtır, güzel koku.
    ıtriyyat: güzel kokular.
    ıttılâ: bilgi, bilme.
    ıttırad: düzenli gidiş.
    ıyâdet: hastayı ziyaret edip hatırını sormak.
    ıyâl: bir kimsenin geçindirmek zorunda olduğu kişiler.
    ıyaz: sığınma.
    ızdırabat: ızdıraplar, acılar, darlıklar, sıkıntılar.
    ızrar: zarar verme.
    ıztırâb: acı, darlık, sıkıntı.
    ıztırâr: zorda kalma.
    ıztırâren: zorda kalarak.
    ıztırârî: mecburi.
  10. #10
    DERİN DEWLET - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Asistan Moderatör
    Üyelik tarihi Jun 2009
    Mesajlar 2.553
    Bahsedilmiş
    0
    Takip edilen
    0

    Standart

    İ

    iâde: geri verme.
    iâdeten: geri vererek.
    iânât: yardımlar.
    iâne: yardım.
    iâşe: geçindirme, besleme.
    ibâ: çekinme.
    ibâd: kullar.
    ibâdât: ibadetler.
    ibâdet: ALLAH ın emirlerini yerine getirmek.
    ibâdetgâh: ibadet yeri.
    ibâdethâne: ibadet evi.
    ibâdetkâr: ibadetli, ibadet eden.
    ibâdullah: ALLAH ın kulları.
    ibâhât: haram olmayanlar.
    ibâhe: helâl kılma.
    ibâhiyye: haramı helâl sayan sapkınlar.
    ibârât: ibareler, metinler, yazılar.
    ibâre: metin, yazı.
    ibâret: meydana gelmiş, kadar.
    ibdâ: yoktan örneksiz yaratma.
    ibhâm: kapalı bırakma, açıklamama.
    ibkâ: sürekli kılma, bakileştirme.
    iblâğ: ulaştırma.
    iblis: şeytan.
    iblisâne: şeytanca.
    ibn: oğul, oğlu.
    ibnullah: "ALLAH ın oğlu" mânâsında sapkınlık ifade eden bir tabir.
    ibnüzzaman: zamanın oğlu, devrin adamı.
    ibrâ: temize çıkarma.
    ibrâhimvârî: ibrahim aleyhisselâm gibi.
    ibrânî: Yahudi sülalesi, o sülaleden olan kimse.
    ibrâz: gösterme.
    ibre: ölçü aletlerindeki iğne.
    ibret: bir hâdiseden alınan ders.
    ibretâmiz: ibret öğreten.
    ibretfeşân: ibret saçan.
    ibretnümâ: ibret gösteren.
    ibrik: bir su kabı.
    ibrişim: ipekten yapılmış iplik.
    ibtâl: bozma, boşa çıkarma, uyuşturma.
    ibtâlihis: duyguları uyuşturma, anestezi.
    ibtidâ: başlangıç.
    ibtidâî: ilkel.
    ibtilâ: tiryakilik, düşkünlük.
    ibtizâl: çokluktan dolayı değer kaybı.
    îcâb: lüzum, gerek.
    îcâbât: gerekler, cevap vermeler.
    icâbet: cevap verme.
    icâbî: icapla ilgili, gerekli.
    îcad: yoktan yaratma.
    îcadî: yaratmayla ilgili.
    îcâr: kiralama.
    îcâre: kira, gelir.
    icâz: az sözle çok mânâ anlatma.
    îcâz: benzerini yapmakta insanı âciz bırakan.
    icâzât: izinler, diplomalar.
    icâzdârâne: az sözle çok mânâ anlatırcasına.
    icâzet: izin.
    icâzetnâme: diploma.
    îcâzî: icazla ilgili, mûcize olan.
    icâzkâr: icazlı, sözü az mânâsı çok.
    îcâzkârâne: benzerini yapmakta insanı âciz bırakırcasına.
    îcâzvârî: mûcize gibi.
    icbâr: zorlama.
    icl: dana.
    iclâ: cilalama.
    iclâl: saygı göstermek, büyüklük.
    iclâs: oturtma, tahta çıkarma.
    icmâ: toplama, büyük âlimlerin bir mesele üzerinde birleşmeleri.
    icmâen: topluca, birleşerek.
    icmâkârâne: topluca.
    icmâl: özetleme.
    icmâlen: kısaca, özetle.
    icmâlî: kısa, özlü.
    icrâ: uygulama, yapma.
    icrâât: uygulamalar, yapmalar.
    ictihâd: âyet ve hadîslerden hüküm çıkarma, içtihat.
    ictihâdât: hüküm çıkarmalar.
    ictihâdî: içtihatla ilgili.
    ictihâdîye: içtihatla ilgili olan.
    ictimâ: toplanma, içtima.
    ictimâât: toplanmalar.
    ictimâî: toplumla ilgili.
    ictimâiyyât: sosyoloji, toplumbilim.
    ictimâiyyûn: toplumbilimciler.
    ictinâ: meyve toplama.
    ictinâb: içtinap, sakınma, kaçınma.
    îd: bayram.
    îdâd: hazırlama.
    îdâdî: hazırlıklık devresi.
    îdâdiye: hazırlamayla ilgili, eskiden lise seviyesindeki okul.
    îdam: yok etme, öldürme.
    idâme: devam ettirme.
    idâre: yönetme, yönetim.
    idbâr: düşkünlük.
    iddet: kocası ölen kadının bekleme süresi.
    iddia: tez, direnme.
    iddiaen: iddia ederek.
    iddianâme: iddiaların toplandığı yazı, metin.
    iddihâr: biriktirme.
    iddihârât: biriktirmeler.
    ideâl: gaye, ülkü.
    ideoloji: fikir sistemi.
    idgam: gizleme.
    idhâl: içeri alma, ithal.
    idhâlât: dışarıdan alımlar, ithalat.
    idlal: saptırma, sapma.
    idman: alıştırma.
    idrâk: kavrayış.
    idrâr: sidik.
    idris: ilk elbiseyi diken peygamber.
    îfâ: ödeme, yerine getirme.
    ifâdât: anlatımlar.
    ifâde: anlatım.
    ifâkat: iyileşme.
    ifâza: feyizlendirme.
    iffet: namusluluk.
    ifhâm: anlatma.
    ifhâm: susturma.
    ifk: iftira.
    iflâh: kurtulma.
    iflâs: fakirleşme.
    ifnâ: yok etme.
    ifrağ: dönüştürme.
    ifrat: aşırılık.
    ifratâlûd: aşırılıkla karışık.
    ifratkâr: aşırı giden.
    ifratkârane: aşırı gidercesine.
    ifratperver: aşırılığı seven.
    ifratperverâne: aşırılığı severcesine.
    ifrâz: ayrılma, akma, salgı.
    ifrâzât: akıntılar, salgılar.
    ifrit: tehlikeli cin.
    ifsâd: bozma.
    ifsâdât: bozmalar.
    ifşâ: gizli olanı açıklama.
    ifşâât: ifşalar.
    iftihar: övünme, kıvanma.
    iftiharkârane: övünürcesine.
    iftikar: fakirliğini bilip gösterme.
    iftikarat: fakirliğini bilip göstermeler.
    iftira: birine aslı olmayan bir suç yükleme.
    iftirak: ayrılma.
    iftiraname: iftira yazısı.
    iftiras: parçalama.
    iftitah: namaza başlarken alınan tekbir.
    iğbirar: kırılma, gücenme.
    iğdab: öfkelendirme.
    iğdiş: burulmuş.
    iğfal: aldatma, ayartma.
    iğfalât: iğfaller, aldatmalar.
    iğlak: kapalılık, anlaşılmazlık.
    iğtinam: yağmalama.
    iğtişaş: karışıklık.
    iğva: azdırma, baştan çıkarma.
    ihafe: korkutma.
    ihâle: işi uygun olana verme.
    îhâm: vehme düşürme.
    ihânet: hainlik.
    ihânetkâr: ihanetçi, hain.
    ihânetkârâne: ihanet edercesine.
    ihâta: çevirme, kuşatma, kavrayış.
    ihâtât: ihatalar, kuşatmalar, kavrayışlar.
    ihbar: haber verme.
    ihbarât: haber vermeler.
    ihdâ: îman yolunu gösterme, hediye etme.
    ihdâs: yeni bir şey ortaya çıkarma.
    ihfa: gizleme.
    ihkak: hakkı yerine getirme.
    ihkakıhak: hakkı sahibine vermek.
    ihkâm: sağlamlaştırma.
    ihlâf: yemin ettirme.
    ihlâk: helâk etme, yok etme.
    ihlâl: bozma, sakatlama.
    ihlâs: her işi ALLAH için yapmak.
    ihmâl: boşlama, savsaklama.
    ihrâc: ihraç, çıkarma, dışarı atma.
    ihrâcât: dışarıya mal satma.
    ihrak: yakma.
    ihram: hacıların elbisesi.
    ihrâz: kazanma, erişme.
    ihsâ: sayma.
    ihsan: güzelce verme, iyilik.
    ihsanât: ihsanlar.
    ihsanperver: ihsan etmeyi seven.
    ihsâs: hissetme, hissettirme.
    ihtar: hatırlatma.
    ihtarât: hatırlatmalar.
    ihticâc: delil gösterme.
    ihtidâ: îman yoluna girme.
    ihtifâ: gizlenme.
    ihtifâl: tören.
    ihtifâlât: törenler.
    ihtikâr: malı kıymetlensin diye saklama.
    ihtilâc: çırpınma, seğirme.
    ihtilâf: anlaşmazlık, uyuşmazlık, ayrılık.
    ihtilâfat: anlaşmazlıklar, ayrılıklar.
    ihtilâfî: anlaşmazlık konusu.
    ihtilâl: ayaklanma, kargaşalık.
    ihtilâlât: ihtilâller, ayaklanmalar.
    ihtilâlkârâne: ihtilâl yaparcasına.
    ihtilâm: uyurken cenabet olma.
    ihtilât: karışma, görüşme.
    ihtilâtat: karışmalar, görüşmeler.
    ihtimal: olabilirlik.
    ihtimalat: ihtimaller.
    ihtimam: özen, özenme.
    ihtimamât: ihtimamlar, özenmeler.
    ihtimamkâr: ihtimamcı, özen gösteren.
    ihtimamkârâne: ihtimam gösterircesine, özenerek.
    ihtirâ: yepyeni bir şey ortaya çıkarma.
    ihtiram: hürmet etme.
    ihtiras: aşırı istek.
    ihtirasât: ihtiraslar, aşırı istekler.
    ihtiraz: çekinme.
    ihtisar: kısaltma.
    ihtisaren: kısaltarak.
    ihtisas: hissetme, duyumsama.
    ihtisas: uzmanlık.
    ihtisasat: hislenmeler, duygulanmalar.
    ihtisasat: uzmanlıklar.
    ihtişam: görkem, etkileyici görünüş.
    ihtiva: içine alma, kapsama.
    ihtiyacât: ihtiyaçlar.
    ihtiyac: gerek duyma, gerek duyulan şey.
    ihtiyar: seçme, isteme, yaşlı kimse.
    ihtiyare: ihtiyar hanım.
    ihtiyarem: ihtiyarım, yaşlıyım.
    ihtiyaren: seçerek, isteyerek.
    ihtiyarî: isteğe bağlı, istemekle.
    ihtiyarsız: istek dışı, istemeden.
    ihtiyat: ilerisini düşünerek davranma.
    ihtiyaten: ilerisini düşünerek.
    ihtiyatî: ihtiyatla ilgili.
    ihtiyatkâr: ihtiyatlı.
    ihtiyatkârane: ihtiyatlı bir biçimde.
    ihtizâr: çekinme, sakınma.
    ihtizaz: titreme, hoşlanma.
    ihtizazât: titremeler, hoşlanmalar.
    ihvân: kardeşler.
    ihvânî: kardeşlikle ilgili.
    ihvetî: kardeşim.
    ihyâ: canlandırma.
    ihzâr: hazırlama.
    ihzârât: hazırlamalar.
    ihzâriye: hazırlama.
    îka: yapma, etme.
    îkaât: yapıp etmeler.
    ikab: azap, eziyet, ceza.
    ikame: yerine koyma.
    ikamet: oturma, yerleşme.
    ikametgâh: oturulan yer, adres.
    îkan: kesin biliş.
    îkaz: uyarı.
    îkazât: uyarılar.
    îkazkâr: uyarıcı.
    îkaznâme: uyarma yazısı.
    ikbâl: yönelme, talihlilik, saadet.
    iklim: bir yerin hava durumu.
    ikmâl: tamamlama.
    iknâ: inandırma.
    ikra: oku!
    ikrâh: zorlama, tiksinme.
    ikrâm: ağırlama.
    ikrâmât: ikramlar.
    ikrâmiye: armağan olarak verilen para.
    ikrâr: söyleme, dile getirme.
    ikrâz: borç verme.
    iksir: çok tesirli ilaç.
    iktibas: alıntı, söz nakletme.
    iktibasen: alıntı yaparak.
    iktidâ: uyma.
    iktidâen: uyarak.
    iktidar: güçlülük.
    iktifa: yetinme.
    iktifaen: yetinerek.
    iktiham: dayanma, katlanma.
    iktiran: iki şeyin bir arada gelmesi, yakınlık.
    iktisa: giyinme.
    iktisâb: kazanma, edinme.
    iktisâd: tutum, harcamada aşırıya kaçmama, ekonomi.
    iktisar: kısaltma.
    iktiza: gerekme, gereklik.
    ilâ: "kadar" mânâsında ön ek.
    îlâ: yüceltme, yayma.
    ilââhir: sonuna kadar.
    ilââhirilâyet: âyetin sonuna kadar.
    ilâh: tanrı.
    ilâhe: tanrıça.
    ilâhî: ALLAH a dair.
    ilâhiyat: ALLAH tan bahseden ilim.
    îlâm: bildirme.
    îlâmnâme: bildirme yazısı.
    ilân: duyurma, duyuru.
    ilânât: ilanlar, duyurular.
    ilânihaye: sona kadar.
    ilânnâme: duyurma yazısı.
    ilâve: ek.
    ilâveten: ek olarak.
    îlâyıkelimetullah: ALLAH kelâmını yayma.
    ilbâs: giydirme.
    ilca: gereklilik, zorlama.
    ilcaât: gereklilikler, zorlamalar.
    ilel: sebepler, hastalıklar.
    ilelebed: sonsuza kadar.
    îlem: bil!
    îlemeyyühelazîz: bil ey azîz!
    ileyh: ona.
    ilga: kaldırma.
    ilhâd: dinsizlik.
    ilhâh: zorlama.
    ilhak: katma, ekleme.
    ilhâm: ALLAH tarafından kalbe gelen mânâ.
    ilhâmât: ilhamlar, kalbe gelen mânâlar.
    ilhâmen: ilham olarak.
    ilhâmî: ilhamla ilgili.
    ilka: ekme, bırakma.
    ilkaât: ilkalar, ekmeler.
    ilkah: dölleme, aşılama.
    illâ: ille, ne olursa olsun, özellikle.
    illALLAH : ALLAH dan başka.
    ille: sebep, illa.
    illet: hastalık.
    illet: asıl sebep.
    illiyet: sebeplik.
    illiyyîn: cennetin en yüksek yeri.
    illüzyon: cisimleri yanlış idrak etmek.
    ilm: ilim.
    ilmelyakîn: ilim yoluyla kesin biliş.
    ilmî: ilimle ilgili, ilme uygun.
    ilmihâl: "hâl ilmi" mânâsında herkese gerekli olan dinî hükümleri bildirmek maksadıyla yazılan kitaplara verilen isim.
    ilmiye: âlimler yolu.
    ilsâk: yapışma, bitişme.
    iltibas: karıştırma, ayıramama.
    ilticâ: sığınma.
    ilticâgâh: sığınak.
    ilticâkârâne: sığınırcasına.
    iltifât: lütfetme, gönül alma, güzel sözle okşama.
    iltifâtât: iltifatlar, gönül almalar, lütfetmeler.
    iltifâtkârâne: iltifat edercesine.
    iltihâb: yanma, kızışma.
    iltihak: katılma.
    iltihâm: kaynaşma.
    iltika: kavuşma.
    iltimas: kayırma.
    iltisak: kavuşma.
    iltiyâm: kaynaşma.
    iltizam: kayırma, taraf tutma, gerekli bulma.
    iltizamkârâne: taraf tutarcasına.
    iltizamperverâne: taraf tutmayı severcesine.
    ilyâs: Kuranda adı geçen bir peygamber.
    ilzâm: susturma, sözle üstün gelme, yenme.
    îmâ: dolayısıyle anlatma.
    imâd: direk.
    îmâen: ima ederek.
    îmâî: ima şeklinde.
    îmâl: yapma, yapım.
    îmâlât: yapmalar, yapımlar.
    imâle: meylettirme, uzun okuma.
    imam: namaz kıldıran kimse, büyük âlim, önder.
    imame: sarık, tesbih başı.
    imamet: imamlık, önderlik.
    imamımübîn: bir nevi kader defteri.
    imân: çok dikkatli olma.
    îmân: inanma.
    îmânî: îmanla ilgili.
    îmânperver: îmanı seven.
    îmar: yapma, onarma, şenlendirme.
    îmarât: imarlar, yapmalar, onarmalar.
    imâret: bayındırlık, fakirlere yemek verilen yer.
    îmarkârâne: imar edercesine.
    imâte: öldürme.
    imbik: süzme aleti.
    imdâd: imdat, yardım.
    imdâdât: yardımlar.
    imdi: şimdi.
    imha: bozma, yıkma, yok etme.
    imhâl: erteleme.
    imkân: olabilirlik.
    imkânât: imkânlar, olabilmeler.
    imkânî: olabilen.
    imlâ: doldurma, yazma bilgisi.
    imrân: Hazreti Meryemin babası.
    imrâr: geçirme.
    imsâk: el çekme, oruca başlama zamanı.
    imtidâd: uzama.
    imtihan: sınama.
    imtihanât: sınamalar.
    imtinâ: çekinme, yanaşmama, imkânsız olma.
    imtinân: minnet etme.
    imtisâl: misal edinme, benzemeye çalışma.
    imtisâlen: misal edinerek, uyarak.
    imtiyaz: ayrıcalık.
    imtiyazât: ayrıcalıklar.
    imtizâc: uyuşma, kaynaşma.
    imtizâcât: kaynaşmalar, uyuşmalar.
    imtizâckâr: uyuşan, kaynaşan.
    imtizâckârâne: kaynaşarak, uyuşarak.
    inâbe: günahı terkedip hakka yönelme.
    inâd: ayak direme, inat.
    inâdî: inada dayanan.
    inâm: nimetlendirme.
    inâmât: nimetlendirmeler.
    inâmperver: nimetlendirmeyi seven.
    inâs: kadınlar.
    inaş: hareketlendirme.
    inâyât: yardımlar.
    inâyet: yardım.
    inâyethâh: yardım isteyen.
    inâyetkâr: yardım eden.
    inâyetkârâne: yardım edercesine.
    inâyetnâme: yardım yazısı.
    inâyetperver: yardımsever.
    inbât: otun bitmesini sağlama.
    inbik: imbik, süzme âleti.
    inbisât: genişleme.
    incil: dört büyük ilâhî kitaptan biri.
    incilâ: cilâlanma, parlama.
    incilâb: celbedilme, çekilme.
    incimad: donma, katılaşma.
    incirar: çekilme, sona erme.
    incizâb: cezbedilme, çekilme.
    incizâbât: cezbedilmeler, çekilmeler.
    incizâr: çekilme.
    ind: yan, kat.
    indALLAH : ALLAH katında.
    indelbüleğa: ad***** göre güzel söz söyleyenler yanında.
    indelhâce: gerek duyulduğunda.
    indî: kendince, keyfî.
    indifâ: def olma, püskürme.
    indimaç: kenetlenme.
    indiras: bozulma, silinme.
    ineb: üzüm.
    infâk: nafaka verme.
    infâz: yerine getirme.
    infiâl: hareketlenme, kızma.
    infiâlât: infialler.
    inficâr: tan yerinin ağarması, tohumun çatlaması.
    infikâk: ayrılma, ayrışma.
    infilâk: patlama.
    infirad: teklik, benzersizlik.
    infisah: bozulma, dağılma.
    infisal: ayrılma.
    rgin-top:0cm;margin-right.0cm;margin-bottom:0cm; margin-left.0cm;margin-bottom:.0001pt;mso-pagination:none'>infitar: yarılma.
    inhidam: yıkılma.
    inhilâl: ayrışma, dağılma.
    inhimak: kapılma, düşkünlük.
    inhinâ: bükülme, eğrilme.
    inhirâf: sapma.
    inhisaf: tutulma.
    inhisar: bir şeyin sadece bir kişiye verilmesi, tekel.
    inhitat: düşme, çökme.
    inhizam: bozulma, dağılma, yenilme.
    inîdam: yok olma.
    inîkad: kurulma, gerçekleşme, bağlanma.
    inîkas: yansıma.
    inkâr: inanmama.
    inkârî: inkârla ilgili.
    inkıbâz: tutukluk.
    inkılâb: inkılâp, değişme, dönüşme.
    inkılâbât: değişmeler.
    inkılâbvârî: inkılâp gibi.
    inkıraz: sönme, tükenme.
    inkısam: bölünme.
    inkısar: kısalma.
    inkısarât: inkısarlar.
    inkıtâ: kesilme, tükenme, tıkanma.
    inkıyâd: boyun eğme, bağlanma.
    inkıza: olup bitme.
    inkisar: kırılma.
    inkisarat: kırılmalar.
    inkişâ: açılma.
    inkişaf: açılma, gelişme.
    inkişafat: açılmalar, gelişmeler.
    innî: eserlerden eser sahibine ***üren delil.
    ins: insan.
    insâ: unutma.
    insâf: merhamete dayalı adalet.
    insâfkârâne: insaflıca.
    insaniyet: insanlık.
    insaniyeten: insanlık bakımından.
    insaniyetkârâne: insanlığa yakışırcasına, insanca.
    insaniyetperver: insanlıksever.
    insî: insanla ilgili, insan cinsinden.
    insibab: dökülme, katılma.
    insibağ: boyanma.
    insicâm: düzgünlük.
    insilâh: soyulma, sıyırılma.
    insiyak: sevkedilme.
    inşâ: yapma, kurma.
    inşâALLAH : ALLAH dilerse.
    inşâd: şiir okuma.
    inşât: ferahlandırma.
    inşiâb: bölümlenme.
    inşikak: yarılma.
    inşirâh: ferahlanma, açılma.
    intâc: netice verme.
    intâk: konuşturma.
    intâkıbilhak: ALLAH ın konuşturması.
    intâniye: mikrobik.
    intiaş: dinlenip canlanma.
    intibâ: izlenim.
    intibâh: uyanma.
    intibâhkârâne: uyanmışçasına.
    intibak: uyma.
    intifâ: faydalanma.
    intifâ: sönme.
    intihâ: son, sona erme.
    intihâb: seçme.
    intihal: çalma.
    intikal: geçme, anlama.
    intikam: öç.
    intikamkârâne: intikam alırcasına.
    intisab: bağlanma, kapılanma.
    intişâr: yayılma.
    intişârât: yayılmalar.
    intizam: düzgünlük, düzen, yerli yerindelik.
    intizamât: intizamlar.
    intizamkârâne: düzgünce.
    intizamperver: düzensever.
    intizamperverâne: düzensevercesine.
    intizar: bekleme, gözleme.
    intizaren: bekleyerek.
    inzâl: indirme, inme.
    inzâr: korkutma.
    inzibât: sıkı düzen.
    inzimâm: eklenme.
    inzivâ: bir köşeye çekilme.
    inzivâgâh: inziva yeri
    ipnotizma: telkinle uyutma.
    îrâb: düzgün söz söyleme.
    irâd: gelir, kazanç.
    îrâd: söyleme, dile getirme.
    irâde: seçme ve isteme kabiliyeti.
    irâdet: irade.
    irâdî: iradeyle ilgili, istemekle.
    irâe: gösterme.
    irâs: verme, miras bırakma.
    îrâz: yüz çevirme.
    ircâ: indirme, döndürme.
    irfân: bilme, anlama, zihni olgunluk.
    irhâsât: Efendimizin peygamberlikten önceki harika hâlleri.
    irs: miras, kalıtım.
    irsâ: sağlamlaştırma.
    irsâl: gönderilme.
    irsâlât: göndermeler.
    irsiyet: kalıtım.
    irşâd: hak yolu gösterme.
    irşâdât: irşatlar.
    irşâdgâh: irşat yeri.
    irşâdî: irşatla ilgili.
    irşâdkâr: irşatçı.
    irşâdkârâne: irşat edercesine.
    irtibât: bağlılık, ilgi.
    irticâ: geri dönücülük.
    irticâc: çalkalanma.
    irticâkârâne: geri dönercesine.
    irticâlen: hazırlıksız söyleme.
    irticâlî: hazırlıksız konuşma.
    irtidâd: dinden dönme.
    irtidâdkâr: dininden dönen.
    irtifâ: yükseklik.
    irtihâl: göçme, ölme.
    irtikâb: işleme.
    irtisam: resmedilme.
    irtişâ: rüşvetçilik.
    irzâ: Razı etme.
    irzâk: rızık verme.
    isa: dört büyük peygamberden biri.
    isâbet: yerini bulma, rast gelme.
    isâbetiayn: göz değmesi.
    isâd: yükseltme, mesut etme.
    isâet: kötü iş işleme.
    îsâf: yardıma koşma.
    âsal: ulaştırma.
    isâle: akıtma.
    îsâr: kendisi muhtaç olduğu hâlde başkasına verme ahlâkı.
    isbât: delil göstererek hakikatı ortaya koyma.
    isevî: isa aleyhisselâmın dininden olan kimse.
    isevîlik: isa aleyhisselâmın dini.
    iska: sulama.
    iskân: yerleştirme.
    iskât: susturma.
    iskender: sayısız beldeler fethetmiş bir hükümdar.
    islâm: Hazreti Muhammed aleyhisalâtü vesselâmın getirdiği din.
    islâmiyet: islâmlık.
    ism: günah, suç.
    ismar: meyve verme.
    ismet: masumluk, temizlik.
    ismiâzam: en büyük ilâhî isim.
    ismifâil: kimin iş yaptığını bildiren isim, özne.
    ismullah: ALLAH adı.
    isnâaşer: on iki.
    isnâd: dayandırma.
    isnâdât: dayandırmalar.
    ispirtizma: cinlerle konuşup da ruhlarla konuştuklarını sananların fikri.
    isrâ: geceleyin ***ürme.
    isrâf: gereksiz yere harcama.
    isrâfât: gereksiz harcamalar.
    isrâfil: sur borusunu üflemekle görevli büyük bir melek.
    isrâfilmisâl: israfil gibi.
    isrâfilvârî: israfil aleyhisselâm gibi.
    isrâil: Hazreti Yakubun lâkabı.
    isrâiliyyat: Yahudilikten kalma bilgiler.
    istahrabat: ateşe tapanların ünlü ateşlerinin bulunduğu yer.
    istasyon: demiryollarında durak.
    istatistik: hüküm çıkarmak için bilgi toplama ve sınıflandırma ilmi.
    istiâb: içine alma, kaplama.
    istiânât: yardım istemeler.
    istiâne: yardım isteme.
    istiâre: bir kelimeyi başka anlamda kullanma.
    istiâze: sığınma.
    istibâd: akıldan uzak görme.
    istibdad: baskıcı yönetim.
    istibdadât: baskılar.
    istibka: kalıcı kılma.
    istibrâ: küçük abdestten sonra idrarın iyice kesilmesini beklemek.
    istibşâr: müjdeleme.
    istibşârkârâne: müjdelercesine.
    istîcâl: acele etme.
    isticvâb: sorup cevap isteme.
    istîdâ: dilekçe.
    istidad: istidat, yetenek.
    istidadat: yetenekler.
    istidadî: yetenekle ilgili.
    istidlâl: delil getirme, delile dayanarak hüküm çıkarma.
    istidrâc: derece derece yükselme, hayırsız başarı.
    istidrâcî: istidracla ilgili.
    istidrâdî: başka konu anlatılırken arada söylenen söz.
    istif: yığma.
    istifâ: işten ayrılma.
    istifâde: faydalanma.
    istifâdeten: faydalanma bakımında.
    istifâza: feyizlenme, manen gıdalanma.
    istifâzaten: feyizlenme bakımından.
    istifhâm: soru, sorma.
    istifra: kusma.
    istifsâr: anlamak için soru sorma.
    istifta: bir meselede dinin hükmünü sorma.
    istigase: yardım isteme.
    istiğfar: ALLAH tan af dileme.
    istiğna: gönül tokluğu, nazlanma, uzak durma.
    istiğrâb: yadırgama, garipseme.
    istiğrâbkârâne: yadırgarcasına.
    istiğrâk: ilâhî aşka dalıp coşarak kendinden geçme, esrime.
    istiğrâkî: istiğrakla ilgili.
    istiğrâkkârâne: kendinden geçercesine.
    istihâl: temizleme.
    istihâle: başkalaşma.
    istihâre: bir işin iyi olup olmadığını anlamak için rüya görmek niyetiyle uykuya yatma.
    istihâza: âdet kanı.
    istihbâb: güzel sayma.
    istihbâr: haber alma.
    istihbârât: haber almalar.
    istihdâf: hedef edinme.
    istihdâm: hizmet ettirme.
    istihfâf: hafife alma.
    istihkak: hak etme.
    istihkâm: sağlamlık, siper.
    istihkâr: hor görme.
    istihlâk: tüketim.
    istihrâc: çıkarma, çıkarım.
    istihrâcât: çıkarmalar, çıkarımlar.
    istihsâl: üretim.
    istihsân: güzel sayma.
    istihsan: korunma.
    istihsânât: güzel saymalar.
    istihsânkârane: beğenircesine.
    istihyâ: haya etme, utanma.
    istihzâ: ince alay.
    istihzâkârâne: alay edercesine.
    istihzar: hazırlama.
    istihzarât: hazırlamalar.
    istikamet: doğrultu, yön.
    istikbâl: gelecek zaman, yönelme.
    istikbâlbîn: geleceği gören.
    istikbâlî: gelecekle ilgili.
    istikbâliyât: gelecek zamanda olacaklar.
    istiklâl: bağımsızlık.
    istiklâldârâne: bağımsızca.
    istiklâliyet: bağımsızlık.
    istikmâl: tamamlama.
    istikrâ: ayrı ayrı olaylardan genel bir hüküm çıkarma.
    istikrâen: istikra bakımından.
    istikrah: tiksinme.
    istikrâr: karar kılma, yerleşme.
    istikrâz: borçlanma.
    istikzâr: pis görme.
    istilâ: kaplama.
    istilâkârâne: kaplarcasına.
    istilhak: kendine alma.
    istilzâm: gerektirme.
    istilzâz: lezzet alma.
    istimâ: dinleme.
    istimâl: kullanma.
    istimdâd: yardım isteme.
    istimdâdgâh: yardım isteme yeri.
    istimdâdkârâne: yardım istercesine.
    istimlâk: kamulaştırma.
    istimrâr: devamlılık.
    istimsâl: örnek alma.
    istimzâc: kaynaşma, karışma.
    istinâbe: başka yerde bulunan şahidin ifadesinin alınması.
    istinad: dayanma.
    istinaden: dayanarak.
    istinadgâh: dayanak.
    istinaf: başlangıç, mahkeme.
    istinâs: alışma, ısınma.
    istinbât: bir sözden gizli bir mânâ çıkarma.
    istincâ: helada temizlenme.
    istinkâf: çekinme, katılmama.
    istinkâr: inkâr etme.
    istinsâh: sayfaları yazarak çoğaltma.
    istintak: konuşturma.
    istirâhât: dinlenme.
    istirâhâtgâh: dinlenme yeri.
    istirâhâthâne: dinlenme evi.
    istirâk: hırsızlık.
    istirdâd: geri alma.
    istirhâm: merhamet dilenme.
    istirhâmnâme: merhamet dilenme yazısı.
    istîsâb: güç sayma.
    istîsal: kökünü kazıma.
    istiskal: yüz vermeyerek kovma.
    istismâr: menfaatine alet etme.
    istisnâ: ayrılık, kural dışı.
    istişâre: danışma, konuşma.
    istişfâ: şifa isteme.
    istişhâd: şahit gösterme.
    istişmâm: koklama.
    istitafkârane: merhamet isteyen gibi.
    istitar: örtünme.
    istitrad: ara söz.
    istivâ: düzelme, güneşin tepeye gelmesi.
    istizâh: açıklama istemek.
    istizâm: büyütme.
    istizân: izin isteme.
    istizhâr: birinden yardımcı olmasını isteme.
    isyân: ayaklanma, başkaldırma.
    isyânkârâne: başkaldırırcasına.
    îşâ: yatsı.
    işâa: haber yayma.
    işâl: alevlendirme.
    işâr: sezdirme.
    işârât: işaretler.
    işârâtülîcâz: mûcizelik işaretleri.
    işâret: anlamlı davranış, belirti.
    işâreten: işaret ederek.
    işârî: işaretle ilgili.
    işbâ: doyurma.
    işgal: oyalama, alma.
    işgüzar: çalışkan.
    işhâd: şahit gösterme.
    işkâl: güçleştirme, çetinleştirme.
    işkembe: hayvan midesi.
    işkil: vesvese, kuşku.
    işmâm: koklatma.
    işmar: anlamlı işaret.
    işrak: ALLAH a ortak koşma.
    işrâk: ışıklandırma, parlatma.
    işrâkiyye: batıl bir felsefe.
    işrâkiyyûn: işrâkiyyeciler.
    işret: içkili toplantı.
    iştiâl: alevlenme.
    iştibâh: şüphelenme, benzerlik.
    iştibâk: şebekelenme, örgülenme.
    iştigal: uğraşma.
    iştihâ: iştah.
    iştihar: ünlenme.
    iştikak: türeme.
    iştira: satın alma.
    iştirak: ortaklık, katılma.
    iştiyak: şiddetli istek.
    iştiyakât: şiddetli istekler.
    iştiyakâver: pek istekli.
    iştiyakengiz: istek veren.
    îta: verme.
    itâat: söz dinleme.
    itâatkârâne: söz dinleyerek.
    itâb: azarlama.
    itâm: yemek yedirme.
    itfa: söndürme.
    ithaf: yazılan kitapta birinin adını anma.
    ithâm: suçlama.
    ithâmnâme: suçlama yazısı.
    îtibar: saygınlık.
    îtibarî: var sayılan.
    îtidâl: orta hâllilik.
    îtidâlidem: soğukkanlılık.
    îtikâd: gönülden inanma.
    îtikâdât: inanmalar.
    îtikâden: inanma bakımından.
    îtikâdî: inanmakla ilgili.
    îtikaf: bir yere çekilip ibadet etmek.
    îtilâ: yükselme.
    îtilâf: anlaşma.
    îtimâd: güvenme.
    îtimâden: güvenerek.
    îtinâ: özen.
    îtiraf: saklamayıp söyleme.
    îtiraz: karşı çıkma, karşı söz.
    îtirazât: itirazlar.
    îtiraziye: cümlede ara söz
    îtirazkârâne: itiraz edercesine.
    îtiraznâme: itiraz yazısı.
    îtisaf: haksızlık.
    îtiyad: alışkanlık.
    îtizâl: ayrılma, sapma.
    îtizâr: özür bildirme.
    itkan: sağlam yapma.
    itlâf: öldürme.
    itlak: bağlama, asma.
    itmâm: tamamlama.
    itminân: tatmin olma.
    itminânbahş: tatmin eden.
    itminânkârâne: tatmin olurcasına.
    ittibâ: tabi olma, uyma.
    ittibâen: tabi olarak, uyarak.
    ittifâk: birleşme.
    ittifâken: birleşerek.
    ittifâkî: birleşmeye dair, üstünde birleşilen.
    ittifâkkârâne: birleşircesine.
    ittihâd: birlik.
    ittihâdıislâm: Müslümanların birlik olması.
    ittihâm: suçlanma.
    ittihâmkârâne: suçlanarak.
    ittihâmnâme: suçlanma yazısı.
    ittihâz: alma, sayma.
    ittika: sakınma.
    ittikan: sağlamlık.
    ittisâf: sıfatlanma.
    ittisâfkârâne: sıfatlanırcasına.
    ittisâk: düzenli diziliş.
    ittisâl: bitişme.
    ittizâh: açıklık.
    ittizân: ölçülülük.
    ityân: belirleme.
    ivaz: karşılık.
    îvicâc: eğrilik.
    îvicâcât: eğrilikler.
    îyanî: görünen.
    îyd: bayram.
    izâ: birdenbire.
    izâbe: eritmek.
    izâc: taciz etme, rahatsız etme.
    izâcât: taciz etmeler.
    izâe: aydınlatma.
    izâfe: bağlama, yükleme.
    izâfî: göreli, göreceli.
    îzâh: açıklama.
    îzâhât: açıklamalar.
    îzâhen: açıklama ile.
    izâle: giderme.
    izâm: büyükler.
    îzâm: büyütme.
    izân: anlayış.
    izânî: anlayışla ilgili.
    izâr: elbise.
    îzâz: ağırlama.
    izbe: kuytu.
    izdihâm: yığışma.
    izdivâc: evlenme.
    izdiyad: artma.
    izhâr: gösterme.
    izinnâme: izin belgesi.
    izmihlâl: bozulma.
    izn: izin.
    izzet: üstünlük, galibiyet.
    izzetâlûd: izzetle karışık.

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
ForumFokurtu.CoM

Url List Google Sitemap

Sitemiz; hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. 5651 sayılı yasaya göre, site yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple sitemiz, "uyar ve kaldır" prensibini benimsemiştir. Yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri abuse[at]forumfokurtu[dot]com mail adresinden yada İletişim bölümünden bizlere ulaşabilirler.