EYALET ASKERLERİ

Osmanlı ordusunun önemli bir kısmını eyalet askerleri oluşturuyordu. Eyalet askerlerinin temelini “Tımarlı Sipahiler” oluşturmaktaydı. Eyalet askerleri şu kısımlardan oluşmaktaydı:

1- Tımarlı Sipahiler: Tımarlı sipahilerden oluşan, dirlik sahiplerinin beslemek zorunda olduğu, çağrıldığında toplanıp orduya katılan, maaş almayan ve Osmanlı ordusunun büyük bölümünü oluşturan ordudur. Osmanlı toprak sisteminin doğal sonucu olarak oluşan bu ordu devlete ekonomik bakımdan yük olmazdı. Tımarlı sipahi aldığı dirlikle, hem kendi geçimini sağlar hem de tımar kanunnamesinde belirlenen miktarda atlı asker beslerdi. Tımarlı sipahilerin beslediği bu atlı askerlere cebellü denirdi. Tımarlı sipahiler 16. yüzyılın sonlarından itibaren önemini kaybetmiştir.

NOT: Tımar sahipleri ilk 3 bin, zeamet sahipleri ise ilk 20 bin akçesini kendi geçimleri için ayırırlardı. Buna kılıç hakkı denirdi. Tımar sahipleri geri kalan gelirin her 3 bin akçesi, zeamet ve has sahipleri ise her 5 bin akçesi için tam teçhizatlı bir atlı asker yetiştirmek ve gerektiğinde bunlarla birlikte savaşa katılmak zorundaydı.

Tımarlı sipahilerin önemini kaybetme nedenleri

J Dirliklerin hak etmeyen kişilere verilmesi.

J Yeniçerilerin tımarları ele geçirmeleri.

J Sipahilerin sayılarının artması.

J Yeni fetihlerle toprakların genişletilememesi

J Celali isyanları yüzünden üretimin azalması.

J Tımar gelirlerinin düşmesi ve gelirlerinin hazineye mukataa yoluyla aktarılması

J 17. yüzyıl ortalarından itibaren tımarlı sipahilerin geri hizmetlerde görevlendirilmeleri.

Tımar Sisteminin Bozulmasının Sonuçları

Devlet ulûfeli tüfekli kapıkulu askerinin sayısını artırmak zorunda kaldı.

Sayıları çoğalan kapıkullarına ulûfe yetiştirmek güçleşti. Hazinenin yükü arttı.

Eyaletlerdeki tımarlı sipahiler ile kapıkulu birbirine karşı denge unsuru idiler. Tımarlı sipahiler kalkınca, kapıkulları devlete hükmeder hale geldiler.

Kapıkulu askeri ihtiyacı artınca "devşirme sistemi" de bozuldu. Devşirme olmayan kişiler de kapıkulu askeri yapıldı.

Köylü kapıkulu asker olmak isteyince toprağını bıraktı. Bu yüzden üretimde azaldı.

2- Akıncılar: Bahar aylarında düşman ordularına akınlar düzenlemek, keşif hizmetlerinde bulunmak, ordunun güvenle ilerlemesini sağlamak ve savaş sırasında akınlar yaparak düşmanın moralini bozmak amacıyla sınır ve uc boylarında görev yapan atlı birliklerdir.

3- Azaplar: Savaşlarda yeniçerilerin önünde bulunup, savaşlarda yeniçerilerin önünü açmak göreviyle yükümlü olan Anadolu’daki bekâr erkeklerden oluşan askerlerdir.

4- Yaya ve Müsellemler: Ordunun geri hizmetinde bulunup, ordunun geçeceği yolları açmak, köprüleri tamir etmekle görevliydiler. Anadolu’daki müsellemlere Yörük denirdi.

5- ****ler: Sınır boylarını koruyan hafif süvari birlikleri.

6- Gönüllüler: Sınır boylarındaki halktan seçilip sınırdaki şehir ve kasabaların korunmasından sorumlu askerler.

7- Beşliler: Geri hizmet ocaklarından olup, sınır boylarında görev yaparak kaleleri korurlardı.

8- Sakalar: Ordunun su ihtiyacını karşılarlardı.

3- YARDIMCI KUVVETLER

Savaşlarda Osmanlı Devleti’ne bağlı beylik ve devletlerden alınan kuvvetlerdir. Kırım, Eflak, Arnavut ve Boğdan kuvvetleri gibi.

B- DENİZ KUVVETLERİ (DONANMA)

Osmanlı Devleti’nin ilk deniz kuvvetleri Karesi Beyliği’nin alınması ile oluştu. Osmanlılarda ilk deniz faaliyetleri 1350’lerde Marmara Aydıncık (Edincik) üssünün kurulmasıyla başladı. I. Beyazıt zamanında Gelibolu tersanesi oluşturuldu. Daha sonraları İstanbul, Süveyş ve Rusçuk’ta tersaneler inşa edildi. Osmanlı denizciliği II. Bayezid zamanında gelişti. Bu dönemde büyük kaptan ve denizciler yetişmiştir. Osmanlı donanması Kanuni döneminde Doğu Akdeniz’in en önemli gücü haline gelmiştir.

Donanmanın başında Kaptanıderya (Kaptan Paşa) bulunurdu. Kaptanıderya, Ege adalarını içine alan bir eyaletinde yöneticisi durumundaydı. Donanma askeri genellikle Batı Anadolu’dan seçilir ve bunlara “Levent” denirdi. Osmanlı donanmasındaki gemilere “karamürsel, kalite, kadırga ve mavna” gibi isimler verilirdi.

Barbaros Hayrettin Paşa, Turgut Reis, Salih Reis, Piri Reis, Murat Reis, Seydi Ali Reis, Kılıç Ali Reis meşhur Türk denizcileridir.

ASKERİ TEŞKİLATTA MEYDANA GELEN DEĞİŞİKLİKLER

Orduda meydana gelen bozulmaların temelde iki nedeni vardı;

Avrupa’daki gelişmeler: Avrupa’da merkezi krallıkların güçlenmesiyle daimi nitelikte ve yeni silahlar kullanan Batı ordularına karşı, çoğunluğu tımarlı sipahilerden oluşan Osmanlı ordusunun eskisi kadar başarılı olamayışıydı. Çünkü Avrupa orduları daimi olduklarından onlar için "savaş zamanı" diye bir şey söz konusu değildi. Oysa tımarlı sipahi hasat zamanı köyünde bulunmak, öşrünü toplamak düşüncesindeydi. Ayrıca yeni savaş teknikleri ve silah kullanımı ancak kışlada özel eğitimle verilebileceğinden tımarlı sipahinin savaşlarda etkisi de kalmamıştı. Bu nedenle tımarlılar 17. yüzyıldan sonra sadece yol ve istihkâm işlerine bakan askerler haline geldiler.

Tımar sistemindeki bozulmalar: Tımar sisteminin bozulmasına bağlı olarak kapıkulu ocaklarının da bozulmasıdır.

Osmanlı Devleti, 17. yüzyıldan başlayarak 18. ve 19. yüzyıllarda askeriyede ıslahatlar yaptı. 18. ve 19. yüzyıllarda yapılan ıslahatlarda Avrupa’nın etkisi olmuş ve Avrupa’dan teknik elemanlar getirilmiştir.

I. Mahmut döneminde, Humbaracı Ahmet Paşa, Avrupa eğitim sistemini örnek alıp, topçu ve humbaracı sınıfını kurarak geliştirdi. Ayrıca bu dönemde Üsküdar’da askeri mühendis yetiştirmek için “Hendesehane” adıyla bir askeri okul açıldı (1734)

III. Mustafa, Avrupa askeri teknolojisini Osmanlı ordusuna getirmeye çalıştı. Fransa’dan getirilen Baron de Tott (Ahmet Paşa) topçu sınıfını ıslah ederek sürat topçu ocağını kurdu. Deniz kuvvetlerinin subay ihtiyacını karşılamak için “Mühendishane-i Bahrî-i Hümayun” adıyla bir denizcilik okulu açıldı (1773).

I. Abdülhamit, İstihkâm Okulu açarak ordunun teknik sınıflarında ıslahat yapmaya çalıştı.

III. Selim kara subayı yetiştirmek amacıyla “Mühendishane-i Berri-i Hümayun” adıyla bir okul açtı.

III. Selim, Nizam-ı Cedit talimli bir asker ocağı kurdu. Batıdaki askeri yeniliklere uygun olarak kurulan bu yeni ordunun giderlerini karşılamak içinde “İrad-ı Cedit” adıyla bir hazine oluşturdu.

II. Mahmut, Sekbanı Cedit ve Eşkinci Ocaklarını açtı. 1826’da yeniçeri ocağını kaldırarak yerine Asakir-i Mensure-i Muhammediye ordusunu kurdu. Redif birlikleri oluşturdu ve ordunun doktor ihtiyacını karşılamak için Mekteb-i Tıbbiye ile Harp Okulunu açtı.

Abdülmecit döneminde ilan edilen Tanzimat Fermanı ile askerlik hizmeti bütün tebaaya yayıldı. Böylece gayrimüslim tebaanın askere alınması sağlandı. Askerlik ocak hizmeti olmaktan çıkıp herkes için vatan görevi sayıldı.

Abdülaziz döneminde donanmaya ağırlık verilerek, dünyanın üçüncü büyük savaş filosu oluşturuldu. 1869 yılında Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın girişimleriyle Osmanlı ordusu “Nizamiye, Redif ve Mustahfız” olarak üç ana bölüme ayrıldı.

1870'de "askeri zaptiye" teşkilatı (jandarma) kuruldu.

II. Abdülhamit, ordunun düzenlenmesi için Almanya’dan subaylar getirterek, askeri subayların sayısını arttırdı. Harp Akademisi (Erkânı-ı Harbiye)’ni kurdu. Ayrıca Doğu Anadolu’daki aşiretlerden Ermeni isyanları ve Rus saldırılarına karşı koymak için “Hamidiye Alaylarını” kurdu.

OSMANLILARDA HUKUK

Osmanlı Devleti’nde hukuk; Şer’i (İslam) Hukuk ve Örfi Hukuk olmak üzere iki temele dayanıyordu.

Şer’i Hukuk’un esası, Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerdir. Şer’i Hukuk sadece Müslümanlara uygulanırdı. Müslüman olmayan halk kendi dini kurumlarınca yargılanırdı.

Örfi Hukuk ise, Şer’i Hukuka ters düşmemek kaydıyla padişahın koyduğu kanun, kanunname ve ferman gibi kurallardır. Padişahın koyduğu bu kurallar örfe(töreye) uygun olurdu. Örfi konulardaki kurallar padişahın ağzından yazılır ve bunlara Ferman denirdi. Fermanlar devlet hayatını ve sosyal hayatı düzenlerdi.

Adalet işlerinin divandaki temsilcisi Kazaskerdi.

Osmanlı Devletinde adalet işlerine Kadılar bakardı. Padişah, Şer’i konularda kadının kararlarına müdahale edemezdi. Mahkemelerde görülen davalar şeriyye sicilleri denilen defterlere kaydedilirdi. Kadıların verdiği kararı kabul etmeyenler bir üst mahkeme olan Divan-ı Hümayuna müracaat ederlerdi. Kadıların yardımcılarına Naip (Kadı Naibi) denirdi. Devirlere göre kadıların görev süresi, on sekiz ay ile üç yıl arasında değişirdi. Bunda amaç terfilerinin tıkanmaması ve halk ile fazla kaynaşmamalarını sağlamaktı. İstanbul kadılığı kadılıkta en yüksek aşamaydı.

Kadıların Görevleri Şunlardı:

Merkezden gönderilen emirlerin reayaya ulaşmasını sağlamak.

Mahkemedeki davalara bakmak(Yargıçlık).

Nikâh sözleşmesi, şirket kurulması, Vakıf kurulması gibi sözleşmeleri yapmak (Noterlik).

Reayanın istek ve şikâyetlerini divana ulaştırmak.

Vergilerin adil olarak dağıtılmasını sağlayıp, toplanan vergileri merkeze ulaştırmak.

HUKUK ALANINDA MEYDANA GELEN DEĞİŞMELER

II. Mahmut döneminde, müsadere usulü (memurların mallarına el konulması) kaldırılmıştır.

Nezaret-i Deva-i, Adalet bakanlığına dönüştürülmüştür.

Tanzimat Fermanı ile Osmanlı halkı arasında dil, din ve ırk ayırımı yapılmayacağı, herkesin kanun önünde eşit sayılacağı ve kimsenin yargılanmadan idam edilmeyeceği esası getirildi.

Memurların yargılanması, hükümet ile halk arasındaki davaların görüşülmesi için Meclis-i Vala-i Ahkâm-ı Adliye kuruldu.

Avrupa ile ilişkilerin yoğunlaşması üzerine maliye, hukuk, ticaret, ekonomi, eğitim ve idare alanlarında birçok kanun ve yönetmelik çıkarıldı (Ceza Kanunu (1840), Ticaret Kanunu (1850), Deniz Ticaret Kanunu (1868)).

1868'de Şurayı Devlet (Danıştay) kuruldu.

1856 Islahat Fermanı ile karma mahkemelerin kurulması sağlandı (Yabancıların Türk mahkemelerinde yargıç olarak yer alması devletin egemenlik haklarıyla uyuşmamaktadır).

Abdülaziz döneminde, Divan-ı Ahkâm-ı Adliye adlı bir yüksek mahkeme kuruldu.

Tanzimat döneminde "İnsan hakları ve vicdan hürriyeti" bakımından önemli gelişmeler oldu. Zenci esirliği yasaklandı ve mezhep değiştirmeyi yasaklayan kanun kaldırıldı.

İlk Osmanlı Anayasası olan Kanun-ı Esasi hazırlandı ve I. Meşrutiyet ilan edildi. (1876).

Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında Mecelle adı verilen İslam Hukukuna dayalı ilk Medeni kanun hazırlandı.

1874 yılında İstanbul Sultani Mektebinde bir sınıf ayrılarak hukuk mektebi açıldı. II. Abdülhamit 1878 yılında hukuk alanında uzman ihtiyacını karşılamak amacıyla Mekteb-i Hukuk-ı Şahane (Hukuk Fakültesi)’yi kurdu.

NOT: 19. yüzyıl Osmanlı adalet teşkilatının en önemli eksiği mahkemelerde birlik olmamasıdır.(Bu mahkemeler dört kategoride incelenebilir: Nizamiye Mahkemeleri, Konsolosluk Mahkemeleri, Şer’i Mahkemeler ve Cemaat Mahkemeleri).

OSMANLILARDA VAKIF SİSTEMİ

Vakıf : Bir kimsenin malının bir kısmını veya tamamını hayır işine, dini veya sosyal bir hizmete ebediyen tahsis etmesidir.

Vâkıf : Vakıf yapan kimseye denir.

Mevkûf : Vakfedilen mala denir.

Mütevelli : Vakıf yöneticisine denir.

Vakfiye : Kadı huzurunda düzenlenen, vakıf şartlarını belirten sözleşmeye denir.

Osmanlı Devleti’nde toplumun bazı ihtiyaçlarının karşılanması zenginlerin kurdukları vakıflara bırakılmıştır. Tarihin seyri içinde vakıflar sosyal, ekonomik, eğitim, sağlık, sanat, mimari, ulaşım ve bayındırlık alanlarında önemli roller oynamıştır.

Osmanlı Devleti’nde başta padişah olmak üzere, hanedan üyeleri, yüksek dereceli devlet görevlileri, toplumun seçkin kişileri vakıflar kurmuşlardır. Devlet bu vakıfların korunması için önlemler almış, devlete ait birçok gelir kaynaklarının vakıflara verilmesini sağlamıştır. Böylece, devletin herhangi bir harcama yapmasına gerek kalmadan vakıf sistemi sayesinde sosyal, kültürel ve dini hayatla ilgili birçok hizmet yerine getirilmiştir.

Vakıflar yoluyla şu konularda önemli başarılar elde edilmiştir:

Devletin kuruluş yıllarında fethedilen topraklara Türklerin yerleşmesini sağlamış ve buraların Türkleşmesini sağlamıştır.

Şehir, kasaba ve köylerin büyümesinde, bayındır hale getirilmesinde büyük rol oynamıştır.

Bütün eğitim ve sağlık kurumlarının finansmanını sağlamıştır.

Şehirlerin ticaret faaliyetlerinin kolaylaşmasında en büyük rolü oynamıştır.

NOT: II. Mahmut zamanında bütün vakıflar kurulan “Evkaf Nezaretine” bağlanmıştır(1836).

OSMANLI TOPLUMU

Örgütlenmiş gruplar halinde yaşayan insanların oluşturduğu bütünlüğe toplum denir. İnsanların bir arada yaşadığı en üst seviyedeki örgütlenme biçimine ise devlet denir. Devlet, halk ülke ve hükümranlık unsurlarından oluşur. Osmanlı toplumu denince, Osmanlı sınırları içinde yaşamış olan insan grupları anlaşılır. Toplum yapısı ise bu grupların örgütlenme biçimi ve aralarındaki ilişkiler ağıdır.

Osmanlı Devleti kurulduğunda halkının tamamı Türk’tü. 14. yüzyıldan itibaren sınırları hızla genişleyen Osmanlı Devleti’nin egemenliği altına değişik soy ve dinden pek çok insan girmiştir. Dolayısıyla Osmanlı Devleti, çok uluslu ve çok dinli bir toplum haline gelmiştir.

NOT: Bu çok uluslu yapının çatırdayarak, Osmanlı Devletinin parçalanmasına neden olan en önemli dış gelişme Fransız İhtilali'dir.

DEVLETİN RESMİ TASNİFİNE GÖRE OSMANLI TOPLUMU

Osmanlı anlayışına göre, adalet, devlet, şeriat, hükümranlık, ordu, servet ve halk toplum yapısının temel dayanaklarını oluşturuyordu.

Osmanlı Devleti’nde toplum, yönetenler (Askeri) ve yönetilenler (Reaya) olmak üzere ikiye ayrılmıştır.

1- YÖNETENLER (ASKERİ SINIF)

Askeri sınıf, padişahın kendilerine dini ya da idari yetki tanıdığı devlet görevlilerinden oluşuyordu. Yönetenlerle, yönetilenler arasındaki en önemli fark, yönetenlerin devlete vergi vermemesi, yönetilenlerin vergi vermesidir. Yönetenler, gördükleri vazife ve eğitime göre üç gruba ayrılmıştır.

Seyfiye Sınıfı: Osmanlı toplumunda yönetim görev de olan askeri zümreyi ifade eder. Sadrazam, vezirler, beylerbeyleri, sancakbeyleri, kapıkulu zabitleri ve neferleri ile tımarlı sipahiler ve deniz askerleri bu gruptandı.

İlmiye Sınıfı: İlmiye, ilimle meşgul olanlar topluluğu demektir. Kazaskerler, şeyhülislam, müderrisler ve kadılar bu gruptandı. İlmiye sınıfı eğitim, adalet, yargıçlık, noterlik, fetva ve mahalli yönetim işlerine bakarlardı.

Kalemiye Sınıfı: Büro veya daire anl***** gelen, devlet kalemlerinde çalışan her düzeydeki idari memurların oluşturduğu gruptur. Nişancılar, reisülküttaplar ve divan kâtipleri bu gruptandı. Kalemiye sınıfı, devletin yazışma, maliye ve dışişlerine bakarlardı.

2- YÖNETİLENLER (REAYA)

Osmanlı Devleti’nde yönetilenlere “reaya” denirdi. Reaya askerlerden farklı olarak vergi öderlerdi. Reayayı, çeşitli din, mezhep, ırk ve dilden topluluklar oluşturmuştur. Sistem Müslümanların hâkimiyeti üzerine kurulduğundan, Müslümanlara “Millet-i Hâkime”(Hâkim olan Millet, diğer din mensuplarına ise “Milleti Mahkume” (egemenlik altında yaşayan) deniyordu.

Osmanlı Devleti’nde yönetilenler dini yönden; Müslümanlar ve Gayrimüslimler olmak üzere iki gruba ayrılmıştır.

Müslümanlar: Türkler, Araplar, Acemler, Boşnaklar ve Arnavutlar Müslüman toplumu oluşturuyordu. Müslümanlar yönetici olurlar, askerlik yaparlar ve vergi öderlerdi. Osmanlı Devleti’nde yönetici olmak için ilk şart Müslüman olmaktı. Müslümanlar çoğunlukla tarım ve zanaatla uğraşmışlardır.

Gayrimüslimler: Gayrimüslimler, Hıristiyan ve Musevilerdi. Geniş inanç özgürlüğüne sahip olan bu gayrimüslimler, tarım ve ticaret faaliyetleri ile uğraşırlardı. Askerlik yapmayan bu gayrimüslimler “cizye ve haraç” adı ile devlete iki vergi vermişlerdir (Rumlar, Ermeniler, Sırplar, Bulgarlar, Romenler Hıristiyan toplumu, Yahudilerde Musevi toplumu oluşturmuşlardır).

YERLEŞME DURUMUNA GÖRE OSMANLI TOPLUMU

Osmanlı toplumu yerleşme yerine göre; şehirliler, köylüler ve göçebeler şeklinde üç gruba ayrılmıştır.

1- Şehirliler: Burada askerler, tacirler, esnaflar, seyyar satıcılar, seyyidler ve diğer ülkelerden Osmanlılara sığınan amanlar yaşardı. Şehirde yaşayan bu gruplar yönetim, adalet, eğitim, üretim, ticaret ve zanaat işlerine bakarak geçimlerini sağlarlardı.

2- Köylüler: Osmanlı ekonomisinin temeli, tarıma dayalı olduğu için nüfusun büyük bir bölümü köyde yaşıyordu. Köylü, işlediği toprağa karşılık çift vergisi öderdi. Kanunların yükümlülükleri dışında köylüler hür ve bağımsızdı. Tımar beyleri, çiftçi aileleri, mukataa ya da kesim denilen işletme biçimiyle yer işleyenler, mülk sahipleri, müsellem ve muaflar köyde yaşayan toplumu oluşturmuşlardır.

3- Göçebeler (Konargöçerler): Sürekli yer değiştiren göçebeler hayvancılıkla uğraşırlardı. Osmanlı fetih hareketlerine paralel olarak bu konar-göçer aşiretlerin büyük bir kısmının yeni fethedilen yerlere yerleştirilmesi, buraların Türkleşmesinde etkili olmuştur. Göçebeler, devlete ağnam vergisi yanında kullandıkları otlak, kışlak ve yaylaklar için de vergi ödemişlerdir.

OSMANLI TOPLUMUNDA SOSYAL HAREKETLİLİK

Osmanlı toplumunda sosyal hareketlilik iki şekilde yaşanmıştır:

1- YATAY HAREKETLİLİK

Bir toplumun ülke coğrafyası üzerinde, köyden şehre veya bir bölgeden başka bir bölgeye gidip gelmesi ya da oraya göçerek yerleşmesine toplumun yatay hareketliliği denir.

Bu hareketlerin bir kısmı kendiliğinden gerçekleşmiş, bir kısmı da devletin imar ve iskân politikası sonunda meydana gelmiştir.

a) Kuruluş ve yükselme dönemlerinde yatay hareketlilik:

Bu dönemlerde yatay hareketlilik fethedilen yerlere doğru yerleşme şeklinde görülür. Osmanlı Devleti bu dönemde Balkanlar'daki Türk nüfusunu artırmak için yatay hareketliliği teşvik edici uygulamalar yapmıştır.

Bu teşvik uygulamaları şunlardır:

Bataklık ya da ıssız yerlere vakıflar kurmak yoluyla buraların ekonomik hayatını canlandırmış, insanların buraya yerleşmesini özendirmiştir.

Fethedilen yerlere yerleşeceklere bir takım vergi kolaylıkları sağlanmıştır.

b) Osmanlı Devletinde Duraklama Devri sonrası Yatay Hareketlilik:

Bu dönemlerde kaybedilen yerlerdeki Türk ve Müslüman halk iç kesimlere göç etmek zorunda kalmıştır.

Nüfus artışı, ekonomik güçlükler ve eşkıyalık hareketleri gibi nedenlerle kırsal kesimdeki halk büyük kentlere göç etmiştir

2- DİKEY HAREKETLİLİK

Bir sınıftan başka bir sınıfa geçmek veya bulunduğu sınıf içinde daha yüksek mevkilere gelmeye "Dikey hareketlilik" denir. Ortaçağ Avrupa'sının sınıflı toplumlarında ve Hindistan'daki "Kast" teşkilatının katı sınıfsal yapısında dikey hareketlilik yoktur. Çünkü buralardaki sınıflar kan bağına dayanmaktadır. Örneğin; baron, dük, kont, Lord olabilmenin şartı bu kimselerin soyundan gelmektir.

Osmanlı Devletinde "kan bağına" dayanan sınıfsal bir yapı olmadığından dikey hareketlilik yoğun bir şekilde görülür. Reaya statüsünden askeri statüsüne geçmenin, ya da bulunduğu mevkide daha üst kademelere yükselmenin üç temel şartı vardı:

Müslüman olmak

Devlet görevini en iyi şekilde yapmak

Padişaha tam bağlı olmak

Yönetenler sınıfına geçebilmek veya mesleğinde yükselebilmek, ancak eğitim-öğretim yoluyla mümkündü. Savaşlarda başarı göstererek tımar sahibi olmak, kalemiye sınıfına dâhil bir büroya kâtip olarak girmekte yönetenler sınıfına geçmenin yollarındandı.

Reaya içindeki Müslüman olmayanların devşirme yoluyla Müslümanlaştığını ve kapıkulu sistemi içinde eğitimlerini tamamlayarak devletin önemli kadrolarında görev aldıklarını görüyoruz. Mesela 1453–1566 yılları arasında görev yapan 24 veziri azamın 20'si devşirmedir.