Tarihimiz boyunca devlet adamlarına yol gösteren ve devletimizin hemen her kademesinde görev yapan, itibarlı bir zümre olan bilginleri yâni ulemâyı görürüz. Bu aydın zümrenin yerini ve rolünü ortaya koyabilmek için meseleyi Türk Devleti’nin devamlılığı açısından ele almak en doğru olanıdır. Gerek Çin kaynakları, gerekse Göktürk Kitabeleri, Türklerin İslamiyet'i kabul etmeden önceki dönemlerde Türk Kültür hayatının çok ileri bir seviyede bulunduğunu ve bilginlerin önemli bir yer ve nüfuz sahibi olduklarını gösterir . Göktürkler devrinde sadece Kağanların “bilge” olmaları yetmiyordu. Türk Kağanları’nın etrafındaki büyük memur ve komutanların da bilgi sahibi olmaları şarttı. Göktürklerdeki bu anlayış, Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde de devam etmiştir. Osmanlı Devleti’nde şehzâdelerin kültür seviyelerini yükseltmek için devrin ünlü bilginleri onlara ders vermek için görevlendirilirdi.
Osmanlı Medreseleri hakkında bilgi veren bazı araştırma eserlerin bulunduğunu biliyoruz. Ancak devletin yükselişinde olumlu, çöküşünde ise olumsuz rolü bulunan medreseler ve “ulemâ zümresi” üzerine bir değerlendirme yapmak istiyoruz. Osmanlı Tarihi içerisinde eğitim öğretim kurumu olan medreseler ve onun ürünü olan bilginlerin etki ve katkıları nelerdir? Padişah ve vezirler ile “Divân-ı Hümâyun”da yer alan bilginleri, Osmanlı Devleti’nin etkin ve önemli bir unsuru olarak görmekteyiz.

MEDRESELERİN MENŞEİ VE KISACA TARİHİ GELİŞİMİ:

Türklerde ilim ve ilim ad***** hak ettiği değer verilmiştir. Kültür ve medeniyet kavramları içerisinde din unsurunun yeri de büyüktür. Bir milletin kültürü dinî telâkki ile daha da şekillenir. Türkler tarihleri boyunca çeşitli sebeplerden dolayı bir kaç defa din ve dolayısıyla medeniyet değiştirmişlerdir. Türklerin İslamiyet'e girmeden önceki dönemlere ait kültür hayatını en ziyade Çin kaynakları ve Göktürk kitabelerinden öğrenebiliyoruz. Türkler, VIII. yüzyıldan itibaren ise, Müslümanlarla temas etmeye başladılar .
İslamiyet ortaya çıktığında, Kureyş Kabilesi’nden okur-yazar on yedi kişi bulunduğundan söz edilir. Câmilerin yapılmasından önce eğitim ve öğretim faaliyetleri evlerde yapılmakta idi. Hz. Peygamber daha Mekke'de iken, sahabeden Erkam’ın evinde Kuran-ı Kerim öğretmek ve İslam’ın esaslarını orada açıklamak suretiyle eğitim ve öğretim faaliyetlerine başlanmıştır. Daha sonraları câmiler yapılmasına rağmen bir çok Müslüman’ın evi eğitim merkezi gibi kullanılmaya devam edilmiştir. Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiği zaman burada ilk iş olarak "Mescid-i Nebevî"yi tesis etmiş ve bunun bir bölümünü eğitim ve öğretim merkezi haline getirmiştir*. Câmilerde başlayan eğitim ve öğretim faaliyetleri câmi dışı müesseseler kurulduktan sonra da devam etmiştir. Emevîler devrinde çocuklar için müstakil mektepler açılmıştır. Yetişkinlerin eğitim ve öğretimine tahsis edilen câmi dışı müesseselerin ilk örneklerini Abbasîler devrinde buluyoruz .

Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleri X. yüzyıla kadar sürmüştür. Bilhassa Karahanlı Devleti (840-1212) hükümdarı Satuk Buğra Han (903-959) ile Türklerin topluluklar halinde Müslüman oldukları görülür. Karahanlılar devri Türk Kültür ve Sanat Tarihi bakımından önemlidir. Bu devirde camiler, medreseler, köprüler ve kervansaraylar yapılmış, Buhara ve Semerkant şehirleri İslamî ilimlerin öğreniminin yapıldığı merkezler haline gelmiştir. Maveraünnehir ilmi çevresi oluşmuştur .
Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah (1072-1092) ile ünlü bilgin Cüveynî (ö.1085) arasında geçen bir olay ilmi bir otoritenin siyâsi iktidarın dahi üstünde olduğunu göstermektedir. Bir yıl Sultan Melikşah, hilalin gözükmesi üzerine o günü, ramazan günü ilan etti. Fakat İmam Cüveynî, Onun aksine ertesi günün ramazan olduğuna ve oruç tutulması gerektiğine dair bir fetvâ verdi. Sultan Melikşah bu durum karşısında İmam Cüveynî’yi nezâketle sarayına çağırttı. Görüşme sırasında, ünlü bilgin; “Saltanata ait konularda fermana itaat görevimizdir. Ancak fetvâya ilişkin meseleler de Sultanın bize sorması gerekir” dedi. Bu cevabı haklı gören Melikşah fetvaya uydu ve bilgini saygı ile uğurladı. Bunun gibi, ünlü bilgin Kemal Paşazâde bir gün Yavuz Sultan Selim’e, at üstünde olduğu halde eşlik ediyordu. Bilgin’in atının ayağından sıçrayan çamur Padişah’ın üstünü başını kirletti. Kemal Paşazâde üzüldü ve telaşlandı. Fakat Padişah, “Bir alimin atının ayağından sıçrayan çamur benim için şereftir. Öldüğüm zaman bu kaftanı böylece sandukanın üstüne koysunlar” dedi. Bu hadise de Osmanlı devrinde bilim ad***** gösterilen saygı ve değeri belirtir.
Türk tarihinde alimlerin cezalandırıldığı veya haksız yere idâm edildiğine çok az şahit olunur. Osmanlı tarihinde haklarında şikâyet olunan kadılardan bazıları katledildiği gibi, XVIII. yüzyıldan itibaren Şeyhü'l-İslamlar'dan da katledilenler olmuştur. Bu olayların XVIII. yüzyıldan sonra ilim adamlarına değer verilmediği şeklinde değil de, ilmiye sınıfının gerilediği şeklinde yorumlanması gerekir.


TESİS EDİLEN İLK MEDRESELER:

İslam dünyasının Doğusu’nda Câmilerden ayrı olarak öğretim yapmak, öğrencilerin maddi sıkıntılarını karşılamak ve Şiî propagandasına karşı halkı aydınlatmak için medrese adı verilen müesseseler kurulmuştur. Medreselerin resmi bir teşekkül olarak devlet eliyle kurulması X. yüzyılda Karahanlılar Devleti (840-1212) zamanına rastlamaktadır. İslam tarihçileri medreselerin ilk kurucusu olarak Nizâmü’l-Mülk üzerinde dururlar. Ancak bundan önce de. Horasan ve Maveraünnehr’in çeşitli bölgelerinde Fıkıh ve Hadis ile ilgili pek çok medrese kurulmuştur. Gazneli Mahmud Gazne’de, kardeşi Nasr bin Sebuktigin Nişabur’da birer medrese inşâ etmişler, fakat bu medreseler uzun ömürlü olamamıştır. Ancak Nizâmü’l-Mülk’ün gayreti medrese için yeni bir başlangıç olmuştur. Geçekten medreselerin devlet eliyle kurulması, meccanî olması, medrese teşkilâtının ayrıntılarına kadar tespiti Selçukluların eseridir. Selçukluların medreseleri; ilmî gelişmeyi sağlamak, alimlere maaş vererek devletin yanında tutmak ve Fatımîlerin Şiilik propagandasına karşı, Sünnî akideyi müdafaa için kurduğu iddia edilmektedir .
Nizâmiye Medresesi, Nişabur şehrinde kurulan en önemli medreselerden biridir. Bu medrese İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî için Selçuklu Veziri Nizâmü’l-Mülk tarafından kurulmuştur. İbn Cübeyr, Bağdat’ta otuz küsûr medrese gördüğünü onların en güzel köşklerden bile muhteşem olduğunu, en muazzam ve ünlü olanın ise Nizâmu’l-Mülk’ün yaptırdığı Nizâmiye Medresesi olduğunu ifade etmiştir . “Tanınmış ilim ve fikir adamlarını sinesinde toplayan maaşlı müderrisleri (profesörleri) aylık ve erzak tahsisatı alan öğrencileri ile meccanî öğretim yapan, ders programları tespit edilmiş ve zengin kütüphâneler ile donatılmış en yüksek öğretim müessesesi olarak medrese İslam dünyasında Sultan Alparslan tarafından kuruldu (1066). Bağdat’ta altmış bin altına inşâ edildiği rivayet olunan Nizâmiye adlı bu medreseye çarşılar, han, hamam ve çiftlikler vakfedilmişti” . Dinî bakımdan Hanefî ve Şâfîi fıkıhlarını öğreten Bağdat Nizâmiyesi’nin yanı sıra, Nizâmü’l-Mülk daha sonra Isfahan, Musul, Merv ve Belh gibi şehirlere de kendi adı ile anılan medreseler tesis ettirmişti.
İslam dünyasında bu medreselerde yetişmiş bir çok düşünür, zamanlarının hükümdarlarına nasihat yolu ile devlet ve hükümet idaresiyle ilgili tavsiyelerde bulunmuşlar, bu hususta eserler yazmışlardır. Bu tip eserlere genellikle “Nasihâtü’l-Mülûk” denir.
Farâbî’nin; Medinetü’l-Fâdıla, Siyâsetü’l-Medeniyye, İmam Gazzâli’nin; Nasihâtü’l-Mülûk, Mâverdi’nin; el-Ahkâmü’s-Sultâniyye, Nizâmül-Mülk’ün; Siyâset-Nâme’si bu babda zikredilebilir. Osmanlılar devrinde, bu gibi eserlere misâl olarak Keykâvus’un; Kâbus nâme adlı eserinin Mercimek Ahmet tarafından yapılan tercümesi, Fatih’e babasının nasihati olan; Nasihât-ı Sultan Murad, Kanunî Sultan Süleyman devri sadr-ı a’zamlarından Lütfi Paşanın; Asâf-nâme’si, Gelibolu’lu Mustafa A’li’nin; Nasihâtü’s-Selâtin’i, Kitâb-ı Müstetâb’ı, Koçi Bey’in; Telhisât der Ahvâl-i A’lem-i Sultan Murad Han veya Koçibey Risâlesi, Kâtip Çelebi’nin; Düstûru’l-Amel li Islâhi’l-Halel’i ve Mizânü’l-Hak fi İhtiyâri’l-Ehakk’ı, Defterdar Sarı Mehmed Paşa’nın; Nesâyihü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ gibi eserler bu konu da hatırlatılabilir. Ayrıca, Koca Sekbânbaşı Risâlesi, Kemânkeş Kara Mustafa Paşa Lâyihâsı, Resmî Ahmed Lâyihâsı, Aynî Ali Efendi’nin; Kavanîn-i A’li Osmân der Hulâsâ-i Mezâmin-i Defteri Divân’ı vardır.
Yukarıda bahsedilen Osmanlı devrine ait; Nasihât-nâme, Siyâset-nâme ve Lâyihâ türündeki eserler, Osmanlı Devleti’nin çöküşünü ve dönemlerindeki bozuklukları kendi üslupları içinde anlatan önemli belgelerdir . Padişahlar tarafından çıkarılan, Adalet-nâmeler ve Islahat fermanları gibi belgeleri de, aynı grupta değerlendirmek gerekir. Çünkü bu belgeler de ilgili müesseselerdeki bozuklukların düzeltilmesi için verilen emir ve yasakları göstermeleri bakımından çok önemlidir.
Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı Devleti; kendi çağlarına göre ileri bir toplum düzenine sahiptiler diyebiliriz. XVI. yüzyıla gelindiğinde, Fransa Kralı I. François, Osmanlı Devleti’nden iki milyon duka altın borç ile birlikte cephâne, at ve savaş gemisi istemekteydi. Akdeniz Adaları ve İtalya Türk buğdayına muhtaçtı. Kraliçe Elizabeth, Türklerin yün boyama tekniğini çalmak ve İngiltere’ye Türk işçileri kaçırmak gayesi ile İstanbul’a ajanlar gönderiyordu. Fransız yazarı Braudell’e göre Kral VII. Henry, Kanuni Sultan Süleyman zamanında, Türk Hukuk Sistemi’ni incelemek üzere heyet gönderiyordu.

OSMANLI MEDRESELERİ:

Osmanlı ilmiye teşkilâtını; müderrislik, kadılık, kadı askerlik,ve şeyhülislamlık olmak üzere dört ana başlık altında toplamak mümkündür. Osmanlı eğitim ve öğretiminin en önemli müessesesi hiç şüphesiz ki, medreselerdir. Osmanlılarda medreseler genel olarak orta ve yüksek tahsil tedrisatı yapılan kurumlardır .
Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu müteakip padişahlar ve devlet adamları eğitim ve öğretim faaliyetlerine önem verdiler. Devletin hızla genişleyen topraklarından başka öteki İslam ülkelerindeki ve özellikle kendilerden önceki Anadolu Selçuklularını örnek alarak benzeri özel medreseler açmaya başladılar . İlk Osmanlı Medresesi İznik’te Orhan Gazi tarafından 1330’da kurulan “İznik Orhaniyesi “adını alan medresedir. Orhan Gazi bu medresenin başına Kayserili Davut efendiyi müderris olarak getirmiş ve medrese için vakıflar tesis etmiştir . Yine İznik’te Süleyman Paşa kendi adına bir medrese kurmuştur. Osmanlılarda medreseler hem program hem de mimarî bakımından büyük bir gelişme gösterdiler. I. Bayezid Han Bursa’ya câmiler ve medreseler inşâ ederek bir ilim merkezi haline gelmesini sağladı. Bundan sonra bir çok medrese kurulmuş ve yayılmıştır. Osmanlıların ilk bir buçuk asır zarfında yaptıkları medreselerin derece itibariyle en mühimleri İznik, Bursa ve Edirne medreseleri idi .
Osmanlı Devleti’nde resmî bir müessese olarak medreselerin devlet nizamı içinde yer alması Fatih Sultan Mehmed’in kendi adıyla kurduğu “Fatih Medreseleri” ile başladı . İstanbul’un fethinden sonra medrese niz***** hız verildi. Fatih Sultan Mehmed şehirdeki kilise ve manastırları medrese haline getirdi. Fatih Medreseleri’nin kurulması Osmanlı medrese teşkilâtı için bir yenilik sayılır. Fatih Kanunnâmesi’nde “Sahn-ı Semân” diye adlandırılan medreselere Semâniye Medreseleri’de denir. Bu medreseler; Haşiye-i Tecrid, Miftâh, Kırklı, Ellili, Hariç, Dâhil, Sahn-ı Semân, Altmışlı olarak zikredilebilir. Osmanlı Medreseleri’nde; Kelam, Mantık, Belagât, Lügat, Nahiv, Matematik, Astronomi, Felsefe, Tarih, Coğrafya gibi ilimlerin yanında Kur’an İlimleri, Hadis ve Fıkıh gibi dersler de okutuluyordu .
Fatih Sultan Mehmed’in yaptırdığı Sahn-ı Semân ya da Medâris-i Semâniye denen sekiz yüksek düzeydeki medresenin her birinin on dokuz hücresi (oda) vardı. Sekiz müderrisin birer odası ve elli akçe gündeliği vardı. Her medresede bir odası ve beş akçe gündeliği bulunan, ekmek ve çorba verilen birer muîd (müderris yardımcısı) vardı. Her medresenin on beş odasına ikişer akçe gündelik, ekmek ve çorba verilen birer danişmend (talebe) yerleştirildi. Geri kalan iki oda kapıcılara ve ferraş denen temizlikçiye ayrılmıştı. Tetimme medreseleri ya da Mûsıla-i Sahn denen sekiz medrese ise orta öğretim düzeyinde idi. Her medresede on bir oda vardı. Her odaya suhte (Softa) denen üç kadar öğrenci yerleştirilmişti. Fatih ayrıca câmiye çevrilen Ayasofya kilisesinde ve Eyüp câmiinin yanında medreseler yaptırdı. Ayasofya medresesi Sahn derecesinde idi. Ayasofya’nın ilk müderrisi Molla Hüsrev’dir .
Süleymaniye Medreselerini ise, Kanuni Sultan Süleyman kurmuştur. Babası Yavuz Sultan Selim adına Yenibahçede bir medrese yaptırmıştır. Daha sonra da 1544’de şehzâde Mehmed için bir medrese açtırdı. Fakat Osmanlı Devleti’nin en ileri durumundaki müesseselerinden biri 1550-1557 yılları arasında kurulan “Süleymaniye Medresesi”dir. Özellikle ordunun, tabip, cerrah, mühendis ihtiyacını göz önünde tutan Kanuni Sultan Süleyman, İstanbul’daki Süleymaniye Camii yanında bir Tıp Medresesi, Dârüşşifâ, Riyâzıyât (Matematik) öğrenimine mahsus dört medrese, bir Dârü’l-Hadis ve bir Tetimme tesis etti .
Fatih Sultan Mehmed’in Sahn-ı Semân Medreseleri; Tefsir, Usul-i Fıkıh, Fıkıh, Kelâm, ve Arap lisaniyatı üzerine tedris yapan İlâhiyat, İslam hukuku ve Arap Edebiyatı Fakültesi idi. Henüz müsbet ilimlere mahsus olan Tıp ve Riyâziyat(Matematik) Fakülteleri yoktu. Bu ihtiyaç göz önüne alınarak mevcuda ilâveten; Tıp, Riyâziye Fakülteleriyle bir de Darü’l-Hadis isimli medreseler yapıldı .
Süleymaniye Medresesi İstanbul’un yedi tepesinden biri üzerine kurulmuştu. Medreselerde haftada dört gün ders okutuluyordu. Her medresede talebelerin yatıp kalkması için hücre denen medrese odaları vardı. Talebelere günde iki defa yemek verilirdi. Süleymaniye Medreseleri yâni Sahn-ı Süleymaniye yapıldıktan sonra Dâhil Medreselerini tamamlamış olan talebelerden arzu edenler Sahn-ı Seman’a arzu edenler Sahn-ı Süleymaniye’ye devam ederlerdi. Süleymaniye medreseleri yapılıncaya kadar en yüksek müderrislik Sahn-ı Semân müderrisliği iken, Süleymaniye Medreseleri’nin inşâsından sonra müderrisler İbtidâ-i altmışlı yâni altmış akçe yevmiyeliden başlayarak Hareket-i altmışlı, Mûsıla-ı Süleymaniye Hamise-i Süleymaniye ve Süleymaniye ve müderrisliğin son kademesi olarak Dâru’l-Hadis’i Süleymaniye müderrisliğine yükselirdi .
Medreselerin olumsuz etkilerine gelince, Osmanlı Devleti’ndeki çöküşün başlangıcını, Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) devrine kadar götürmek mümkündür. Çünkü hadiselerin ortaya çıkışı ile sebepleri arasında belli bir zaman farkı vardır. Batıdan oldukça ileri durumda bulunan Osmanlı Devleti’nin yükselme devrindeki refâh ve sükûnet, Kanunî Sultan Süleyman devrinin sonlarına doğru yerini yavaş yavaş huzursuzluk ve karışıklıklara bırakmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti’ndeki çöküş sebepleri arasında tam bir iç içelik söz konusudur. Siyâsi, idâri, içtimâi, askerî ve kültürel bozulmalar biri birilerinden ayrı ayrı ele alınamayacağı gibi, aynı zaman da biri birilerine de sebep teşkil ederler.
Osmanlı Devleti XVI. yüzyılın sonlarına doğru gerilemeye başlayınca, ulemâdan kimi şahsiyetlerin, devlet idaresi ve yönetimdeki bozulmaların düzeltilmesi ile ilgili düşüncelerini padişahlara zaman zaman eserler ve lâyihâlar halinde sundukları görülmektedir . Osmanlı Devleti’nin kuruluşuyla beraber tesisine başlanan medreseler , devletin gerilemesine paralel olarak ta bozulmaya başlamıştır. Bozulan medreselerden mezun olan ulemâ da kendi sahasında yetersiz olmakla kalmayıp, bütün kötülüklerin kaynağı gibi görülmeye başlanmıştır.
Fatih’den sonra Kanuni Sultan Süleyman zamanında Medreseler’de Riyâziyât ve Tabiat dersleri çok önem kazanmıştır. Fakat bunlardan sonra bu derslere karşı düşmanlık başladı. Müsbet ilimlerin kaldırılmasına ve Medrese eğitiminin bozulmasına karşı ilk tepki XVII. yüzyılda Kâtip Çelebi(1609-1658)’den gelmiştir. O “Mizânu’l-Hak fi İhtiyâri’l-Ehak” adlı eserinde; “medreselerin içine düştüğü aymazlığı, gafleti müderrislerin bilgisizliğini ileri sürmüş ve öğretimde doğru yöntemlerin uygulanmasını, Batı’daki bilimsel gelişmelerden yararlanılmasını önermiş ise de bu görüşleri dikkate alınmamıştır .
Padişah ve devlet adamlarından oluşan ıslahatçılar, Devlet’in başta Yeniçeri Ocağı olmak üzere, bütün müesseselerini ıslah etmeye çalıştılar. Bu süreçte “Medrese Teşkilâtı” da, ıslah edilmeye çalışılmıştır. Ulemâ’dan ıslahatçıların yanında yer alanlar olduğu gibi, yenilik hareketlerine karşı çıkanlar da olmuştur. Osmanlı Devleti’nin yükselmesinde önemli bir rolü olan ulemâ, devletin çöküşünde de menfi davranışlarıyla etkili olmuştur. Tarihin tekerrürünü düşünürsek, bazan devletimizi ve hürriyetimizi kaybetmek gibi acı bir gerçekle karşılaşırız.
Osmanlı Devleti’nin çöküşünde rolü olan, eğitim ve öğretim alanındaki bozulmaya bağlı olarak yetişen ulemânın yetersizliği bilinmesi gereken bir husustur. Bu dönemin ortaya çıkarılması, bugün eğitim ve öğretimle uğraşanların görevi sayılmalıdır. “Kütüphânelerimizde Osmanlı döneminden kalma henüz gün ışığına çıkmamış, değerlendirilmemiş ve dolayısıyla içlerinde nelerin bulunduğu hususunda yeterli bilgi edinilmemiş, yazma veye basma çok sayıda eser bulunduğu mâlumdur” . Söz konusu eserler peyderpey tetkik edildikçe elimize eğitim tarihimize ait daha sağlıklı bilgiler geçeceği muhakkaktır.
XVIII. Yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı Devleti coğrafi genişlik itibariyle Avrupa devletlerinin Rusya müstesnâ en büyüğü olma özelliğini korumuştur. Osmanlı topraklarındaki nüfus otuz beş milyon ile elli milyon arasında tahmin edilebilir. Osmanlı Devleti’ndeki nüfus genellikle Müslüman idi. Üç’te biri Gayr-i Müslim topluluklardı. Çok çeşitli kavimlerin tek bir devlet bünyesinde idare edilmesi çok tabi olarak güçtür. Bu sebeple devlet idaresinde meydana gelen bozukluklar zamanla diğer müesseselere de sirayet etmiştir. Tabidir ki, bundan medreseler de payını almıştır.
Koçi Bey, XVII. yüzyılda baş gösteren askerî, idâri ve ilmî bozuklukları izâh ederken; Kanuni Sultan Süleyman’ın divân toplantılarına çıkmamakla, sadece askeri erkânı değil, Beylerbeyileri dahi tanımadığını, İbrahim Paşa’yı derhal vezir-i a’zam yaptığını, kızı Mihrimâh Sultan ile evlendirerek vezir-i a’zamlığa getirdiği Rüstem Paşa’yı, temlik ettiği pek çok köyle bir hükümdar gibi zengin ettiğini, Rüstem Paşa’nın servetiyle birlikte zînet ve şöhretinin arttığını, kendi zamanlarına kadar sirayet eden hastalıkların başlangıcının bu tür uygulamalar olduğunu ve bu görüşlerin zamanının mütefekkirlerine de tesir ettiğini bildirmiştir .
Osmanlı’da devlet idaresinin bozulmasında, “dönmeler”diye tabir edilen yabancı unsurların idare de görev almasının da büyük rolü olmuştur. XVIII. yüzyıl merkezî siyâset kuvveti, yani saltanat makamı gittikçe zaafa uğramıştır. Bu hadisenin başlıca sebeplerinden birisi; en yüksek iktidar makamında bulunan Padişah’ın ve devlet idaresini yöneten zâtların ekseriyetle ihâtâ, iktidâr, liyâkat ve bilgice noksanlıkları ve ahlakça düşkünlükleri olmuştur. Osmanlı Devleti’nin çöküşünde iki tarihi neticenin devamı görülmektedir. Ülke arazisinin harici düşmanlar tarafından zapt ve istilâsı, diğeri ise; tebâyı oluşturan Gayr-i Türk ve Gayr-i Müslim unsurların câmiadan ayrılıp birer siyâsi heyet teşkil etmeleridir.
Osmanlı Devleti’nde, garip-yiğit ve gönüllülerden savaşlarda yararlılık gösterenlere ulûfe ve tîmar verilmekte idi. İçlerinden bir kısmı ilmiye sınıfına girmek için eğitimin parasız olduğu medrese ve imaretlerinde kümelenmeye başlamışlardır. Köylerinde çiftini çubuğunu bırakan bu boş insanlar, zengin şehirlerin ve çiftliklerin bulunduğu yerlere yığılıyorlardı. Bu yüzden de, tabî olarak asayişsizlik, cinayet, fuhuş, hırsızlık gibi olaylara sebebiyet veriyorlardı. Sözü geçen boş insanlar eşkıya gibi hareket etmelerine rağmen, hükümet bunları cezalandırmaktan aciz bir haldeydi. Bu çiftbozanlar hükümet hizmetlileri kadrolarından sıyrılmış, yâni hükümet kesiminde iken kanunsuz eylemlere girişmiş kişileri örgütleyerek “Celaliliğe” çevirmişlerdir. Ekonomik bunalımların sebep olduğu bu hareketler gün geçtikçe büyümüştür. Bazan bu gurupların azınlıklarla ortak hareket ettikleri dahi görülmektedir.
Celâlilerin ortaya çıkışları, III. Sultan Mehmed’in padişahlığı (1595-1603) dönemine rastlamaktadır. Ortadan kaldırılması ise I. Sultan Ahmed (1603-1617) dönemindedir. 1595-1617 yılları arası “Celali İsyanları” uzun süre iç bünyeyi de dolayısıyla devleti meşgul etmiş ve sarsmıştır. Kara Yazıcı ve Hüseyin Paşa en meşhur celâli hareketlerinin mümessilleridir. Medrese talebesinin bir kısmı da bu hadisede önemli bir gurubu meydana getirirler. Suhte hareketleri olarak bunlar zikre değer. Osmanlıların çöküşünde tutarsız bir mâli politika güdülmesinin sonucu olarak ortaya çıkan iktisâdi buhranın da çöküşte payı büyüktür. XVII. yüzyıla kadar geniş topraklar kazanılmış olması medrese mezunlarına geniş bir iş imkanı sağlıyordu. Bu itibarla medreseler, askeriyye sınıfının “Ehl-i Şer” (İslam hukukçuları) kesiminde görev alan diplomalı kişiler yetiştiren pratik kurumlar haline dönüşmüştür.
Çiftbozanlığın artması sonucu medreselerdeki öğrenci sayısı da hızla artmıştır. Medrese ve imâretlerinde normalden çok daha kabarık bir halde yaşayan öğrenciler bu şartlar altında derse çalışma imkan ve iradesini bulamıyorlardı. Gurbetçi gençlerin ilk sığınacağı yer medreseler ve imârethâneler olmuştur. Bu durumda öğrenciler ruhsal bunalıma düşmüşler ve bir takım ahlaksızlıkların da çoğalmasıyla, imâretlerinde içe kapanık hayattan sokağa fırlayan gençler, saldırgan,zorba ve eşkıya davranışlı oluyorlardı. 1543'de Anadolu kadılarına yollanan bir genelge fermanda; levent sürülerinden halkı korumak için alınacak tedbirler bildirilirken, “Talîb-i ilimden Levent Suhtesi”ne de geniş yer verilmiştir.